25.11.2020, 12:33

Araştırmacı Yazar Rıfat Çakır’dan Muhteşem Fakıbeyli Belgeseli - Zümrüt Coğrafyanın Yakut İnsanları Fakıbeyliler -1

Oğuz töreleriyle süslü Türk asaletini layıkı ve liyakatıyle uygulayan Fakıbeyli; Yozgat’ın 15 km doğusunda yeşil dokulu konumuyla bereketli topraklarında cömert gönüllerin yaşadığı çok şirin bir köydür. Kuruluş tarihinden beri Fıkıh alimleri, uygar insanları ve ilim yüklü ulemalarıyla bilinen bu köy, fazilet erbabı, muhabbet ehli, bilge değerlerinin hoş sohbetlerini dinleyebilmek için toplumsal statüsü en yükseğinden en imkansızına kadar uzak-yakın heryerden herkesin bir uğrak yeri olmuş.

Kapasitesine orantısız artan nüfusuna kifayet etmeyen tarımı, fertlerin refahını artıracak çitçiliğe alternatif yeni gelir arayışları, iş, meslek, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, istihdam ve konut ihtiyaçları gibi gereksinimleri temin etme zaruriyetleri yönünde topraklarından kopup büyükşehirlere ve yurtdışına göç dalgaları başlayınca köy oldukça seyrekleşmiş. Buna rağmen halen bir saygı ekolü ve görgü okulu olan açık köy odalarına rastlar, her mecliste haddini, hududunu, sırasını, süresini bilen, yüzleri batıya dönük diplomalı diplomasız sohbet erbabı değerlerinin felsefe yüklü ehil ve elit muhabbetlerine yine ortak olabilirsiniz.

Sorgun Alcı Köyü’nün adaletli ve erdem sahibi ağalarından İhsan ÇAKIR derdi ki; “Fahıbâli ağır oturan, batman gotüren oturahlı, hanedan ve çoh böyük adamların koyüdür. O koye kim giderse getsin, zengin-fahır, ağa-azap, sadağcı-deşirici, çerçici-bohceci, valisi-velisi, cinganı-elekcisi, askeri-paşası, amir-memur, deli-cinni, böyük-guccük kim olursa olsun, haline, ahvaline, starasına, matarasına  bahılmadan, hepsinede Tanrı Misafiri denilir ve adam ayırt edilmeden alayıcığda baş koşelerde ağırlanır. Köy odalarının hepicığindede yatılı misafir olur, alayıcığnada mutlaka ama mutlaka sufra serilir, datlı dil, guleryüz ve hörmetin en cömert izzetleriyle tavatır ağırlanırlar.” Derdi. 

 Gerçektende yolumuzun sıklıkla düştüğü bu irfan yuvası köye her gittiğimizde görgülü ikramların en cömerti ve bilgili insanların klas sohbetleriyle karşılaşırdık. Köy odalarında din, bilim, siyaset, sanat, sosyal hayat, tarım, ekonomi, milliyet, maneviyat vs. gibi tüm global kavramlar, düşünsel içeriği yüksek felsefi sözleriyle ağzınızı açık bırakacak filozofvari adamlar tarafından çok analitik ve akılcı yordanır, diplomatik nezakette yerinde ve yönlendirici zarif eleştiriler yapılırdı. Bizim köyle arası birhayli uzak olmasına rağmen büyüklerimiz bize; “Gedin Fahıbaliden el içine çıhmayı, gonuşma ve duruş belleyin oğlüm” derlerdi. 

Günde yüz kere duyduğunuz sıradan herhangi bir lafı, gelin birde Fakıbeylilerin ağzından dinleyin, inanın duyduğunuzda sözün sanki bala batırılmış halini ve duygusunu hissederdiniz. Her biri birbirinden bilge, arif, saygın ve seçkin değerler sanki seçilip, gelmiş ve bu köye toplanmışlar. Şimdi bile okumuş değerlerinden tutun, kasketli filozoflarına kadar hepside o kadar ölçerek, tartarak dolu ve özlü sözlerle konuşuyor, analitik yorumlar yapıyorlar ki, onları dinlerken kendinizi sanki bir bilim kurulunun huzurunda zannediyorsunuz.    

Zaten adı Fakıbeyli. Tarihte anlayışlı ve zeki kimselere Fakı denildiğini biliyorsunuz. Başta islami bilgiler olmak üzere fen, din, tarım, hayvancılık, halk hekimliği, iletişim, komşuluk, yardımlaşma, dayanışma, vatandaş olma bilinci, milli ve manevi değerler gibi tüm erdem ve bilgileri insana içselleştirip, özümseterek öğreten bölgenin en bilge ve saygın alimlerinin bu köyden çıkması bir tesadüf olmasa gerek. 

Bilgisi, görgüsü ve akademik donatısıyla branşındaki uluslararası ün ve saygınlığa sahip ülkemizin en seçkin bilimadamlarından Prof. Dr. Orhan SAKİN gibi bir dehaya sahip bu köyde, söz sanatlarına hakim, mesleklerinde duayen birbirinden renkli onlarca kıymet var. 

            Yozgat coğrafyasında ekseriyetle Mulla dediğimiz, yaşantısıyla örnek, bilgisine, birikimine itimat edilen, inanç ve ibadetindeki samimiyetlerine tereddütsüz güvenilip, sözü, sohbeti ve öğretileri pür dikkat dinlenilen soylu hocalar hep bu köyden çıkmış. “Arslan yattığı yerden belli olur.” Derler ya. Bu köyde bu etkiyle yetişen herkes ama herkes irfani sözleri, muassır yönleri ve oturmuş karekterleriyle farkediliyorlar.   

            Yolda, belde, çarşıda, pazarda, dağda, tepede, işte-güçte nerde bir Fakıbaliliyle karşılaşsanız, sıcak gönüllerine akrabamsı bir yakıknlık hissedersiniz. Heryerde geçerli olan köylerinin adı ve referansıyla anında şahsiyetlerine itimat eder, birikim ve donanımlarından istifade edebilmek için iş, aş, yol, kural, kaide vs. gibi her kulvardaki yön arayışlarında sevk ve idareyi onlara çekincesiz bırakabilirsiniz. Çünkü Fakıbaliler evrensel bilgi ve doanımlarını eğitimli eğitimsiz, arifi aptalı kim olursa olsun hepsininde çabuk anlayıp kavrayabileceği bir sadelik, açıklık ve aleniyette öğreti tekniği sağlar, eşsiz tecrübeleriyle herkese klavuzluk yaparlardı.  

Hani eski Türklerin Kâmlarının yerini alan atalar, babalar, dedeler ve kitabi din mümessilleri olan fakılar vardı ya; işte onların öğrettiklerinden çok daha anlaşılır bir sadelikte  islamiyeti samimi ibadet ritüelleriyle birlikte öğretip aydınlatırlardı. Halk hekimliği, alternatif tarım teknikleri, hayvancılık, zanaat ve ziraattaki mahir değerleriyse toplumsal hayatı kolaylaştıracak tüm bildiklerini, en anlaşılır bir dil ile anlatır, aktarır ve uygulatırlardı. 

            Ünlü Hint filozofu Osho; “İyi insanlar cennete gitmez, iyi insanlar gittikleri yeri cennete çevirirler” demiş ya; işteo insanlar gelip Fakıbali’deki tüm gönülleri de cennete çevirmişler. Sadece köylerini değil gittikleri şehirleri, etkiledikleri insanları, yetiştirdikleri beyinleri ve ellerinin değdiği heryeri cennet etmişler. Doğası, kaynakları ve o kaynaklara harcanılan kutsi emekleriyle bu köy adeta bir cennet gibi. 

Zaten   E-23 karayolundan Bozok Platosuna girdiniz diyelim, aynı yoldan da bu platodan çıktığınızı farzedin. Bir bakın bakalım Fakıbali’den güzel, Fakıbali’den özel ve Fakıbali’den bereketli bir coğrafya görebilecekmisiniz. Ariz Çayının her iki kenarında Sekoya ağaçlarını andırır görkemli kavaklar, heybetli söğütler ve çeşit çeşit çalı ve gül gurubu ağaçlar köy boyunca zümrüt bir gerdanlığı andırıyor ve efsane güzellikleriyle yol boyunca dekoratif bir cazibe teşkil ediyor.

İrtibatta olduğumuz ve ebediyete intikal eden aşina simaları, göçlerle olan coğrafik kopukluklar gibi nedenlerle yaklaşık 30 yıldır gitmediğim Fakıbeyli’ye “Şimdi gitsem kim kaldı ki, kimse beni tanımaz.” diye düşünürdüm. Yoldan gelip geçerken etrafındaki albenili bostanlıkların yine ekili olduğunu görüyordum. Rayiha kokulu sebze, meyve ve nebatlarla süslü bu köyün oda, oba, hane sahibi misafirperver değerlerinin cömert gönüllerine kim misafir olmadı ki biz olmayalım dedik ve yıllar sonra bizde saptık özlemlerin beşiği Fakıbali’ye…

Elbette dağı, taşı, yolu, beli, havası, suyu aynı ama adını bilemediğim, tarifinde güçlük çektiğim birşeylerin eksikliği hemen farkediliyordu. Mavili yeşilli laylun ayakkabılarıyla, fistanlarının üstüne taktıkları önlükleri, bimbiyaz yamşahlı, şefkat yüklü yüreği gözüken bibiler; yamalıhlı pantul, sekiz köşe şapka, Canik marka ayakkabı, işlikli mintan, ve köstekli saatleriyle eski emmiler ortalıkta yok.. Tadilat, tamirat ve yeni yapılarla imarisi-mimarisi tamamen  değişmiş. Sokakları seyrek. Tukenler kapalı. Kağnı gıcılaması, at arabası şıngırtısı, it ürmeleri, eşşek anırmaları, camız hoörmeleri, bodu-culuh-şibi şıltakları yoh. Susalarda bilya oynayan, lastikli gamçilerle gatır döndüren, haşat olmuş gutulardan hotah deviren, gırıh çanah parçalarıyla dalya düzen, kemikçi kumükçü oynayan, yumuşma sahlanan, guvalaşan uşahlar yoh.

Çedemiğin evin böğründe, Mısakaalin Odanın önünde ve Sohunun Dibine açılan çerçici sergileri, koyün her yerinde elinde diynağnen gezen bohçecilar, eşşeklerindeki toğom hâbelerinin gozleri yeygiyle şişmiş sadağcılar, ganetleri boyalı goğde uçan guverçinler, şafahları mısgalı, ığdeli, hameylili, gôo boncuhlu inekler, bızağlar, boyunları mengilli, tıngırdahlı goyunlar, tohurdahlı goçlar, gönülden buyur eden toprah gönüllü emmiler, bibiler, emeler, neneler heç birisi yok. Gönlüm hep bu dekoru, bu telaşeyi, bu huzuru arıyor ama maalisef göremiyorum.

Eski günlerinin her seferinde bohluh çığniyen, dokkü çeken, ekmek eden, bişirik atan, çörten onaran, siyeç vuran, çorah çeken, sal guran, çeten çatan, dam loğluyan, garıh belliyen binbir telaşeli insanlarıyla dolu mahşeri Fakıbeyli’de şimdi heç bir ses heç bir seda yok. Yok, yok yok. Yoh çohda, her yoh bir nostaljik hüzün ve özlem doğuracağı için biz burda keselim ve her yokluğa ve özleme inat, yinede bu bereketli toprakların engin gönüllerini ve baki coğrafyasının eşsiz huzurunu ve güzelliğini anlatmaya devam edelim.

            Tâa eskiden beridir, şimdi bile köyün kuzeydoğusunda yer alan ve Kehin Ardı dedikleri yerden bereket fışkırırcasına güzel bir su geliyor. Aynı istikametlerden Çayır, Garaldıç, Caminin Depe ve Kolebendi mevkilerindende kaynağı kuvvetli içme ve sulamada kullanılabilecek debi ve barraklıkta sular geliyor. Hele Gavurgalı Özünden çekilen memba tadında mineral değeri yüksek Elmalı Suyu diye bir kaynak var ki, tertemiz topraklardan süzülüp zümrüt Fakıbali’ye şifa olarak ulaşıyor. Havası arı, doğası duru yakut gibi bir coğrafyaya sahip bu köyün hangi mevkiisinden olursa olsun, sularından bir yudum bile içince lezzet ve aromasını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Estetik güzelliğe sahip topraklarından çıkan bu zengin mineralli suların çok büyük bir nimet olduğunu iyi bilen Fakıbaliler, en küçük bir kaynağı bile gelen-geçen, kurt-kuş içsin diye eşme, çeşme, göl, gölmek vs. gibi hayratlara dönüştürmüşler. Bakır lüleli, sıralı oluklu, etrafı gölgeli bir sürü eşme ve pınarları var. Bu hayratların hepside onların ruhlarındaki eşsiz ikram güzelliklerinin de farkını yansıtıyor.

Biliyorsunuz ki, bölgemiz insanındaki geleneksel tevazu; bir hayrattan kim su içerse içsin, yapana, yaptırana ve emektarlarının gelmişine, geçmişine yürek dolusu dualarla karşılık verir. İşte köyün içindeki Böyük Pınar, Orta Pınar, Yoharı Pınar, Etem Hocanın Pınarlar, Süeyman Şanlının Pınar, Rıfat Gümüşsu Pınarı, Cafer Esmer Pınarı, Akif Karabulut Pınarları, Osman Karabulutun Pınar, Gavurgalı Özündeki Paşağlin Gadirin Pınar, Caminin Pınar ve tepedeki Muluşun Pınar gibi has niyetlerle yapılan lezzet ve şifa kaynaklarının her biride birer dua abidesi.

Mekan, imkan, ulaşım ve kaynak yetersizliği gibi olumsuzluklar nedeniyle su çıkan zeminin fizibilitesi, lüleli pınar yapımına uygun değilse, suyun çıkış kısmı eşilir, etrafı taşla çevrilir, sirkülasyonu için bir akıntı verilir ve basit gözeler oluşturulur ki, işte dizimizin üstüne eğilip, döşümüzün üstüne yatarak ilk kaynağından kana kana içilen bu yerlere de eşme denir.

Böyle halis niyetlerle yapılan güzelliklere emek harcayan tüm hayırseverlerin geçmişleri başta olmak üzere, vatanımız, milletimiz, dinimiz, bayrağımız, birlik ve beraberliğimizin bekası ve ebediyete intikal etmiş tüm kıymetlerimizin aziz hatıraları işte bu huzur yansıtan dualarla beslenir.  

Fakıbeyli’de herkes ama herkes samimi dualar kazanıp kazandırabilmek için kendi imkanları ölçüsünde birbiriyle hayır hasenat yarışı yaparken, kazanan her zaman yine kendileri olurdu ki, Çayırın Eşme, Garaliğlin Eşme, Dutluğun Eşme, Çevlik Eşme, Patırdağan Eşme, Kolebendindeki Eşme, Guş Gayasındaki Eşme, Gavurgalı Yolundaki Paşağlin Eşme gibi gönül abideleri, sadece bir su kaynağı olarak değil, aynı zamanda birer dua kaynağı olarakda çağlıyor.

Pınarlardan, eşmelerden akan sular, kaynaklardan sızan gözeler ve eriyen kar suları Verep bir yamaca kurulu Fakıbalinin eteklerindeki değişik yerlerinde bölüm bölüm birleşerek debisine güç katıp Ariz özünde birleşir. Mesela Ortapınar’ın suları Emici Bacı’nın ve Barutların evin altından geçip Ariz’e ulaşırken, koyün girişindeki Böyükpınarın suyu Tay Eysanın, Hamzağlin ve Paşaağellerin evlerinin ordan; Mırrıh Mehlesindeki Caminin Pınar ise Kosealin Tayırın ve Sütlücuğlün evlerinin önünden, Garaallilerin ve Bozahı’nın damlarının ardı ve Yumah’ın, Macarların bahçesinin dibinden geçip Böyük Pınarın ahamağna karışarak Ariz Özü’ne dökülüyor.

Aliırızağlın Pınar, Gaziğlin Pınar, Barutların Pınar ve Boynugalının Pınar’ın sularıda Barik Tarlaların altında Ariz Özü’ne karışınca bu heybet ve berekete dönüşen sular Bağların altı, Barik Tarlalar, Ağribıcahlar, Çevlik ve Patırdah gibi mekanları cennete çevirerek Sorgun’a aşşağ edalı edalı akıp gidiyor.

Fakıbeyli bölgenin en canlı yol üstü yerleşkesi olması ve özelliklede bizim köyle olan dünürlük, hısımlık hukuku gibi nedenlerle hepimizin sürekli irtibatta olduğu ve severek gittiğimiz gözbebeği bir köydü. Hanedan kapıları, eşsiz misafirperverliği, cömert ve görgülü insanlarıyla hepimiz için albenisi çok yüksekti. Hemen hemende tüm insanlarını ve mevkiilerini kendi köyümüz kadar tanır, dostluklarında huzur bulurduk.

Şimdi maalisef köy nüfusunun yirmide biri anca kalmış. Etraftaki köy dokusuna tezat, gacur gucur evlerin, gıyısı gıranı yırtıcı tellerle çevrili hobi bahçelerinin çoğu Yozgat’dan gelen yadırgılar. Eskiden öylemiydi ki. Birinin çocuğnun canı çeker, tel elini yüzünü yırtar diye gıyabi bir merhamet, bir baba-ana empatisi kurulurdu.

Göçlerle eriyen Fakıbeyli’de bir zamanlar Cinni Bahce, Ziraat, Çayır, Gara Çayır, Barik Tallalar, Gayıh Yeri, Erikli Bahceler, Mezerin Ardı ve Gamişli gibi yerlerde yetişen bosdanlar, kelekler, hıyarlar, gozer gibi şemşamerler, ağ pahlalar, püsgülü mis gibi kokan misirler, gıcır gıcır yeşil suvanlar, gafa gibi kumpürler, geçgere gibi ilahanalar, gırmızılar, biberler, madenisler, naneler, dere otları ve envayi tür güller ve çiçekler vardı ki, Allahım Yarabbim…..

Birde o zamanlar herkes bostanlıhlarına emeğini esirgemez içini, dışını, gıyısını-gıranını  gelin gibi süslerdi. Hemen hemende her bostanlığın orta yerlerine yada uygun kelilerine tek tük kendirler ekilir, sınır, dere, öz kenarlarına çeşit çeşit güller dikilir, boş kıyılarının hepsine  çemen, reyhan, nane, şemşamer, keli pancarı vs. ekili olurdu. Bu nebatların görselliği, aroması, esansı ve kokuları 500 metreden bile hissedilirken insanı adeta mest ederdi.

O devrin en estetik bosdanlığı Gocaahmedin Nuruş’un ve Paşağalin Pempe’nindi Onların bosdanlıhlarındaki gırmızıların, suvanların, samırsahların boyu diğerlerinin neredeyse iki katıydı. İplikli pahlalar (Barbunya), diplerine dikilen sırıklara dolanınca her biri birer çam ağacı gibi dururdu. Kozledikleri misirlerin, sınıra sarkan duğleklerin ve özel olarak ektikleri rengarenk sardunyaların, krizantemlerin, petunyaların, papatyaların pasparlak görüntüleriyse büyülerdi. Helede Paşağlin Çavuş’unan, Eminenin koyün önündeki bostanlıkları aynı Japon bahçeleri gibi estetikti.

Yav o Barik Tallalar, Çayırlar ve Dutluhlar’da’ki bosdannıhlarda uğrüm uğrüm uğrelenen halbır gibi şemşamer kellerini goparmah, biyazı yeşiline garışmış ala çamırlı hıyarları yolmah, içi sarı çiğitleri gara yumruh gibi bosdanları çalıp dizimizde gırıp gemirebilmek için alayıcığmızda gendimizi zor dutardıh. Zatin böyük olsun, guccük olsun mest eden o kokulu aromatik sebzeleri meyveleri gören herkes gözlerini o bereketten  ayıramazdı.

Pempe Garı o kadar dirayetli ve titizdiki, onun bosdannıh aynı bir evin içiymiş gibi tertemizdi. Toprağından türeyenleri orantılı sulayıp yürek sevgisiyle beslediğindenmidir nedir, onun pahlalar, misirler, suvannar, kumpürler, ağaçlarındaki gaysiler, erikler, armutlar bi ayrıhsıydı. Sınıra yahın yerlere ektiği ve kolları sınır daşlarının üstünden dışarılara sarkan devasa gabahların çiçeklerini Gül Cacığı bişirmek için Erzabah toplardı. Pempe bibinin tüm horanta çalışkan ve emektardı. Gelinleri Meliha olsun, Sündüz olsun, Satı olsun hepside aynı Pempe bibi gibi prensipli ve titzdiler. Zatin Paşağelin horanta öyle çalışkan, öyle becerikli ve elleri bereketliydi ki, onlar milletin ektiğinin on katını kaldırır, garibe, gurebaya en çoh onlar yardım ederdi.

Hamzanın Durağnan Fadime’nin de çok güzel bi bosdanığ, çoh çalışkan, zeki ve pırlanta gibi bek tavatır uşahları vardı. Milllete gozer gozer öteberi dağadır, herkesden “Uşahlarıyın hayrını gör” diye dualar alırdı. İhtiyaç fazlası sebze ve meyvelerini pazara götürdüğünde garip-gurebadan bedelini gine almazdı. 

            Fakıbeyli insanın selamı ve referansı her yerde geçerli, heryerde saygın ve etkiliydiler. Sadece kendi bölgelerinde değil, tüm Yozgat ve ilçelerinde adamın kralı diye bilinen Omulüğlün Çahır, Gocamar, Macarların Ömer, Zembilci Ahmet, Kor Hacı, Pepilığlin Ömer, Pepilığlin Veli, Gôo Yusufun Abdıllanın Kemal, Hamzanın Durah, Necmettinin Eysan, Oğsüzün Ali, Yörük Haydar, Vezirin İriza, Omulüğlün Mulluş, Gôo Nuru, Çanahcının Ömer, Kor Hasan, Gasselinin Sülüman, Gasseliğlin Saadet, Gazi Usda, Sülük Kâ, Kosağlin Tayırın Zekeriya, Hacı Duran, Misekâalin Iırıza, Çöpcü, Cıbırın Ali, Deli Memili, Çap Havız, Gukkülü Halil, Yumah, Sülüğün Ahmet, Mulluşun Yusuf, Paşağlin Battal, Sülüğün Ahmet ve Gartoğlan gibi has gönüllü şahsiyetlerin hepside bu köylü.

Helede hanımları... Bilgisi, becerisi ve ulu sözleriyle tüm genç kızların imrenerek, örnek aldığı Omulüğlün Çahır’ın Kel Gamer, Gozalı Garı, Ala Şukrüye, Emici Bacı, Kosdününgızı Anşa, Pepilığlin Ömer’in Tenzil, Pepiğılın Velinin Melahat, Özü Gelin, Kel Zela, Topuz Hacca, Dillili Garı, Kör Gamer, Hanım Anne, Gasseliğlin Gazi’nin Nuruş, Kepirin Emine, Pan Ali’nin Ehsaniye, Kor Hacı’nın Fadime, Goo Adile, Otuz Ahmet’in Cansever, Kotü Durağan Allı ve Omulüğlün Mulluşun Döndü gibi çevrenin görgü-görenek sahibi Osmanlı hanımları; hürmet ve asaletleriyle Fakıbali’nin adını heryerde yüceltirlerdi.

Bu Osmanlı hanımlar, statülerindeki itibar, itaatle dinlenilen sözleri ve toplum kurallarındaki ustalıklarıyla en iyi laf konuşan, iş-aş, görgü-görenek bilen değerler olarak bilinirdi. Onların yapdığı çokelik, büktüğü sini, eşgiledikleri hamır, gaynatdıhları bulgur ve kestikleri erişteler herkesi imrendirirken, çevrenin tüm kadınları onlardan avratlıh bellemiye çalışırdı. İş-aş bellemiye zeynini vermiyen, eyağsi galın, tembel, mızmız ve pasahlı avratlara bek kahıç kaharlardı. “Şunnara bide başlıh verip alıyolar, noreceklerise şu sıracalıları” derlerdi.

Yav ne temiz, ne titiz, ne tirentez horantalar vardı. O zamanlar evlerde musluk, şebeke suyu, elektrik, buzdolabı, vs. gibi medeni nimetlerde yoktu. Ahırda, tarlada, bağda, bahçede toprakla, çamurla, külle, gubürle hemhal insanların üstleri, başları, goynekleri, mintanları, sahoları, fisdannarı, bürükleri, atgıları elleri, yüzleri ginede pırıl pırıldı. Köy çeşmelerinden boyunları süne süne helkelerle taşıdıkları sularla temizlikte harikalar yaratırlardı. Şimdiki ojeli, boyalı, röfleli avratları o zamanın şartlarındaki bir Fakıbâli evine guveraceğan, dinime imanıma 4 günde bit düşürürler o haneye.

O tozun, gubürün içinde bile toplular tertemiz, gapılar, peçeler pırıl pırıldı. Zabağnan gahıncı döşşekler deşirilir, evler görülür, gapı peçe çalınır, gıyı-gıran derlenip toparlanırdı. Sığırı sürü sürmez havludahı bohlar hemen duvarlara yapma yapılır, tarlaya, bosdana gidilirdi. Zabah ekmağni evde yimiyosan, azzığnı gon, çıhılan, kurağne, gazmana dahan doğru tarlaya..

 Yozgat ve köylerinin hepsi 70’li yıllara kadar nerdeyse tamamen kara yapı dediğimiz üstü bişirikle kapalı, sıvasına kadar her yeri toprak olan dam evlerden oluşurdu. Gağnılar, atarabaları, moturlar, makineler girebilsin diyi çift kanatlı çatalkapı ve yanında bir cümle kapısı olurdu. Kapıların tokmakları, demirleri, sürgüleri, zerzeleri, dayahları hepside Selçuklu motiflerini içerirdi. Eğer evin sahibi Hac’ca gittiyse odasının kapısı veya evinin cümle kapısı tamamen yeşile boyanır, üstüne beyaz Ayyıldız çiziİirdi.

İçinin döşengisi ve aksesuarlarından tut, dışının görüntüsüne kadar zengin evide, fakir evide hemen hemen aynıydı. Kimse kimseden çok daha zengin yada gösterişli değildi. Bu yüzdenmidir nedir, herkes herkesin evine gönül rahatlığıyla sığar, sıkılma, mahcubiyet ve utangaçlık hissetmezdi. Çamur suvalı kerpiç damların muhabbet ve samimiyetinin insan gönlüne ne kadar hoş geldiğini hepiniz bilirsiniz. Şimdi zengin malzemeler ve türlü yapı teknikleriyle yapılan beton evlerin hiçbirinde bu sıcaklığı kimsenin hissettiğine inanmıyorum.

Bu toprak evlerin aksesuarlarıda ne; tahtalı veya seki dediğimiz bir yükseltinin üzerine serili birkaç çapıt minder, seriliyse bir ucuz kilim, duvara çakılı gelinlikten kalma bir Isparta halısı, döşşeklik veya yüklük dediğimiz peykede üst üste dürülü birkaç kat döşşek, yorgan, küstüm yastığı, misafir geldiğinde serilen allı-gullü iki yün minder, işlengi ve süslü öteberilerin konduğu kapaklı-kilitli bir sandık, gelin odasına bir gomüdün, bir garuülle vs.gibi mütevazi bir genel döşengi olurdu.

Mutfak diye zaten bi yer yoktu. Onun yerine helkelik veya bıcahlık denilen küçük ve basit rafta üç beş tane hepsi pahırdan 4-5 zehen, bir sitil, iki helke, bir veya en fazla iki guşşene, 2 ilağançe, 1 teşt, 1 ilağen, 1 boduç, 1 cemberli, ağzı gazzıhlı ağaç bardah, 2 desdi, 1 meşiref, 3 tas vs. gibi kaplar vardı.

Evin ortasında sağı solu delik teşik olmuş teneke bi soba; yanında gurbe laylunlarıynan kesmik, tezek, yapma, kerme, guru çitilgi, mahatın, tahtalının altında bi el ilağni ve ırbıh, gapının ardına asılı bi peşgır zengin-fakir her evde vardı. Hadi diyelimki bunlara ilaveten en fazla unuttuğumuz bir veya iki küçük ek aksesuarlar daha olurduki bunlar her evin genel döşengisiydi.

            Buna rağmen, bu mütavazi dam evlerin tüm sahipleri, hanelerine isterse bir düğün alayı gelsin, isterse oba-ordu konaklasın, sayısına, zahmetine bile bakmadan hepsinide ekmekli aşlı, çaylı gayfeli ağırlamaya yeltenir, apırcın olurdu. O zamanki misafir ve sayısı tamamen bereketin sembolü olarak görülürdü. Her misafir şereflendirdiği hanede konuk kimliğiyle  başlara taç edilir, ağırlandıkları her mekanda sınırsız izzet, ikram, hatır ve hürmet görürdü.

            İşte bu içi muhabbetle, mutlulukla dolu çamur suvalı kerpiç yapıların efsane ustaları ise Gasseliğlin Saadet, Gazi Usda, Kosağlin Tayırın Zekeriya, Gavurgalı Kara Niyazın Ali ve Çalatlılı Deli Hacı’ydı.

Bu güzel insanlar kardıkları bol samanlı çamuru, geçgerelerle çekip, tahta kalıplara dökerek, kestikleri kerpiçlerle o kadar düzgün ve orantılı bir duvar örerdiki, Rönesans Avrupa’sının mimarları bile onları görse kıskanırdı. Yaptıkları ev, ahır, samanlık, tandır evi, kulle deliği, depe deliği, oda, kôm, sedir, çırahmanlık, pöhrek, pınar, eşme, helgir, guyu, tahdalı, ağreç, ahraç, guzuluh, bızağlıh, pine, hazın damı vs. gibi yapı ve müştemilatlar kesinlikle çevrede emsalsizdi. Bahçe duvarlarına vurulan siyeçler, depe deliği ve siyecine orantılı çörtenler, sufalara, hazın damlarına, tandır evlerine eşilen rüzgar tribününü andırır külle kanalları, çatal gapılar, zerzeler, sürgüler, tohmahlar, halahalar, firekler ve dam peceleri hep bunların işiydi. 

Fakıbeyli’nin ahirete intikal eden kıymetleri, bu eşsiz asalet ve görgülerini onları aratgmayacak has karakterli nesillerine bıraktılar. Seçkin üniversitelerimizin saygın Profösörlerinden çok daha güzel konuşan, hitabet ehli, bilgili, kültürlü, görgülü, nezaket ve zarafet sahibi Züleyha Köse, Zekiye Şenol, Tuğbanur Gençaslan, Neziha Kızılkaya, Adile Doğrutekin, Alev Pınarcı, Asuman Şenol, Sevda Karaca, Aysun Çakal, Gülsüm Uluer Kılıç, Satı Gözel Sayar, Songül Karaduman, Zarife Deniz, Aysel Kayıp ve Fatma Aslaner Özkan, gibi hanımefendiler, kaliteli şahsiyetleriyle köyünü, köylüsünü her yerde yüceltmeye devam ediyorlar.

Geleneksel yapılarına her ortamda sahip çıkan, Fakıbeyli için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan Hüseyin Kurucu, Yüksel Pınarcı, Hasan Çaylak, Kamil Aktaş, Salih Mavili, Yusuf Uluer, Mehmet Gümüşsu, Ali Karabulut, Yusuf Gözel, Ali Ergül, Osman Ertuğrul, Alparslan Özarslan, Nezih Atik, Salim Gözel, Kamil Aktaş, Salih Karaca, Eyup Gümüşsu, Yusuf Uluer, Mustafa Alkan, Durak Şenol, Tevfik Aktaş, Adcem Şanlı, Kadir Yaşar ve Ahmet Köse beyefendilerde misafirperver ve kadirşinaslıkları ile herkes tarafından çok sevilen kıymetler.  

Fakıbeyli’nin çok muazzam bir arazisi var. Bağların Üsdü, Dutluh, Çayır Tarlalar, Melemitçi, Armıtlı, Aşşağ Nohutlu, Yoharı Nohutlu, Gara Çayır, Ötebel, İmziyeri, Hortu Tarlalar, Hamaça, Gayanın Ardı, Guvemli, Soğütlüardı, Bereket Çayırı, Bağların Dere, Kolebendi, Derinesik, Guş Gayası, Gamişli Keh ve İboğon Gaya’ya can ekseniz can biter. Çevrenin en cazibeli ürünlerini, en dolgun zahiresini, hububatını Fakıbeyli’ler satardı. Onların pancarları, buğdayları ve mercimekleri alım ofislerinde anında farkedilirken, başına üşüşen tüccarlar Hamaça’nın ekinimi, Gayanın Ardı’nın mercimağmi ya da Gayıh Yeri’nin, Guvemli’nin nohudumu diye hemen tanıyıp sorarlarmış. 

Yav lezzeti, ince kabuğu ve şiresiyle Bağların Dere’de ve Ziraat’da öyle ballı üzümler olurdu ki. Helede Mısekâal, Mısdafakâal ve Selahat Onbaşıgil’in bağların üzümü kehribar gibiydi.       Onların gördüğü bağların üzümleri, içindeki gaysileri, armutları, elmaları bal gibi ve albeniliydi. 

Çevreden gelen yadırgılar ve köyün uşâa zarar vermesin diye Bağ bekçileri en çok oraları beklerdi. Hadi erkağseniz Yumağan Memmed’in, Gukgulünün Ömer’in, Kole Mısdafa’nın ve Eşginin Ali’nin beklediği dönemde birinin bağına bi girin. Helede Eşginin Ali sizi bi dutsun vallahi diynanen godunnuydu gafanızın bekmezini ahıdırdı.

Yav o zamanın çocukları ve gençleri bağ-bostan talanında çok vandalistti. Yatıp yuvarlanarak hıyar yolar, koca koca üzüm salkımlarını koparıp tümünü yemeden koteler, bostanları dizinde kırıp bir veya iki kemirip küreler ve çok savurgan davranırlardı. Sahibinden isteseler her bağ-bostan onlara serbestti ama yolmanın adrenalini yüksek, heyecanı erişilmezdi. Yolma ve talan operasyonlarının keyfi anlatılmaz yaşanırdı.

Millet bağında bosdanında ürettiği gaysilerden, üzümlerden, armutlardan, hıyar, bosdan vs. gibi ürünlerden getirip getirip köy odalarında ya da yolda belde rastladıkları insanlara ikram ederdi. Köy odalarında halbırlarınan gırmızı, biber, gelep gelep suvan, nane, madenis, sepetlerle üzüm ve helke helke meyva olurdu ki, onları tadanların samimi duaları ve teşekkürleriyle köyün bereketi insanlarının tepelerinden aşardı. Yinede gençler ikram yerine bostan hırsızlığının emsalsiz heyecanını tercih ederdi.

Köy Odaları deyince;

Bilirsiniz ki, bizim oralardaki köy odaları “Adam Yetiştirme Kurumu” olarak bilinir. Büyüklere saygı, küçüklere himaye, yardımlaşma, dayanışma ahlak, görgü ve ikram kurallarının en insanisi, en geçerlisi oralarda öğretilir, uygulatılırdı. Oda sahiplerinin her biri  birer öğretmen, akademisyen, alim, bilge ve böyük adam konumundaydı. Oraya gelen ve baş köşelere oturan tüm büyükler yönlendirici ve eğitici sıfatlar takınarak adam gibi adamların yetişmesine vesile olurdu. Her oda sahibi kutsal hanesine teşrif eden herkese sürekli izzet ve ikramlarda bulunurdu.

O zamanlar hemen hemende herkesin bir odası vardı. Çap Ali’nin, Selahat Kâa’nin, Gazi Kâa’nin, Haydar Kâa’nin, Paşağlin Çavış’ın, Gara Mısa’nın, Mısdaha Kâa’nin, Sülük Kâa’nin, Çedemik Kâa’nin ve Misekâa’nin odaları gün boyu açık ve kilitsizdi. Gelen her misafir şereflendirdiği haneye bereket getirir inanışıyla, vasfı, sıfatı, adı ünvanı, variyeti ve nüfuzuna bakılmaksızın cömertçe ağırlanır, uğurlanırdı. Köy odalarının her biri tam bir görgü okulu ve saygı kurumu durumundaydı.

Çevre yerleşkelerdeki tüm oda sahipleri, misafir ağırlama kriterlerindeki güncelliği ve görgü kurallarını Fakıbeylilerden öğrenirdi. Fakıbeyli herkes için adeta bir eğitim kampüsüydü. Tüm branşların en uzman şahsiyetleri burdaydı. Bilge değerlerinin yanında sanatkar ve zanaatkar değerleride çoktu. Mesela Gavurgalı’dan, Gababel’den, İnceçayır’dan, hatta Alcı’dan bile insanlar bölgenin en namlı nalbantı diye Dillili Garının oğlu Atguden’e ve Gûvaasine koşutlarını nallatmaya getirirdi. Onların nalladığı atların ayağının şahırtısı 500 metreden duyulurken, aynı bir çocuğa nasıl süslü ayakkabı giydirirsiniz, aynı onun gibi ölçer, biçer, keser ve kip orantıda nal çakarlardı.

Selahat Onbaşı’nın, Mısakaalin Memmedali’nin, Saadet Usda’nın ve Gasseliğlin Sülüman’ın elleri ise dekoratif mobilya ustalarından daha uzdu. Bu becerikli adamlar herkese geçgere, loğ evi, gağnı, anadut, dirgen, yaba, dırmıh, sıyırgı vs. gibi araç-gereç ve malzeme yaparlardı. Hepsinin de el işleri tornadan çıkmış gibi altın oranında kusursuzdu.

Harman-hasat zamanı yürümeyi yeni öğrenen balalarından, ayakta zor duran dedelerine-ebelerine kadar herkesin işe-güce bir katkısı olurdu. Kasım ayının sonlarına kadar ırgatlıklar sürer, hatta çoğu ürün yetmeyen zaman, bitmeyen telaşe ve bıktıran yorgunluklarla yazıda yabanda kalırdı. Buna rağmen bir düğün, düzgün, eylence ve muhabbet olsun Fakıbeylilerin hepside işini gücünü bırakıp iştirak ederdi. Acı günlerde de aynı kenetlenme mevcuttu.  

İleride anlatacağım bu köyün düğünleri dillere destan olurdu. Gartoğlan, Cüce Memmed ve Yumah ellerinde hâbeyinen okuntu dağıtmaya başlayınca anlaşılırdı ki, çok yakında bir düğün olacak. Herkes o neşeli günün beklentisi ve huzurunu taşırdı. Ardından Hâbe dağıtılır düğün gününün dahada yaklaştığı anlaşılır heyecan ve beklenti dahada katlanırdı. Ohuntu dağıtma ve Hâbe Dönderme birbirinden farklı ritüellerdi. Yani Hâbe Dönderilirken yakın akrabalara, köy hocasına, gahama, hısıma, gonuya, gonşuya, bodu-culuh; hafif mesafeli sınarlara şibi-tavıh; diğer gonşulara ise bir nevi gönül derecelendirilmesi yapılarak bi galıp sabın 1 metiro çit, bürük, çorap, peşgır, çarşı çöreği vs verilirken, herkese ama herkese birer goşam gabıhlı fısdıh, sormuh şekeri, leplebi, sarı üzüm, gara üzüm, gınalı şeker vs.den oluşan kuruyemiş karışımı dağıtılırdı.

Küs olsun, barışık olsun herkes hediyesini alır almaz çocuklar bile “Allah Hayırleylesin, Gurbannar Olduğum Bi Yasdıhda Gocatsın” diyerek içten dua ederdi.

Sağanı olan tüm köylüler bir sürü geleni gideni olacah diye o günlerdeki tüm ağartısını düğün evine iletirdi. Herkes “Düğünün gusuru çoh olur yavrım, gormiyecağniz, duymıyacağnız, Allah gınıyanın başına verir.” diye bugün bile en eğitimli insanların gösteremeyeceği erdem ve tevazuları gösterirdi.

Yav dedim ya, ileriki sayfalarda bu köyün efsane düğün geleneklerinden çok daha detaylı bahsedeceğim. Fakıbeyli düğün, ölüm, doğum, seyirlik köy oyunları, şükür bereket törenleri, rahmet duaları vs. gibi tüm ritüelleriyle Oğuzların Orta Asya’dan ve göç güzergahlarından getirdikleri geleneklerin orijinaline en yakın formatlarını uyguluyordu. Tabiiki çoğu unutulmuş ama ikram ve ağırlama odaklı asaletli ritüellerle yüklü bu kültürlerini tek tek ortaya çıkarıp bir çok yerde yine imrenilir faaliyetler yapıyorlar. Helede Çalıh Salime’nin torunları Selçuklu tarihi ve kültürlerine o kadar hakimler ki, bu kültürün kapsamında Fakıbeyli köyünü ve tüm Yozgat’ı dünyaya tanıtıyorlar.   

Hele o bizim gelinimiz Ayşe Yurdagül Esengin’in asaletini Türkiye’de tanımayan yok. Bizim Gelin Ayşe Yurdagül’ün evine akademisyenlerinden, işadamlarına, siyasetçisinden, sanatçısına, basınından sivil toplum insanlarına kadar onlarca misafirimizle onlarca kez konuk olduk. O altın kapli Ayşe Gelin bereketli eli, cömert gönlü ve eşsiz yemekleriyle hepimizide her seferinde cömert ikramlarla ağırladı. Hatta bizim hanım derki; “Ayşe Yengemin, Süleyman Abimin ve Ebrar hanımın bilgilerine, görgülerine, asil huylarına ve eşsiz asaletlerine hayranım, bu ne yüce bir gönül, nasıl bir görgü ve misafirperverliktir.” Der. Zaten Sunucuların Kraliçesi Elif Tuana Esengin benim beraber program sunduğum kankimdir.   

Efruze mahlaslı şiirleri ve yazılarıyla Şair Songül Yurdagül Aksoy’da söz sanatlarındaki ustalığı, edebi donatıya sahip sentaksı ve estetik kalemiyle ünlü bir sima. Zaten Çap Havız’ın tüm gızları Nurgül Yurdagül olsun, diğerleri olsun hepside kurmuş oldukları dernekleri ve yapmış oldukları kamu yararını gözeten sosyal faaliyetleriyle Türkiye genelinde tanınan örnek şahsiyetler.  

Bozok Edebiyat ve Kültür Sanat Derneği’nin başkanlığınıda yapan Songül Yurdagül Aksoy, Bıldır Fakıbeyli’de kardeşleri ve dernek üyeleriyle birlikte “Bozok’ta Çiğdem Pilavı” adlı bir şenlik yaptı. Türkiye’nin her ilinden onlarca siyasetçi, sanatçı, akademisyen, yazar, şair, iş, basın ve bürokratik camiadan renkli simalar katıldı. Çalışma Bakanlığı Müfettişlerinden Ömer Yurdagül, Fakıbeyliye gelen bu misafirlerin her birinin eline Yozgat marangozlarına  yaptırdığı birer kussük, cemek ve kazgıç verip Garaldıç, Yoharı Harman Yeri, Patırdah ve  Çevlik taraflarına götürüp guverdi. Kadınlı erkekli tüm misafirler gelep gelep Çiğdem, Gatır Dırnağ, Oğsüz Oğlah, İt Dirsağ, Gullü Tapan ne kazdılar. Onları iğde çalılarına dizip, gurup gurup koyün içindeki tüm evleri bağrış çığrış çiğdem tekerlemeleriyle tek tek gezdiler.

Her evden yağ, bulgur, sızgıt, ekmek deşirdiler. Çap Havızın evin avlusunda goca goca Kupeli Gazan”larla muhteşem bir “Çiğdem Pilavı” pişti. Tüm köylüler ve etraftan gelenler çul serili sumat tahtalara kurulu otantik sofralara oturdular. Bu yemeğin ortamını, bu şenlikteki duyguyu, coşkuyu, lezzeti, muhabbeti böyle bir-iki sayfayla anlatabilmek için inanın sihirbaz olmak lazım.

Yine bu kardeşler, tüm yemekler Çap Havızın evde yapılmak koşuluyla Bozok’ta Hıdırellez Şenliği adlı bir program daha yaptılar. Bu programada Türkiye’nin her ilinden onlarca misafirleri geldi. Ağrice” de denilen bu gelenek ülkemizin her yerinde benzer ritüellerle ve bazı küçük ayrıntılı varyantlarda kutlanıyor ama Fakıbeyli’deki bambaşkaydı. Unutulmaya yüz tutmuş bu güzel geleneğimizi hem Fakıbeyli odalarında, hem Yozgat konaklarında verdikleri muhteşem ziyafetlerle dünyaya tanıttılar.

Çalıh Salime’nin tüm uşahları ve torunları misafirperver. Yaşlı başlı Topal Satı Bibiye bi gağnı ekmek-aş bişittirerek Bozokta Yarennik Gecesi diye bir çoğumuzun hafızasından bile  izleri silinen bol ikramlı bir etkinlik daha yaptılar. Yani bu gecenin mahiyeti gündüz imece usulüyle yapılması gereken rutin işler, muhteşem bir dayanışma anlayışıyla hep beraber yapılıyor, akşam ise hep beraber aynı sofraya oturulup yenen yemeklerin devamında mevcut sorunlar konuşuluyor, çözüm önerileri dinleniliyor, geleneksel hiyerarşiye ve saygı ritüellerine uygun bir muhabbet ortamı oluşturuluyor. Türkülerin, halayların, muhabbetin, şakanın doruğa çıktığı bu ortamda küslükler izole ediliyor, şükür dualarıyla gece sona eriyor. Tam bir Fakıbeyli Fakihlerine yaraşır bir ortam yani.

            Yetmedi… Yine bu kardeşler Bozok’ta Tel Tele Gecesi diye bir kültür etkinliği daha yaptılar. Yarennik Gecesi’ne benzer bu kültürümüzde de ortaya kurulan bir sumat tahtasının etrafında beraber avuçlanarak elden ele sürekli dönderilip kıvırılan pişmaniye tatlısı ve helvası yapılıyor. Bu esnada söylenilen türküler, yapılan şakalar, çıkarılan orta oyunları, anlatılan hikayeler vs. tarifi doyumsuz bir muhabbete dönüşüyor ki, Oğuz törelerinden kalma bu zenginliğinde unutulmasına izin vermediler.

            Durun daha yetmedi Yozgat Gaba-Saba Günleri denilen bir programdada Fakıbeyli adı dünyaya duyuruldu. Bozok Edebiyat ve Kültür Sanat Derneği üyeleri ve misafirleriyle Mart’ın ilk haftasında “Yozgat Gaba-Saba Günleri” diye Türk basının çok konuştuğu renkli bir organizasyon daha yapıldı. Diyeceksiniz ki bu “Gaba-Saba Günleri”de ne. Yaaa.. bah işte.. Hemen ben kültür insanıyım, araştırmacı yazarım, gelenek aşığıyım, hemşehri sevdalısıyım, akademisyenim, hemşehri derneği başkanıyım, kültür adamıyım ne demesini biliyorsunuz, amma “Gaba-Saba Günleri” ney onu bilemiyorsunuz bah.. Bakın Gaba-Saba Günleri’ni ben size  şöyle anlatayım.

Biliyorsunuz ki, Orta Anadolu iklimi yazları çok kurak ve susuz, kışları ise ayazlı ve soğuktur. Mevsim yağışları az, harmanı-hasadı, emeği, zahmeti meşakkatli olmasına rağmen maalisefki ürünü bereketi verimsiz ve azdır. Bu kurak coğrafyanın ise eşsiz bir misafirperverliği, gönül dolusu cömertce bir paylaşım kültürü vardır.

Eskiden horantalar kalabalık, gelen giden, ağırlanan, uğurlanan misafirlerde çok olurdu. Gapıya gelen hiçbir Sadağcı, Deşirici, Cingan, Bohceci bile eli boş gönderilmezdi Bu erdeme muhalif ve aksi durumlar ise çok günah ve ayıp sayılırdı. Bu hasarlı gönüllere ikramsız, sofrasız, ilgisiz ve cimri davranmak, Allah’ın diğer kullarından ayırt etmek Türk geleneklerine tersti. İkramlar sadece misafire, dilenciye, çobana, yabana değil herkeseydi.

Gelenksel Seyirlik Köy Oyunları, çit-cubuk-ırgatlık işleri, imece usulü yardımlaşmalar, acı-tatlı günlerde yapılan dayanışma hepside yemekli, ikramlı ve hediyeli olurdu. “Çiğdem Gezdiren”, “Saya Gezdiren”, “Deve Gezdiren”, “Bohluh Çığniyen”, “Irgatlıh İşleyen” “Gunnükcü Getirilen””, “Çayır Biçen”, “Dırmıh Çeken”, “Patuz Atan”, “Bosdannıh Çapalıyan”, “Yığın Yığan”, “Pulluh Süren”, “Malağma Ahdaran”, “Bulgur Çeken”, “Hedik Çulu Seren”, “Çokelik Basan”, “Yorgan Kopüyen”, “Daş Dişliyen”, “Arpa Yolan”, “Mercimek Yolan”, “Bahce Belliyen”, “Bosdannıh Bozan”, “Pelve Gaynadan”, “Çokelik Basan”, “Yayıh Yayan”, “Duz Kesliyen”, “Davar Gırhan”, “Ahır Kermeliyen”, “Kumpür Soken”, “Pahla Yolan”, “Çeten Çatan”, “Sal Guran”, “Düven Goşan”, “Pulluh Burunnadan”, “Siyeç Vuran”, “Dam Loğluyan”, “Çorah Çeken”, “Ohuntu Dağadan”, “Hâbe Dönderen”, “Bekmez Gaynadan”, “Eşgi Çalhıyan”, “Erişde Kesen”, “Mantı Buken”, “Ekmek Eden”, “Pahır Galeyleden” vs. gibi bi gağnı iş, bi gağnı adam, bi gağnı ikram gerektiren işler olurdu.

Her hane bu ikram ve hürmetlerde kuralcı, geleneklerine bağlı ve sofrasına cömertti. Uygulama kriterleri o hane ve sahibinin asaleti ve erdeminin en belirgin göstergesiydi.

Gel gelelim “Bozok’ta Gaba-Saba Günleri”ne... İşte bu kalabalık horantalar ve gelenleri-gidenleri kışlık hazınlarını ne kadar ıhdısatlı (Ekonomik) kullanırlarsa kullansınlar hesap edilenden daha çabuk tüketirdi. Kimse gururundan perişanlığını pek belli etmesede zor ve kıt geçen uzun kışın sonunda bahara çıkılırdı ama nasıl çıkılır gelde onlara sor.

            Cenab-ı Allah yinede rızkında ve nimetinde her zaman adildi. Bahar mevsiminin ilk günlerinde yani Martın ilk haftalarına tekabül eden günlerde doğa yeni yeni uyanırken, otlar çiçekler tek-tük boyunlarını gösterir ya; işte bu yeni yeni çıkan türlü türlü otları köyün hanımları fistanlarının üstüne takındıkları oynüklerini (Siyah Önlük) ucundan bellerine kıvırarak, ellerindeki uflahlarla (Büyük Ekmek Bıçağı) dağ-tepe araziye çıkar, hangi otu bulurlarsa toplayıp oynüklerine biriktirirlerdi. Bunlar “Madımak” olur, “Kuşkuş” olur, “Tekercen” olur, “Uğrunnuh”, “Efelek”, “Tohlu Başı”, “Gıcı Gıcı”, “Gelin Eli”, “Yemlik”, “Guzu Gulağ”, “Ağgıcı”, “Bosdan Gozeli”, “Davşan Gulağ”, “Pendir Otu”, “Camız Dişi”, “Yavrağzı”, “Satıul”, “Ebem Komeci”, “Eşşek Tikeni”, “Pahla Sapı”, “Fıttare”, Sormuh Gulü”, “Dana Gotü”, “Guş Elması”, “Emmığzı”, “Gavur Sirkeni”, “Gavur Madımalağ”, “Peygamber Gamçisi”, “Çıtlıh”, “Fadimağna”, “Geçi Dırnağ”, “Goyun Mengili”, “Horuz İbiğ”, “Gızılca” olur, hangisi olursa olsun toplarflardı. Yeni yeni çıkan bu bitkiler çok seyrek ve minik olduğundan, akşama kadar dolaşsan ancak ve ancak bir pişirimlik otu ancak toplayabilirsin. İşte bu çeşit çeşit otların oynükteki toplamına “Gaba-Saba Öyünnüğ” denirdi.

            Baharın müjdecisi gaba-saba otların yemeği o gün horantanın bayramıdır. Sabah pilav, akşam pilav anası dini ağlayan horantaya yeni bir lezzet, yeni bir ikram, zengin bir sofra olurdu ki, Gaba-Saba yemeğinin piştiği o gün mutluluk ve umut günü ilan edilirdi.

            Topal Satı’nın uşahlar köylerini ve Yozgat’ı tanıtırken, yaptıkları organizasyonlarda neden bu kadar başarılılar biliyormusunuz. Danışmanlarının hepsi gerçek Profösörler. Hani akademisyenim, halk bilimciyim, edebiyatçıyım, sosyoloğum, hemşehri derneği başkanıyım, kültür platformu yöneticisiyim, eğitimciyim, öğretimciyim, araştırmacıyım falan filan gibi kes-kopyala-yapıştır usulü havadan kapma ünvanlarla donatılı bir şey bilmeyen ama herşeye karışan, birde biliyormuş gibi atılıp dam dum yorum yapan teneke tiplerle değilde, bu sefalet ve mutluluk günlerini bizzat tatmış, hayatı uygulayarak yaşamış, sevdiklerini yokluklardan, kıtlıklardan esirgemiş, her koşulda etrafıyla vefalı dayanışmalar içinde yaşamış, yaşattıklarını kol kanat gerip büyütmüş, iyi-kötü, kıtlık, bolluk günlerini iliklerine kadar yaşamış, görmüş, varlığın-yokluğun, kıtlığın herşeyin kıymetini en iyi bilen tecrübe erbabı yaşlı pirleri yani gerçek profösörleri buluyor ve onlardan yardım alıyorlar.

Bu güzel insanlar, bu özel değerleri Fakıbeyli olsun, Gavurgalı olsun, Gababel olsun, İnceçayır olsun köy köy arayıp bularak onlardan öğrendikleri kültürleri en orijinal halleriyle uygulayıp, köyü, derneği ve Yozgat adına kayıt altına alıyorlar.

            Çalıh Salime’nin torunlarının 3 tane derneği var. Hepside başta köylerini, Yozgatı ve Türkiye’yi dünyaya tanıtıyorlar. Kültürel araştırma ve tanıtma günlerinin tamamında yöre türkülerimizi söylettiriyor, sevdirerek dinlettiriyor, kendi şivemizi konuşuyor konuşturuyorlar. Yöre ürünlerimizi tattırıyor tanıtıyor ve bu coğrayanın elit zenginliklerini teker teker bulup, kadim şehirlerle yarıştırıyorlar. Tüm yaptıklarıyla da biz hemşehrilerine sürekli gurur ve saygınlık kazandırıyorlar.

            Hâa şunu da söyleyim. Bilirsiniz Çap Havız’ın ev eskiden beri geleni gideni eksik olmaz, evleri, odaları guren guren misafirinen kahılı olurdu. Topal Satı’nında gızlarınında, uşahlarınında gelene gidene ekmek aş hazırlamadan, odalara sini sini yemek, yük yük döşşek, çekmekten belleri gambır, sırtları yangır olurdu. Misafirin atına ayrı hörmet, eşşağne ayrı hörmet, gendine ayrı izzet gösterilirdi. Halbır halbır saman, goşam goşam yem, gucah gucah ot, yonca, çayır misafirin hayvanlarına bakım mecburdu ve ayrı bir eziyetti.

Buna rağmen hepside diyor ki; biz Fakıbeyli’nin adını, şanını, asaletini ve erdemini tüm dünyaya gösterip tanıtıncaya kadar bu mübarek topraklara kendimizi kul edeceğiz diyorlar. 

            Yav onlar öyle diyor da, bu Yurdagül kardeşlerin kültürel faaliyetlerini Türkiye’deki tüm kültür dernekleri özellikle demografik ve etnoğrafik tespitler açısından ilgi, takdir ve hayranlıkla izlerken kültür adamıyıh diyi ortalıhda gezen ötağ herifler norüyosa alayıcığda bek ehmal ve keveke duruyolar. Bide yatdıhları yerden gendilerini öğyolar. Kültür sevdalısı yazarlar, Resmi Kurumlar, metropol kentlerdeki hemşehri dernekleri ve memleket sevdalısı işverenler bir çok imkana sahipken ne destek oldukları var ne de teşekkür ettikleri…. Ellehamki bu geleneklerimizin çoğu onlarında hafızalarından da silinmiş zaharki.

Acı günler olsun, tatlı günler olsun hepside bu köyde ikram ağırlıklıydı. Başka köylerdeki çoğu avratlar bi gap pilav bile bişirmiye erinip iyeşirken, Fakıbâlinin hanımları on gap aşı birden bişirir ve guş gibi getirip sufraya sererdi. Taabi onların bu hatır, hörmet, izzet ve ikramları sayesinde gişilerinin staraları ve saygınlıhları edirafda bir numara olurdu. Başka yerlerin avratları içlerine kapanık seme seme sorudurken, Fakıbâlili hanımların hepsininde özgüveni yüksek, lafı sözü geçerli, mağrur ve muktedir duruşlarıyla hep başköşelerde otururlardı.

Fakıbeyli’de bir düğün olunca köyün nüfusu on katına çıkardı. Çünkü buranın çevresi ve etki alanı çok geniş olduğundan davetlerine itimamla icabet edilirdi. Öz be öz Türk köyü olması sebebiylede tüm geleneksel motif ve ritüelleri, asaletli Türk kültürünün renklerini barındırırdı. Bir düğün yemeği düzeneği kurulurdu ki, ben size nasıl anlatsam, tüm evlerin damlarına, uygun görülen havluya-hayata, düz alanlara ve köy odalarına  çeşit çeşit sofralar, çullar serilir, gazan gazan yemekler, sini sini pahlavular, zehen zehen sütlüler, teştlerinen pilavlar, helkelerinen çorbalar servis edilirdi.

            Düğünlerin, düzgünlerin ekmağni-aşını genellikle Eşginin Oğlunun Meelde, Kösağâlin Tayırın Anşeatın, Ümüş Garı, Fattili, Dervişin Anşa, Hatın Garı, Sayimin Melek, Mulluşun Anşa, Emici Bacı, Paşağlin Emine, Hazeran Yenge, Pepiğlin Melahat, Özü Gelin ve Pan Alinin Eysaniye yapardı. Bu hanımların elleri bek işli ve bereketliydi. Hemde çok temiz, titiz ve becerikliydiler. Düğün yemeklerinde görevli tüm aşçıların, garsonların, dokkücülerin, getir-gotürcülerin alayıcığnında sevk ve idareleri bunlarda olurdu.

            Zaten bu köyün tüm hanımları çağdaş, bilge, görgün ve hamarattı. İşçiman prensipleriyle kurallı ve disiplinli çalışır, çok lezzetli ve görsel yemekler pişirir, çoluk-çocuğun, yaşlı-feşlinin, hasta-sayrının nefisleri çeker diye ilk pişirdiklerinden de önce onlara ikram edip, sonra işlerine başlarlardı. Sufralarıda buyüzdenmidir nedir Hızır eli değmiş gibi dolup taşardı. Diğer köylerdeki yemek çeşitleri belirli sayılarda sınırlıyken, Fakıbeyli’nin mutfağı çok zengindi.  

Fakıbeyli’nin hanımları gıyıda, gıranda, dağda, depede, arazide bizim bilmediğimiz ne kadar ot, yaprak, kök, sap, süygün, ışgın, filiz, fariz, gül, dal, çiçek, bitki varsa alayıcığındanda türlü türlü yemekler icat eder, kavurma, haşlama, börtleme, içli, börek, çörek değişik sunumlarda pişirip servis ederlerdi. Her biri birer lezzet idolü, gastronom, beslenme ve diyetetik uzmanıydı. Odalarına, obalarına, hanelerine hergün bi gağnı misafir gelmesine rağmen, heç bişeye daralmadan anında padişah sufrası gibi zengin sofralar donatırlardı. Köydeki her evde dam boyu ekmekler edilir, çanah çanah çokelikler basılır, helke helke yoğurtlar çalınır, sini sini gaymahlar serilirdi.

Fahıbâalilerin bırakın evlerine, yazıda-yabanda bağlarına, bosdanlarına bile misafir olsanız ekmağ, aşa, çaya, gayfiye heçbiri şaşmaz, en zor koşullarda bile adeta bir sihirbaz gibi türlü tefirli öyünnük hazırlarlardı.

Siz hiç Tezek Ateşinde İsli Çaydannıh Çayı ve Çitilgi Otlu Daş Ocahda Südaşı, Ekmaaşı, Dağermen Çörağ yedinizmi. Yada ne zamandan beri Çullama, Haside, Bozaş, Sütlü, Gırmızıaşı, Herle, Düğürcük Aşı, Kesmeaşı, Baldırcan Börtlemesi, Bulamaşı, Bekmezli Yımırta, Guş Hamırı, Arabaşı, Gurgunne, Fıhare Aşı, Üzümlü Südaşı, Keme Aşı, Soğrümlük, Gabah Geri, Pırçalıh, Cızlama, Kulleme, Godana, Suvannama, Mıhla, Derdine Yan, Guş Pilavı, El Gordülük, İt Azıdan, Hatın Aşı, Koremez, Cinni Gelin Çorbası, Tavıh Gotü, Mart Mantısı, Cıbır Mantı, Hesdele, Gatıhlı Aş, Bıdıh Aşı, Yımırtalı Omaç, Sığır Savan, Çiğleme, Bezdirme, Pahlavu, Sini, Hedik ve Gavurga yedinizmi?

Otellerde, lokantalarda beceriksiz aşçıların, boyalı avratların, pasahlı erkeklerin samimiyetsiz ellerinden yediğiniz o katkılı kimyasallarla kahılı hamburgerler, pastalar, poğaçalar, reçeller, işlenmiş ürünler vs. gibi tüm hileli gıdaların cazibeli görselliklerini görüp belkide imreniyorsunuz.

İşte bu etlerin, ekmeklerin, tatlıların, pastaların hangisini istediğiniz lezzette ve en lüks ortamlarda yerseniz yeyin, inanın sadece midenizi doyurabilirsiniz. Gönlünüzünde doyduğunu asla göremezsiniz. İşte Fakıbeylinin farkı burda anlaşılırdı. Lezzete, muhabbete, candan ikrama ve cömertliğe her sofrada hem mideniz, hem gönlünüz ziyadesiyle doyardı.  

Şimdi adını bile unuttuğunuz o gönül doyuran efsane lezzetlerin tüm ustaları Fahıbâlilerdi. Mesela Nadirin Şukrüye, Barıttların Leyla, Kedi Mevlüdün Hezaren, Gambır Niyazın Anşe, Lalek Salifin Melahat, Eşginin Alinin Meelde, Kösağâlin Tayırın Anşeaatın ve Hatın Garı millet bohluh çiğnerken size bi Üzümlü Südaşıynan, bi Mercimekli Pilav bişirseydide görseydiniz. Yanında turşuynan heçbiriniz o sufradan gahmah bile istemezdi. Bohluh dolduran dirgenciler; çığneyiciler, geçgerelerinen çekiciler ve tezek sericilerin alayıcığda “N’oldu ekmağmizi, öyünümüzü onnarı çağarsanızda hazırlasalar, garnımız eyice bi doysa” derlerdi. 

Yav toprağındanmı, suyundanmı, etinden, yağından, otundan, hamırındanmı, yohsa bilgili, becerikli hamarat hanımlarındanmıdır nedir, bu köyün tüm yemekleri bal gibiydi.  

Kôrçavış’ın Celle’nin bukdüğü Mantı, Patat’ın Fiiti’nin sardığı İlahana, Homulu Yusuf’un Fadime’ynen Ebekgilin İrbehem’in Ihbal’ın” İncir Uyutması nasıl anlatılır bilmiyom ki. Fahıbâaliler ellerine bek boludu ve hepside gazan gazan aşları goca goca zehenlerinen, ilağançelerinen getirip sufraları donatırdı. .

            Goo Nurunun Nezaket ve Godek Şukrü’nün Meyrem kurumuş ekmek ufahlarını taze açılmış yufkalara sarar, tereyağyınan eyce bi gızardır, ravanınıda bol dökerek  öyle bi pahlavu yaparlardı ki, şimdi Gaziantep baklavacılarının heç biri onların eline su bile dokemez.

Apışın Bekirin Nazlı gapısına kim gelirse gelsin, sadağcıların, deşiricilerin, cinganların, bohcecilerin alayıcığnada çinik çinik, uruplağ uruplağa buğday verir, habelerini, çıhılarını ekmağnen aşınan doldururdu. Yımırta, çokelik, çarpımıynan ekmek, darim darim çörekler, suvan, madenis alayıcığındanda gelen geçen garibana yüküynen hayır verirdi.  

            Lalek Salifin Adile, Pepinin Velinin Melahat, Çöpcü’nün Barah Dudu ve Golağası’nın Latife bişirdikleri duğürcük aşı ve herliye tereyağda bi suvan yahar ve üsdünü bi soslarlardı ki, o cosss diyi çıhan iştah açıcı sesi ve  görüntüyü kim anlatabilmişki ben anlatıyım. Sobada yuhayı yarı gevredip, yanında çokeliğnen dür, elinde de vernikli şimşir gaşşıhlarınan bi giriş. Vallahi her biriniz birer guşşene yerdiniz.

            Otuz Ahmetin Cansever, Gabahların Emine, Yağlı Kole’nin Fadime, Ebekgilin Durağan Cıngıllı Meyrem, Garağacı’nın Gara Hacca, Barıtların Osman’ın Emine, Torbağalin Yusuf’un Gamer ve Kürt Adozel’in Hava çanah çanah bek tavatır çokelik basarlardı. Çokelik çanahlarının depesine birer biyaz bez bağlar, depesi aşşağ guma yatırır ve hazın damlarına yan yana düzerlerdi. Hazın damlarındaki çanahlar, bekmez küpleri, turşu boduçları, yağ külekleri, buğday helgirleri, gağnı çuvalları, sızgıtlar, gurular, diriler, yoğurt derisi, goşmalara çahılı düneklere asılmış misir tefekleri, gırmızılar, denesi gotünde dallarıynan üzümler, kokleriynen gırmızılar, biberler, baldırcanlar, pürleriynen suvanlar, damın beceğande ya da bahçenin bi garığında komülü kumpürler, turplar, pürçüklüler, pırasalar, ağri büğrü gabahlar, tehliz tehliz şemşamerler, çıhılarının çedeneler, şeher torbalarıynan bulgurlar, düğürcükler, kedinin, itin ulaşamıyacağ yerlere asılı guru etli kemikler, guyruhlar abııımmmmm, o göz, gönül doyuran bereketleri işte diyom ya annadamıyom ki.

            Hele o hilesiz yağlı ve tertemiz çokelikler, basıldıhları çanahların ağazlarına yahın yerlerinden gom gôo guverir, o guvermiş yerindende gaşşığnan eşip işli falan yapılıncı vallahi yarım metire sünerdi.   

            Kör Gamer ağzı dualı ve nur yüzlü bir kadındı. Kocası Mustafa Kore Savaşında şehit düştüğünden tüm günlerini dua ve niyazlarla geçirirdi. Dillili’de geçmiş zamanların pandemi süreçlerinde yedi çocuğunu kaybetmiş ibadet ehli, nur yüzlü, çok metanetli bir kadındı. Efe Hacca ise bir erkekten daha cesur, bir savaşçıdan daha atik ve bir sporcudan çok daha yetenekliydi. Öyle bir ata binerdiki önüne ordu çıksa ona başgelemezdi.

            Kendi at arabalarıyla ağaç getirirken yükleri ve arabaları öze devrilerek rahmete eren Gukgûlüğlün Meyrem ve gişisi Gukkülüğlün Halil halen tüm köyün yüreğinde ve dualarında unutulmaz yerlerini korur.

Kotü Durağan İrbaham’ın hanımları Möhdeber, Ehdibar ve Fadime ise çok merhametli, yardımsever ve hörmetliydiler. Yürekleri tertemiz, içleri iyiliklerle dolu her biri birer kanatsız melekti. Temizliği, titizliği ve çalışkanlığıyla bilinen Kotü Durağan Eysan’ın hanımı Gabahların Emine’nin ürettiği tüm sebze, meyve, çokelik, tereyağ, kaymak, yoğurt, peynir vs. gibi ürünler, Yozgat’tan gelen tüm lokanta ve işletmeler tarafından kapışılır. Herkes tarafından çok sevilen dürüst ailerden biride Saimin Müzaffer ve karısı Halisin Ayten’dir. Onlarında işi, emeği ve ürettikleri çok titiz ve temiz olur.

Bişirdiği yenen, gonuşduğu dinlenilen, çevrenin en ağırbaşlı, vakur ve eli uz Osmanlı ve oturaklı avratları bu köyde demiştik ya; işte bilgileri, becerileri ve ulu sözleriyle her biri birer saygı abidesi olan Pala Memmed’in Şaziye, Kôrgülu, Kepir Şukrü’nün Anşe, Barıtların Leyla ve Kôrçavış’ın Celle Bozok Platosu’ndaki tüm genç kızların imrenerek örnek aldığı böyüklerdi.

Yozgat mıntıkasındaki tüm çevrelerin görgü-görenek idolümüz dedikleri bu itibarlı ve donanımlı hanımlar; emsalsiz beceri ve tecrübeleriyle şimdi bile çoğu rahmete ermesine rağmen halen köylerinin adını her yerde yüceltiyorlar. Elleri öpülesi bu kıymetler, saygın statülerindeki görgü, itaatle dinlenilen yumuşları ve davranış kurallarındaki elit ehliyetleriyle en iyi iş-aş bilen hatır hörmet saabı Osmanlı hanımlar diye adları halen heryerde anılır.

Biliyorsunuzki Yozgat’ta Arabaşının profösörü Sorgun’un Alcı Köyünden Nurettinin Ehsan’ın Kör Meliha’dır. Halen Ereğli’de, Karaman’da, Osmaniye, Adana, Kahramanmaraş, Halep, Mümbiç, Colab Suyu ve tüm Kuzey Suriye’de halen Kör Meliha’nın adı Arabaşının İmparatoriçesi diye bilinir. İşte bu Cennet meleği cömert yürekli, derya gönüllü, pırlanta kalpli Çelebi Ehsanın Meliha Bibi eğer yaşasaydı, Topal Satı ve Çalıh Salime’yi asistanı kabul eder onlara bu alandaki ustalıklarından dolayı Arabaşı’nın Doçentleride sizsiniz derdi. Gerçektende günümüz Türkiye’sinin en başarılı Arabaşı uzmanı olan bu hanımların üstüne şimdilerde arabaşı yapacak daha birini bulamazsınız.

Patat’ın Fitti ve Lalek Salif’in Melahat zabağnan gahıncı Orta Pınar’dan su getirir, mavi çinko çaydanlıhlarıyla bi çay demler, pineden aldıhları taptaze yımırtalarınan ve bahçelerinden deşirdikleri iplikli pahlalarınan da bi gôo pahla gavuddurması yaparlar, onuda yeni sulanıp düzlenen kıtırlı ekmağnen tumarlardı ki, vallahi o sufra şimdi sizin önünüze gelse bi çarpım ekmek yersiniz. 

Golağası’nın Latife, Kurdün Keziban ve Gô Nuru’nun Zeynep’de bek işçimandı. Gışın teneke sobanın üsdünde yuha ekmağ gevredir, guvermiş çokeliğnen, çamannan gom gibi bi dürüm alır, yanında meşiref meşiref çalhamalarınan öyle bi yerlerdi ki, içiniz giderdi.

Atgüden’in Mühüde, Homulu Yusuf’un Fadime, Garağacı’nın Dayah Hacca ve Civcikgilin Zeynep gonnenmiş deriden dikilen goca bi torbıya hergün eşgiledikleri yoğurtları boşaldır, guze doğru da suyu iyice sızmış o yoğurtları deriden çıharıp Örü yayığında  yayarlardı. O daş gibi yoğurtlardan birazını gayfeltilerine ayırır buğday cecinin içinde ya da gırmızı tefeklerinin altında gışa sahlarlar ve her zabah o daş gibi yağlı yoğurdu sobada gevrettikleri ekmağ sarıp çayınan tumarlardı ki, vay gurbanım o neyidi lâ…  

Barıtların Osman’ın Hamiş’in bişirdiği Bozaş, Çerkez Nezaket’in Gôo Gırmızı Aşı, Godek Şukrü’nün Meyrem’in yaptığı Suvannı Herle, Cuvaracı Anşe’nin dokdüğü Haside ve Kôrgoca’nın Çil Aniş’in gardığı Bulamaşı’nın üsdüne güzel yemek yapan daha Türkiye’de görülmemiştir.

Saimin Müzaffer’in Ayten, Kor Hasan’ın Gıymet, Ebekgilin İrbehem’in Ihbal ve Yağlı Kole’nin Fadime’de tavatır turşu vururdu. Civcikgilin Zeynep, Çalık Salime, Ümüş Bacı ve Garamısaalin Gıymet öğlen vakdi davar gelince bir Koremez yapar, çolu-çocuğu doyurur gapıya guverirlerdi. Gasselinin Gamer, Gara Zelha, Fındık Garı, Barah Dudu, Gıdılı Irahma ve Şöhretin Gızı da bek zorlu bazlama ederdi. Onların bazlamalar petek gibi olur, tereyağyınanda yağlayıncı çokeliğnen verha ver.

Yav helede Efehacca, Deli Memilinin Hamiş, Hamzanın Durağan Fadime, Eşginin Alinin Meelde ve Dilki Şukrü’nün Guru Meyrem’in bukdükleri Sinileri ben size nası annadıyım. Bunların elleride bek açığdı. Gapısına gelenlere zehen zehen sini verir yürek dolusu dua alırlardı. Sütlücüğlun Elif, Tukenci Mısdafa’nın Döndü ve Şipirdek Şukruye’nin gızartdıhları Pahlavular, Go Memmed’in Urhuya’ynan Yörük Haydar’ın Hanım Anne’nin Barnah Çörekleri, Ala Şukrüye’ynen, Guru Salif’in Firdes’in Narpız Yahılı Gatıhlı Kesme Aşı, Gukgûlüynen, Gukgûlüğlün Meyrem’in Çullaması, Yumağan Sabire’ynen Yusuf’un Safiye’nin Sütlü, Cicoğôon Naciye’nin Un Helvası ve Boynugalın’ın İfagat’ın yapdığı Eşgili bi eyceydi ki, bek tavatırdı. 

Haa.. unutmadan söyleyim, Vezirin İriza’nın Keziğnen, Bicinin Muharem’in Gozel zabahları bi Omaç eder, üstünede acik guyruh yağı ve suvan yahardı. Zatin her zabah sobada gevremiş ekmek, guvermiş çokelik, çaman, bekmez, çalma, eşgi, deri yoğurdu, yımırta gaynatması, kumpür kommesi vs. gibi nimetler sufralardan heç asik olmazdı.

Güzel insanlar Fakıbeyli’ye köy demenin çok yetersiz geleceğini sürekli anlatmaya çalışıyorum. Burası köyler üstü bir kültürler yumağı konumundaydı. Orta Asya’dan gelip yerleşen köklü ailelerin içine, zaman zaman serhat bölgelerinden savaş mağduru ailelerde eklenmiş. Deprem ve benzeri doğal afetlerde ortada kalan aileler, hayvancılık yapmak için yerleşenler, dünürlük hısımlık işleri ve değişik mazeretler sebebiyle oluşan yakın göçler kapsamında bugünkü demografyası şekillenmiş. Fakıbeylilere hepsine birden şu boyun şu obası, bu boyun bu kümesi, şu gurubun bu aşireti, oymağı falan filan diyebilmek için tam bir üniter yapıdan sözetmek olanaksız. Ama kim nerden, hangi obadan, oymaktan, aşiretten bu köye dahil olmuşsa, hepside kayıtsız, şartsız, tereddütsüz Fakıbeyli kültüründe ve Fakıbeylilikte birleşmiş ve emsalsiz bir blok gönül oluşturmuşlar. Dostluk, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve toprak sevgisinde emsalsiz bir efsane olup, birlik destanı yazmışlar.

Gelenekleri, görenekleri, renkleri, motifleri, düğün, ölüm, doğum törenleri, seyirlik köy oyunları, yöresel yemekleri, bireysel iletişimleri, türküleri, şiveleri, saygı odaklı yaş hiyerarşileri ve detay ritüelleriyle kökenleri ne olursa olsun, hepside hakim olan Türk kültüründe birleşmişler. Bunu en kapsamlı haliyle düğün geleneklerinde çok daha rahat görüyoruz.

Yav diyorum ya, Fakıbâali’nin düğünlerinin neşesini diğer yerlerden kesinlikle ayırmak lazım. Burada sırasıyla, süresiyle, katkısı, katılımı, oyunları, ikramları, sohbeti muhabbetiyle çok efsane düğünler olurdu. Perşembe günü öylen namazından sonra kurban kesme dualarıyla yapılan  “Bayrak Kaldırma” merasimiyle başlayıp, Pazar gecesine kadar süren izzetin, ikramın, eylencelerin, seyirlik oyunların, halayların, alayların sonunda, Gûva Dıhma” töreniyle bitirilirdi. Herkes Fakıbeyli’deki o düğün güzelliklerini izleyebilmek için uzak-yakın demez buraya gelirdi.

Zenginide, fakiride cömert ikramlı, bol detaylı bu yuva kurma geleneğine çok sadakatliydi. Herşeyin en iyisi, her ikramın en kalitelisi sunulurdu. Mesela koyunun, dananın en kuvvetlisi kurban edilir, öteberinin en bahalısı alınırdı. İiyi davul çalamayan, gaydalı zurna öttüremeyen çalgıcılar cesaret edipte Fakıbâali düğününe gelemezdi bile. Burda yöresel töre ve gelenekler tam eksiksiz uygulanır, adet ve töreleri bilmeyenlere usül erkan bilen ehillerce  yol gösterilirdi. Kusurlar kibarca örtülür, eksiklikler ilk farkedenler tarafından giderilirdi.

Halayların en hası bu köyde çekilirdi. Bu köyün kadınları ve erkeklerinin üstüne folklor ustaları tarihte bile görülmemiştir. Kemalın Fadime, Reyhan, Hüsnü Havızın Neziha, Nurgül, Ayşegül, Songül, Nacinin Havıze, Çanahcının Osmanın Anşe, Mulluşun Anşe, Godağliğlin Adozelin Gızları, Özoon Gızı Elif, Sütlücuğlün Feride, Macarların Zölle gibi ustalar, bi düğün olsada, bi Candarma haleyi çekseler, bi Çekirge, Loli , Gıyılı, Ağlılar ve Narinnim oynasalardıda  görseydiniz. Burçak Tarlası, Kunduralım, Yozgat Yolu, Feyli Turnam, Darine ve Oy Madımak haleylerininin ustası bunlardı.

Erkeklerden de Torbağalin Tahsin, Kemalın Gadim, Boynugalının İsmayil, Çanahcının Osman, Yörük Haydarın Ekrem, Deli Mikayil, Gazi Usdanın Galip, Prof.Dr.Doğan Soyaslan, Aliırızanın Mısdafa, Garacağlın Uşahları Mısdafa, Kasım, Kumük Hüsnünün Kelami, Paşağlin Kâya, Paşağlin Gadir, Çap Ahmet, Hamzanın Durağan Hamza, Tıllının Durah, Bozahının Hasan, Çanahcı Osman,  Tukenci Mısdafanın Hüdai, Sülüğün Velinin İci, Sülüğün Velinin Haceli ve Deli Gadim’in üstüne Bobbili, Ağarlama, Tekayak, Üçayak haleylerini çekeni tanımam.

Koyün yolcularını Yozgat’a Çalatlılı Münübüscü Mısdafa çekerdi. Çocuklar için Sali Bazarına giden babalarını bekleme heyecanı bambaşkaydı. Sali bazarından erik, şeftali, oyuncak, leplebi, çerez, süslü pakit yiyecekler alınınca o minik yüreklere neşe ve heyecan sığmazdı. Münübüscü Musdafa’nın arabasıyla tâa Yozgat’tan, Sorgun’dan köye düğün haleyi çekmiye gelirlerdi.

Zurnacının avurdu geniş, davulcunun eyağsi galın olmalıydı ki, haley havalarını uzun süre çalabilsinler. Çünkü Fakıbalinin adamı haleye heç doymaz, yorulmazdı. 

Sesi, avazı ve kulak yatkınlığıyla Türküleri, diyeşetleri ve yöresel besteleri çok ustaca yorumlayan değerleri vardı. Mesela Şıh Osmanın Anşe, Hamzanın Durağan Fadime, Topal Satının Neziha ve Nacinin Havize’’nın söylediği maniler hâlâ milletin ezberindedir. Erkeklerdende Sülükgilin İci’nin sesi aynı Ferdi Tayfur gibiydi. 

Yav ne becerikli hanımlar vardı. Patlah Muharemin Gozel’lin, Saimin Melek, Sülüğün Fadime,  Goçculu Memmed’in Eysaniye ve Torbağalin Yusuf’un Gamer gaç yımırtıya gurk yatırırsa yatırsın, heç birini ziyan etmeden cücük çıhattırır, alıcı guşa, kediye, ite gaptırmadan alayıcığnıda ziyansız böyüdürdü. Recepli’den Gelme Selahat Onbaşı’nın Hanım’ın, Kürt Adozel’in Hava’nın ve Eşginin Oğlu’nun Meelde’nin gapılarının önü tavığnan, cücüğnen, boduynan, şibiynen culuğnan kahılıydı.

Fahıbâlinin insanları becerikli ve çalışkandı. Çocuğundan kadınına, ihtiyarından gencine hepsininde elleri uz ve yetenekliydi. Mevlüt gibi bir demirci, Torbağlin, Mısdahakâalin Naci, Şıh Osman, Çap Aliğlin Saim ve Kedi Mevlüt gibi kusursuz gağnı, geçgere, yaba, dırmıh, dirgen, anadut yapan bir usta daha görülmemiştir.

Allığlın İrbaham öyle bi eşşek kürtünü yapardı ki, eşşeğan üstündeki sürüş konforu Kadillak’taki tasarımı aratmazdı. Onların eşşeklerin kürtünü, nodulu, ibrişim yuları ve garnından belli doladıhları gayişleri bek zorlu olurdu.

Barıdın Osman ve Tay Kemal muazzam dırmıh, anadut, dirgen, yaba, tapan vs. yaparken, Mısakaalin Mısdafa, Paşağlin Çavuş, Torbağlin Yusuf ve Mılla Mısdafaynan Hacı’da güzel pınar ve oluh inşa ederlerdi. Hepside çoh hayırsever gönüllerdi. Kimseye muhanetlik yapmaz, kimseyi ortada bırakmazlardı. Mısdahakâalin Naci, Şıh Osman ve Çap Aliğlin Saim at arabası, gağnı gibi tasarımı zor işleride çok muazzam yaparlardı.

Gazi Usda ve Tukenci Kemal gendi çaplarında berberdi ama, onlar bek alalı bulalı traş yapar, makineleri saçını çeker, gözünü gızardır, ağlamış gibi yaşıynan gafanı alabula oyuncah edip guverirlerdi.

Bazı isimler varki onlar eserleri ve özellikleriyle adeta efsane statüsünde anılır. Torba Memmed’in kırtlama çayı ve Çanahcının Ömer’in kömürlü tren gibi duman çıhararak içtiği cuvalar hafızalardaki canlılığını hala korur.

Çok emektar muhtarlar gelip geçti. Hepside bir belediye başkanı kadar asri, azimli ve kalıcı işler yaptılar. Köyüne köylüsüne yürekten bağlılıklarıyla, Sülüğün Ahmet, Paşağlın Battal, Ukü Ahmet, Bozahının Musdafa, Barıdın Osman, Sülük Kâa, Mısdafa Kâa, Barutların Hasan Kâa ve Hamzanın Durah gibi efsane Kâyâlar köyleri için emeklerini, ömürlerini, yüreklerini hiçbir zaman esirgemediler. 

            Şimdiki muhtar Yalçın Karabulut, tüm Resmi kurumlarca Yozgat bölgesinin en çalışkan, en üretken ve en sevilen muhtarlarından biri olarak biliniyor.

            Bu köyün faunası ve florasıda çok zengin. Bozok Yayhlasında türlerine göre en çok yaban hayvanı ve bitkilerin yaşadığı ender bölgelerden biri. Değişik illerden sertifikalı avcılar bu köyün arazilerine avlanmak için geliyorlar. Bu köyünde meşhur avcıları var. Tüm Yozgat’ta Paşağlın Murat, Nacinin Hacı, Tay Kemalın Abdılla, Kel Memmedin Şeref, Musıratın Gultekin, Sülüğün Ahmetin Çetin’le Alpaslan ve Sülüğün Ahmedin Yalçın deveyi dizinden, pireyi gözünden vuran cevval avcılar olarak bilinirler. Uçan, kaçan hiçbir nesne bunların elinden kurtulamaz. Tazı, gopey, av iti ve cins tüfek hep bunlarda olur. Şimdi bek vurmuyolar ama eskiden keklik, bıldırcın, davşan, toy, bağartlak, eveyik, alopal, angıt ne vururlar, herkesi davet ederek yerlerdi. 

Fakıbeyli’de efsane öğretmenler vardı. Örnek kişilikleri ve saygın karakteriyle tüm köyün sevgisini kazanmış, kutsal emekleri ile kendi gibi çok değerli gönül insanları yetiştirmiş, aradan yıllar geçmesine rağmen adı hâlâ herkesin kalbinde, gönlünde olan öğretmenlerden Yusuf Ekinci, Ayten Şimşek, Aysun Halıcı, Rukiye Bayram, Ekrem Civelek, Aysel Gücüyener, Yücel Gücüyener, Mehmet Budak, Gülizar Öğretmen, Necla Öğretmen, Sevgi Öğretmen, Kemalettin Öğretmen ve Nihat Öğretmen halen sonsuz bir saygı ile yüreklerin zirvesindeki yerlerini korurlar.  Bu güzel insanlar matematik, fen, sosyal bilimler, güzel Türkçemiz gibi temel bilgilerin yanında Yozgat kültür ve gelenekleriyle süslü tüm güzelliklerimizide öğrencilerine uygulatarak öğretmiş ve yaşatmışlar. Kaybolan değerlerimizin çok daha uzun yaşaması için tüm geleneklerimize sahip çıkmak için Milli bayramlarımızda tüm çocuklara gelenksel değerlerimizle ilgili oyunlar oynatmışlar, türküler söyletmişler, milli kıyafetler giydirmişler.

Eskiden tüm çocuklar milli kıyafetlerimizi giyer, Resmi bayramlarda çok güzel yöresel halk oyunlarımızı oynardı. Ayrıca köy odalarında yapılan muhabbet gecelerinde de seyirlik orta oyunları, kına gecelerimizde de yetişkin kızlar, tamamı doğaçlama olmak üzere farklı farklı çok güzel oyunlar sergilerdi. O zamanlar halaylarımız ve mizansenlerimiz ne kadar güzeldi. Ne oldu bize, nere gitti o muhabbetler. Milli ruhumuz ve geleneklerimiz, köklerimize aidiyet duygumuz ne kadar kaliteliydi.

O zamanlar çok kısıtlı imkanlarına rağmen kına geceleri ve okul gösterileri için kızlar bulur buluşturur 3 etek ve pullu fes giyerlerdi. Tef eşliğinde Loli, Nalinim, Kunduralım, Dariney, Vıy Vıy, Ağlılar, Madımak, Burçak Tarlası, Feyli Turnam vs. gibi yöresel oyunlarımız oynanırdı. Tüm gençlerde geleneklerimize genetik bir yatkınlık, içlerinde milli bir ruh vardı. Erkek oyunlarımızda çok görseldi. Düğünde, düzgünde, okul gösterilerinde erkekler derme yelek, renkli gömlek, püsküllü fes ya da 8 köşeli şapka ve şalvarla, Temirağa, Bopbili, Ağırlama, Tekayak, Üçayak, Cemo, Yareli Gelin, Çekirge, Aynalı ve Kamalı oynarlardı. Şimdi adına Ankara havası denilen ve kesinlikle Ankara ya ait bile olmayan zırva bir kültürün esiri oldular. Sadece bizim Yozgat’mı, nerdeyse tüm Türkiye…

Köyün camisinde en uzun süreli imamlığı Hüsnü Havız, Paşağlın Mehmet Yaşar, Battal Hoca, Ali Hoca, Osman Bakır ve Gadir Hoca yaptılar.

Allığlın Durağan İrbehem, Çavuş, Kürt Tayır, Kürt Adozel, Mısakeğalin Haydar, Dırığın Halis ve Şipbilinin Irıza gibi uzman adamların gutdüğü davarın üstüne çoban tanımam. Hepside bir öğretmenden daha görgün, bir veterinerden daha bilge ve bir evliyadan daha merhametli ve sevgi dolu insanlardı. Sığırı guden sığırtmaçlardan Allığlın Çavuş ve Macargilin Hacı’da öyleydi. Hayvanlara karşı merhametleri bugünün bile en ünlü hayvanseverlerinden çok daha eftaldı.

Sadece Fakıbeyli’de değil yakın köylerde de gerçekleşen bir çok doğumun ebesi Omulüğlün Mulluşun Döndü ve Goca Yusufun Mendufa’ydı.  Cerrahi müdahalelerde ve inne vurunma ihtiyaçlarında da en uzman halk hekimleri tartışmasız bunlardı. Ayrıca bu iki şifacı hanım, gafası gicişenlere cilatınan çitime yapar, kırık çıkık gibi ortopedik durumlarda isabetli teşhisleriyle sınıhçılık ve ilk yardım müdahaleleride yapardı.

Gerçi Fakıbeyli’de çok eski yıllardan beri sağlık ocağı ve Sultan Ebe gibi çok kaliteli sağlık görevlileri vardı ama, halk hekimlerine Türk coğrafyalarının her yerinde tarihten beri itibar edilmiş, şifacılar diye anılan bu kıymetlerde Resmi görevlilerimiz gibi herzaman baştacı olarak saygı görmüşlerdir.  

Bu köyün baş inneci ise Boz İrbehem’di. Boz İrbehem’de zorlu sınıhçıydı. Golu, bacağı gıçı kırılanlar, hotu çıhanlar, eyağsi denişenler, omuzu çıhanlar, eyağsi batanlar, gambrığı sapanlar hep ona gelirdi. Boz İrbehem gıçı gırılana, hotu sökülene, omuzu çıhana gaynar yağ içirir, damağnı galdırıp iki şamar çalar, arızalı bölgeyi göz gararı yohlar, oyannı, buyannı hart hurt gıvradır, büker ve gırıh yeri hartadan yerine otuttururdu. Tahtayla, gambıhla, diynekle bekidir, arasına bekmez, çalma, bal, acıyağ ne goyarak sıhıca sarardı.

Boz İrbehem’in tarihi geçmişmi, geçmemiş mi belirsizdi ama bi gağnı Penisilin innesi, bi boduç golonyağsı, pakit pakit pambığı ve hepsi demirden 4 dene de innesi vardı. İnneyi vurmadan eyi bi gaynadır, mikroplarını gırar ve hartadan bağıddırarak innesini vururdu.

Ahirete intikal eden hanımların ölüsünü Mısakâalin Fattili, Haydar Kâanin Elif ve Ali Kâalin Memmune yıkardı. Ebekgilin İrbahamın Ihbal’da bel çeker, siğilleri siler, çocuhları olmıyan avratları ayağından depesi aşşağ asar, yağarnını ezerek üfeler, küreklerini avsınnar ve bellerini çekerdi.

            Köyün Bulgurlama ve Karalama mütehassısları Ümüş Bacı, Garaliğlin Nebiha ve Gaziğlin Nazife’ydi. Mulla Mısdafakâal zaten bulgurlamanın ocağıydı. Bu ocaktan yetişenler ipdi hastanın elini yüzünü kulünen, gubürünen eyice bi garalıyo, bi goşam bulguru avuçlayıp ohuyo, soğna hastanın yüzüne eyice sürüyo ve tekrar ohuyup gözlerine tukürüyodu.

            Kulak-Burun-Boğaz servisinin en uzman asistanıysa Özo’ydu. Buğaz ağrısına, burun genzekliğine, gulah gicişmesine isabetli teşhisleriyle mal bohu neyi sarar, sardıhdan soğnada ohuyup hasdanın şafağna üfürürdü. Atgüdenin Mühüde ise sobada ısıttığı bürüğnen yada gızdırdığı bi melefeynen öyle bi buğaz çekerdi ki, iyi etmeden kimseyi guvermezdi. Helede bademcik olanların teşhisini yaptıktan sonra tedavi aşamalarında  ipdi elini gaya duzuna batırır, bademcik olanların buğazına barnahlarını kahar ve bağıddırı bağıddırı bademciklerini ezer goyururdu. 

            Diyelim ki gece goğdeniz daraldı, garnınız ağrıyo, gece yanığı çıhdı ki sancıdan gıvım gıvım gıvranıyonuz. Norecağniz mecbur Goçculu Goca Memmed’e gelecağniz. Garnızı eyi bi oğdurup, ohudacağnız. Goca Memmed bu işlerin ana bilim dalı başkanı, tam bir gastronomi uzmanı ve ortopedistti. 

Mıllamısdafağal, Garaliğlin Mediha, Gaziğlin Nazife ve Demirciğlin Hüsne’nin tukurükleride gızılyuğriğe iyi gelirdi. Bu ekip adeta köyün sağlık kuruluydu. Guluç kahanlar, isileme olanlar, yağarnına yel girenler yada böğrüne bi baba çökenler direkt bu heyetin huzuruna gelirdi. Bu heyet muazzam Bahır Basmasıda yapar, sarılıh olanların gulahlarının ardına ve depelerine cilatınan müthiş çitimede atarlardı. 

Avrat gısmı sıh sıh tohdura getmez. Marazlı diller garıya. Gulucunu Gırdıracağsan, Goz Dağdiyse, Tıvgan Varısa, Kupleme Olduysan mecbur bu sağlık kuruluna geleceğan, inne gızaddırıp gobağni dağladacağan, üzerlik tütütdüreceğan, ne baba çokdüyse derdine bahıdacağan. .

            Fakıbeyli’de ilk yardım teknikleri çok ilginçti. Diyelimki biri yüksekçe bir yerden düştü yada gatır depti, goç kahdı, tosun vurdu, travma geçirdi. Bu gibi olaylarda ilk yardım genelde got dutma şeklindeydi. Hemen mağdurun gotünü dutarlar, damağnı galdırıp iki şamar çalarlar, kızgın yağ içirirler ve yara yerlerine çapıt yahıp basarlardı.

Yav güzel insanlar, kim hangi derecede, hangi şiddette hastalanırsa hastalansın, bu saydığım yüreği sıcak, gönlü yüce ve merhamet abidesi halk hekimlerine geldiğinde en büyük şifa ilacı olan bağırlarına basma, yüreğine sargılama terapisiyle anında huzur bulur, inanın çok çabuk iyileşirlerdi. Şimdi hangi özel, hangi tüzel ya da Devlet hastanelerinin hangisine giderseniz gidin, sağlık çalışanlarının hiçbir hasta umrunda ve vijdanında bile olmuyor. Hepside bir görev formatında sadece teşhis ve tedavilerini yapıp, soğuk bir ilgiyle uğurluyorlar. Ama Fakıbeylili Halk Hekimleri öylemiydi ki; “Amaaa gurbanım, geçmiş ossun, n’oördün kölesi olduğum” diyi apırcın olur, “El benden, şifa Allah’tan” diyerek verdikleri yiyecek, içirdikleri su ve gönül okşayıcı iltifatlarıyla sergiledikleri  güzellikler, yürek sıcaklıklarınında etkileriyle anında en tesirli ilaca dönüşüyordu. Sevgi ile tedavi ederler, hürmet ile ilaçlar, muhabbet ile kucaklarlardı.

Yav nerde misafir olursanız olun, hangi cömertlikte hürmet görürseniz görün, Fakıbâlilere misafir olmadıysanız hatır-gönül kalitesinden bahsedemezsiniz.

Hani derlerya “Misafir on kısmetiyle gelir, birini yer, dokuzunu hane sahibine bırakır ve dualarıyla gider.” diye.. İşte ondanmıdır nedir bu köyün sofraları, sohbetleri ve muhabbetlerindendir ki galiba haneleri çok bereketliydi. Bura kalemin, kelamın, gönüllerde iz bırakan sözün, sohbetin, dostluk ve muhabbetinde beşiği olduğu herkes tarafından söylenirdi.

Fakıbeyli’de eskiden beri derecesi ne olursa olsun, fertler arasında herhangi bir küslük ve dargınlık oluşsa bile, köydeki acı-tatlı tüm günler muhteşem bir kenetlenmeyle karşılanırmış. Kin ve nefretler anında unutulur, bütün kırgınlıklar rafa kaldırılır, hepsi birden en içten hisleri ve en samimi dualarıyla birlik-beraberlik sarmalında bütünleşince, imrenilir güzellikler ortaya çıkarmış. Burda büyük-küçük, konu-komşu, akraba-akran hiyerarşisinin en mükemmeli uygulanırken, emsalsiz erdemleriylede tüm çevre yerleşkeler onları örnek alırmış.

  

Zengin olsun, fakir olsun, kadın olsun, erkek olsun bu köydeki tüm insanlar şık giyinir,  ince ruhları ve tevazu dolu üsluplarıyla iltifatkar konuşur ve hal hatır sorarlardı.

Çok güzel konuşurlar dedim ya; Hepside edep ve ahlakla süslü kişiliğe, derya bir bilgiye ve Avrupai görgüye sahiptiler. İnanın hepside söz sanatlarında usta, hitabet ehli birer edebiyat alimiydi.

Bir Fakıbeylilinin yaşam şartları ve kader çizgileri lehinde veya aleyhinde bile gelişse, çok zor ekonomik sıkıntılarada düşse, hiç kimse ama hiç kimse asaletli ikramından, misafirperver yapısından asla bir şey kaybetmiyordu. Bu köyde dedikodu ve küçülten laflar kullanılmazdı. Çevre köylerden insanlar Fakıbâalili arkadaşlarının, sohbetlerine, vefalarına, dostluk ve erdemlerine adeta tiryakiydiler. Gerçektende bu köylüler iltifatlarla süslü cümlelerini kibar üsluplarıyla gönüllere dokunarak konuşurdu. Hepsi birer gönül insanı ve Yozgat Beyefendisiydi.

Herşeyden önce paylaşımcıydılar. İnmi, cinmi, eşgıyamı, anarşistmi, kafirmi, hilebazmı demeden hepsine önce insan deyip sofralara alınırdı. Şizofren ruhları, hasarlı gönülleri, saldırgan niyetleri ve kötülük düşüncelerini erdemleriyle izole eder, tüm hasta ruhlara terapi uygularlardı. Yani bu köyün faziletini gören kötü insan bile iyi bir güzergaha düşüp tövbe yönüne yönelirdi. Bu cömert köyün ekmeğini yemeyen, suyunu içmeyen kimse kalmamıştır. Zenginininde, fakirininde sofrası herdaim açık, erdemleri yüce ve yüzleri  hep güleçti.

Yav Fakıbâlililerin hanelerindeki bereketi, ellerindeki mahareti ve beceri ve ustalıklarını anlat anlat bitmez. Mesela Torbanın Pempe, Topal Satı, Nacinin Şukrüye ve Dilki Alinin Meyrem sırayınan gubaşarah goca goca ilağennerinen hamırları eşgileyip, böyük böyük bezilerinen dam boyu gış ekmağ ederlerdi. Onların yaptığı ekmek petek renginde, bildiğin bimbiyaz kağıt gibi olur, moturun arha lastiği gadarda heybetli olurdu. 

Helede ekmek ederken Gabahların Emine size gôo çokeliğnen bi işli etsin, yanındada gabah tasıynan kesekli bi çalhama, vallahi 5 dene işli yerdiniz. Torbanın Pempe, Çapaliğlin Melek, Barıtların Hacelin Mediha ve Çalıh Yaşarın Nebiş zaten her yemekte Master Şef konumundaydı. Bunlar her ekmğaen-aşın baş ustası ve uzmanıydılar. 

Sütlücüğlün Fetiye, Ceddilin Şule ve Kurt Adozelin Hava yarım saatte 10 bişirim cacıh deşirirdi. Cacığıda en güzel bunlar pişirirdi. Tereyağ yada guyruh yağı, çaman unu, pastırma veya guru et katarlar, bulguru, suyu orantılı en güzel ot pilavını bunlar yapardı. Herkes madımalah cacığını bişiremez oyuncah eder. Amma Fetiye, Şule ve Hava bibilerin bişirdiği cacıh Yozgat’ta tekti.

Güzel insanlar… Sadece Yozgat bölgesinde değil, çevre illerde de adamın kralı diye bilinen Misekâalin Mısdafa, Dilki Tayır, Gôo Memmed, Tıllı Durah, Potuh Nuru, Özoo, Saimin Müzaffer, Halis, Atgüden Hacı, Bıdılı Mısdafa, Homulu Yusuf, Garağacı, Etem Hocağal, Civcikgil, Kor Hasan, Ebekgilin İrbehem, Deliğoöz, Yağlı Kole Mısdafa, Demircığil, Gonşunun Durah, Kurt Adozel, Patat, Kôrgoca, Pala Memmed ve Kepir Şukrü gibi cömertlikleriyle nam yapmış, has gönüllü şahsiyetlerin hepside bu köylü. Köye gelipte bu güzel insanların ekmeğini yemeyen, çayını içmeyen, hanesinde hatırını hörmetini görmeyen kimse yoktur.

Gerçekten de Fakıbâli’de isterseniz paşa, isterseniz ağa olun, isterseniz uluslararası üne sahip bir bilim adamı veya devlet bürokrasisinin yüksek amirlerinden biri olun, hangi yaşta, hangi ünde, hangi toplumsal statüte ve her kim olursanız olun, her zaman büyük küçük anlayışıyla yaş faktörünü hiyerarşi kabul edip, köy büyüklerine sınırsız ve süresizce itaat etmek, tüm büyüklerin emrinde, küçüklerin gönlünde, toplumun içinde ve düşkünün yanında olmak zorundaydınız.

Eğer Fakıbâliliyseniz dini, milli, ahlaki ve geleneksel duygularınızı en yüksekte tutacak, yüreğinizin en derininde de eşsiz bir vatan, millet, namus, bayrak sevgisi koyacak ve bu kutsal değerler uğruna tereddütsüz ölecek bir yiğit olduğunuzu unutmayacaksınız. 

Fakıbâlililerin asker uğurlama törenleride başkaydı. Helede asker davetleri insanı çok onurlandırırdı. Askerliğinin çıktığı şehre sanki vali olarak atanmış gibi bir onurla davet edilir, vatanın kutsiyetini dahada yüceltecek bir nefer gururuyla uğurlanırdı. Asker davetlerinin muhabbeti, eylenceleri gece gündüz devam eder, onları davet için tüm köylü sıraya geçer peş peşe davetlere götürülerdi. Günde 6 kez bile davete giden gençler yemeklerden bıkar, gittikleri her evde sadece yemeklerin etlerini seçerek yerlerdi. 

Yaşlısı, genci arkadaşlık ve yarenlik konusunda çok vefalıydı. Hastalanma, dara düşme, ekonomik sıkıntı, işgücü ihtiyacı vs. tüm dostluk komşuluk ilişkilerinde en vefalı onlardı. Kadını erkeği mert yürekleriyle her biri birer güven abidesiydi.

            Tabiiki arada kavga gürültüde olurdu. Eşginin Oğlu’nun Meelde, Kôrgoca’nın Çil Aniş ve Topal Satı haksızlığa heç tahammül edemez, diplomatik çözüm sürecini beklemeden hemen doğüşürlerdi. Çanahcının Ömerin Çalıh Salime’ye zaten kimse çatamazdı. Helede Çalıh Salime garıh-gatıh sularken sıra beklemiye bek tahammül edemez, hemen suyun geverini gendinden yana çalardı. Sıra benim diyene kurağnen goyuncu uzadırdı. Millet, “Aman Salime Nene tek sen sulada biz ondan soona sularıh.” deyip gırana çekilirlerdi.

Erkeklerdende Çanacının Deli Ahmet ve Ali’ye, Sülükgilden İsmayil’inen Salim’e, Allığlin Kôrçavış’a, Yusuf’a, Haytanın Eysan’ınan Ali’ye kimse çatmazdı.

Naci’nin Şukrüye, Goca Memmed’in Eysaniye, Hacı Duran’ın Zeliha, Alıırızanın Meelde, Boynugalın’ın İfagat, Patlah Muharem’in Gozel, Topal Satı, Mulluşun İsmayilin Hatibe ve Çahırın Gamer’in muazzam bahçeleri olurdu. Duvarlarının üstünden sarkan gabah tefekleri, içeriden bucu burcu kokusu gelen hıyarlar, misirler, gırmızılar, guş ditmesin diyi gafası bürüğnen, tehlizinen dolalı şemşamerler, yola dokülen gaysi ve daş armutlar içeriden fışkıran bereketin göstergesiydi.

Anam bu hanımların gişileride bek işcimandı. Hacı Duran, Alıırıza, Boynugalın, Patlah Muharem, Mulluşun İsmayil, Çahır, Irıza, Çap Havız, Mısdaha Kâalin Naci ve Goca Memmed avratlarının yumuşuna çocuk gibi gopar, ha bire bahçenin gıyısının, gıranının otunu, çöpünü ayıtlarlardı. Onların bahçe duvarlarının siyeçleri bile cıncıh gibiydi. 

Aliırıza’nın Meelde’nin, Gasseliğlin Gazi’nin Nuruş’un ve Sülüğün Ahmet’in Fadime’nin bosdanlıhlarına bir bakan bir daha bakardı. Kutsal emekleriyle sevgi katıp yetiştirdikleri domatesler, biberler, soğanlar, fasulyeler, salatalık, maydanoz ve mısırları olurdu ki, bakmaya kıyamazdınız. Onların kaynattığı salça, kuruttuğu pahla, kışın bile aynı lezzet ve rayihasını korurdu.

            Yav bu köyde ne babayiğit adamlar vardı. Goçculu Memmed’in geniş bi yağarnı, goca bi goğdesi ve yaba gibi elleri vardı. Söylentiye göre bi yaşındaki danaya tek avucuyla bir sıhım yem vermiş, dana tohmalamış diye anlatılır. Eşşeğe, ata binince ayakları yere sürter, motura, münübüse, taksiye dört büklüm binerdi. 20 çiniklik seklemi kimseyle elleşmeden tek başına sırtlar, goca yığının dibine moturu âaler, sapı 3 anadutda vagınata yüklerdi

            İçinde zamanın ihtiyaçlarına binaen nostaljik ürünler barındıran içleri naftalin kokulu birbirinden albenili tuken dediğimiz bakkalları vardı. Tukenci Mısdafa ve Tukenci Kemal’ın sahip olduğu o bakkallarda güncel ihtiyaçlara özgü satışlar yapılırdı. Tahta raflara dizili püsgut, lohum, sormuh şekeri, gırıh leplebi, lamba şişesi, gaya şekeri, eflatun gutulu 100 gr’lık çay pakitleri, don lasdiği, tığ, ören bayan yumahları, masıralar, bürükler, makarnamalar, vita yağ, sanayağ, sabah yağ, renkli renkli laylun kadın ayakkabıları, gıslavetler, soğukguyu ayaggabılar, horuzlu şekerler, mantar dabancası, filteke, lamba fitili, grempet gutuları, ayna, darah, gripin, aspirin vs. gibi şeyler satılırdı.  

Çocuklar hep bakkalların önünde oynarken, hayran hayran içeriyi seyrederlerdi. Bazı günler atının terbiyesinden tutarak içinde rengarenk öteberi oyuncak, yiyecek ve kızlar için işlengilik malzemelerle  dolu üstü örtük tahta at arabalarıyla seyyar çerçiciler gelirdi. Bir mekana çul serip, öteberileriyle tezgah açınca etrafına mahşeri bi kalabalık birikirdi.

Hepsi naylondan olmasına rağmen mutluluk dolu arabalarıyla hayallerimizi süsleyen çerçiciler, laylun tahsi, tekerli horuz, vagınatlı motur, dingilli gamıyon; gız uşahları için bebekler, sapbanlar, mantar dabancaları, düdükler, gırıh leblebi, geçi boynuzu, iğde neler neler getirirlerdi. O kadar mütevazi ve gönülleri hoştu ki, koyun yünü, keçi kılı, gaysi çiğidi, laylun esgisi, alemiyon esgisi gibi argümanlarla takas eder, kimseyi parası yok diye horlamazlardı. Çalıya, çırpıya takılmış koyun yünleri toplarken, arada teklettiğimiz goyunların sırtından yün yolardık. Çerçiciler, bir köy odasında misafir olup kalmazsa, akşam karanlığı bastırmadan tezgahlarını toplar, süslü at arabalarıyla hayallerimizi de peşlerine takarak, başka bir köye doğru aşar giderlerdi kızıl ufuklu tepelerden.

Şimdi gros marketler, AVM’ler, ışıl ışıl hediyelik eşya dükkanları, farklı farklı teknolojik oyun ve oyuncaklar satan dükkanlar, ne satarlarsa satsın, ne yenilik getirirlerse getirsinler hiç birisi çerçicilerin getirdiği laylun oyuncakların verdiği mutluluğun zerresine bile ulaşamazlar. Farkında değildik ama bir araba dolusu mutluluk getirirmiş çerçiciler.

İlginç bir şey daha söyleyeceğim. O zamanki çerçiciler, köydeki bakkallarla çoğu aynı ürünlerden satmalarına rağmen, hiçbirisi çerçicilerin gelmesine itiraz etmez, “Herkes nasibini yer.” diyerek tevazu ve hoşgörü gösterirlerdi. Şimdi bir işletmenin önüne küçük bir işportacı gelse nerdeyse cinayet çıkıyor.

Bazen inancı, ülküsü, eylemi, söylemi samimiyetsiz, toplumsal duyarlılığı güven vermeyen, vatan ve millet için hiçbir vefa ve fedakarlık göstermediği halde heyecan ve ümit aşılayarak bağırı çağırı kandırmaca konuşan siyasetçiler, din adamları, niteliksiz hocalar, klavye delikanlıları vs. vs gibi bir çok trübün şovmeni görürüz ya….  Her fırsatta Vatan sevgisinden, bayrak aşkından, toprak ülküsünden ve millet olma bilincinden bahseden , bilgisiz, görgüsüz ve samimiyetsizlikleri ile güven duygularımızı zedeleyen bu tipler, acaba Fakıbeylilerle karşılaşsalar, asaletleri, faziletleri ve fedakarlıkları karşısında utanıp ezilmezlermi?.

Yurt sevgisi, millet ülküsü ve bu uğurda fedakarlık gerektirecek hangi mefkure varsa, söz konusu vatan olduğunda, Fakıbeylilerin sadakat ve samimiyetlerine kimse paha biçemez. Osmanlı Devletinden Türkiye Cumhuriyetinin Kurtuluş mücadelesine kadar bir çok savaşta kan döküp, can vermişler. Her evde bir şehit veya gazinin ruhu ve hatırası var. Filistin Cephesinde, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta, Kanal Cephelerinde, Galiçya’da, Kafkasya’da, Kurtuluş Savaşında, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta ve Güneydoğu’da aziz vatanımızın bekası için hepside yürekleriyle mücadele etmişler.

Terörle mücadele kapsamında acıları taze 5 tane civanın yattığı topraklarında hüzün ve gurur hala sıcaklığını koruyor. Şehit Akif Karabulut, Şehit Abidin Sakin, Şehit İsmail Sakin, Şehit Onur Gülay ve Şehit Mustafa Tekgül gibi Türk Milletinin yüreğinde yatan kıymetler bu topraklarda doğmuş ve bu toprakların huzuruyla yatıyorlar.

Şunu defalarca tekrar etmek istiyorum. Bu şehitler diyarında hangi haneye giderseniz gidin birbirinden güleryüzlü gönüllerle karşılanır, konuk kimliğinizle her sofrada yer bulur, başlara taç olursunuz. “Misafir Bereketiyle Gelir” inancıyla, eşsiz bir ikram cömertliğinde sınırsız saygı görür, bu vatana can vermiş tüm şehitleri daha iyi anlar ve ruhlarına en samimi dualar gönderir, vatanımızın nimetlerine yürekten şükredersiniz.

İkram ve cömertlik denilince, Yozgat bölgesinin en cömert ve en görgülü insanları Eşginin Ali, Cingôz, Cicoğô, Boynugalın İrbehem, Biçinin Muharem, Gasseliğlin Gazi, Goçculu Memmed, Torbağalin Yusuf, Barıtların Osman, Kumük Hüsnü, Atışın Ali, Gôo Nuru, Macarların Şukrü, Gambır Niyaz, Patat Ömer, Pepinin Veli, Kotü Durağan İrbaham, Golağası, Gara Durah, Kürt Adozel, Selahat Onbaşı, Hüsnü Havız, Tıllığlın Durah, Pan Ali, Lalek Salif, Bozahı, Otuz Ahmet, Kotü Durağan Eysan, Tay Eysan, Tay Kemal, Kösağâlin Tayır, Cıbır Şukrü, Dilki Şukrü, Sütlücüğlun Eysan, Balahların Mısdafa, Ukü Ahmet ve Guru Salif gibi hatırlı hörmetli ve adamlığına paha biçilmez değerlerin namı ve karizması araya asırlar bile girse asla hafızalardan silinemez.

Fakıbeyli’de Ramazanlarda bambaşka bir muhabbet, paylaşım, bereket ve güzellikte yaşanırdı. Bu ayın tadı ve neşesine doyulmazdı. Gartoğlan, Deli Memili, Lağli Lağli ve Yumah zöhürde öyle bi teneke çalardı ki, o gaydalı vuruşlar, o neşeli deyişler ve maniler Gavurgalı’dan bile hissedilirdi. Köyü saran yemek kokuları, teravih namazlarının köy gecelerine kattığı canlılık, zöhürlerde tandır evlerinde telaşeyle yapılan yağlı bazlamalar ve hepsi birbirinden özenilerek pişirilen süslü yemekler… 

Helede Arefe günü telaşı. Arefe günü her çeşmeden zemzem suyu akar denilirdi. Millet kapının önüne taşlardan çatma ocaklar kurar, üstlerinde teştlerle ya da hedik kazanlarıyla su kaynatıp, ilağende çocuklarını çimdirir, kendileri ya da yetişik gençleri ise helkeyle suyu ılıştırıp, ahırda veya suluhluhda bir seki üzerinde çimerlerdi. Zemzem suyuna çimme çok önemli bir ritüeldi. Kilinen ya da zamanın modası yeşil sabınnan yağarnını eyice üfeletdirerek, assabını, alatını, dikoltasını, mintanını, goyneğani denişdirir, herkes bayrama hazır olurdu.   

Çocuklar şeker toplarken Apışın Ali’nin, Sütlücuğlün Eysan’ın, Mılla Mısdafagilin ve Kosağlin Tayır’ın itlerden bek korkardı. Sadece çocuklarmı, böyüklerde bayramlaşmaya o itlerden çekinerek giderdi. Zaten Sülüğün Ahmet’in itler barut gibiydi. Bunların itler adama bi ılgasın kimse önünden bi metire bile gaçamazdı. Ihdırdınmı 3-4 dene cenevarı birden boğar, daşdan, diynekten bile yılmazdı. 

Sülükgil, Paşaağel, Torbağal ve Çanahcığil bek it boğuşdururdu. Onların itlerini heç bi it buğamazdı. Zağar olsun Longur olsun herhangi bi yadırgı it onların gapının önünden geçse, zenciri gırıp o iti yıhardı. Gerçi bayram günlerinde milletin çoluğnu çocuğnu gapmasın, malını davarını dalamasın diyi kendir iplerinen eyice bağlarlardı.

Fakıbâlinin bağı, bosdanı, atı, iti, eşşağ, danası, düvesi bile farklıydı. Meselan Kürt Adozel’in bi eşşağ vardı at gibiydi. Adozel Kâa milletin gözü değer diye çoğu zaman eşşağni dışarı bile çıkartmazdı. O eşşek bi anırdınnıydı koyü zingirdedir, yanındaki yakınındaki tüm adamları apırcın eder goğdelerini siniledirdi. Mübarek anırırken hani o ara Es’lerdeki hıçkırıkları var ya, hah o esler aynı gağnı gıcılaması gibiydi. Hele birde keyfi yerindeyken anırırsın, o efsane sesinin gürlüğü tâa Gavurgalı’dan, Sorgun’dan, Çalatlı’dan duyulur ve gıyaben adı-ünü bilinirdi. Hanımı Hava bibi “Babanın bekiiiiii, Cehennemin dibiiii, ne anırıyon, geberesice, gönüne gaynar gatıran dolasıca. One nevar donuz şikirsiz kafir“ diyi ha bire azarlardı.

Allığlın Eysan’ın, Kelakif’in, Kel İsmayil’in, Veliğlın ve Golağasının eşşeklerde ondan geri kalmazdı. Hele Misakalin Haydar’ın eşşek anırmıya bi başlasın isdersen burnuna 60-70 dene diynek döşe gine susduramazdın. Hıçkıra hıçkıra anırır, yavaşlar, yavaşlar gür bir şekilde tekrar sesini yükselterek bi daha anırırdı. Eğer o eşşek kapalı bir yerde ya da ahırın içindeyken anırırsa meydanı goyuna, guzuya, mala, davara dar eder, guzuları, bızağları cin pıtırah edip çılgına çevirirdi. Öyle bi ses, öyle bi desibel ki gemi gornalarını aratmazdı. Haydar Emmiden onlarca kez zopa yemesine rağmen anırması heç bitmezdi.  

Deli Memilinin eşşeklere gelince. Hani İngiltere Kraliyet Sarayının törenlerinde kullanılan gamıyon büyüklüğündeki Gadana Atları var ya, hah işte o atlar Deli Memilinin eşşeklerin yanına dursa sıpa gibi kalırdı. Yav onun eşşeklerin heybeti, azameti öyle bi ürkünçtü ki, onun geçtiği yollarda herkes apırcın olur, hızla gırana çekilir yol açarlardı ki bizi depeliyecek diye. Zaten at niyetine onları arabıya goşar, işini gücünü eşşek arabasıyla yapardı. Anırırken araba tir tir titirerdi. Yozgat mıntıkasında onun eşşeklerin namını bilmeyen, sesini duyupta bu Memilinin eşşekler diye tanımayan yoktu.

Gel gelelim Balahların Ahmet’in, Çanahcının Ömer’in ve Çap Aliğlin gağnılara. Onların gağnılarının gıcılaması siren sesi gibiydi. Helede mazısına Zabınnasına doldurduğu soba kurumu, acıyağ, gatıran, yoğurdun suyu ve vitayağ sürdünnüydü o gıcılama sesine E-23’den geçenler bile heyikler galırdı.

Mıntıkanın hepsine onların gağnılarının gıcılama sesi hakim olurdu. Çevre köyler siren sesini andıran bu yanık ve kesintisiz gıcılama sesini duyunca Balahların, Çanahcığlin ve Çap Aliğlin gağnılardan biridir derlerdi. Onların oküzleride bek yiğit olurdu. Mübareklerin çektiği sapı, yükü  şimdinin moturları, makineleri, gamıyonları bile çekemezdi. 

Torbağlin, Abdırrahmanın Guleser’in, Mısdahakâalin Naci’nin, Şıh Osman’ın, Çap Aliğlin Saim’in, Kedi Mevlüdün, Yörük Haydar’ın, Tay Kemal’ın, Barıdın Osman’ın ve Macarlar’ın at arabaları şimdinin Mersedesleri ayarındaydı. Düğünlerde düzgünlerde hepside arabalarını goşar, köylere düğüncü götürürlerdi. Ha bire gamçi çalarah öyle bi yarış ederek düğünlere giderlerdi ki, o keyfin, neşenin, heyecan ve adrenalinin tarifi yok. Barıdın Osman at arabasını her seferinde mahasladırdı. Onun arabanın marhaları, oku, atının terbiyeleri ve şafah aynaları ayarsız olduğundanmı niyeyse her yarışta onun araba yedi sekiz kere mahaslardı.  

Paşağlin camızlarınan Çap Hüsnü’nün camızlar bi guleşmiye dursun zabaha gadar birbirini kaharlardı. Horantalarının ahlı çıhardıki birbirinin garınlarını deşecek, harman hasat ortada galacah diyi. Kimse onları aralamıya bile cesaret edemezdi.

Yemyeşil coğrafyasının her tarafı envayitür çiçeklerle süslüydü. Sınır diplerindeki fığlar, kangallar, yemlik, madımak, tekercin, kuşkuş, kuzu kulağı, koyun mengili kızılca vs. gibi nimetleri koparıp yerken şükretmemek elde değildi. Ekin tarlalarına kutsal yer muamelesi gösterilirken, Çanahçılığin Ceddik, Dırıh Alinin Halis, Yumah, Eşginin Ali ve Deli Memili’nin ekin bekçilikleri döneminde bırakın milletin tarlasına geçi, davar, mal-melalın girmesini, garga bile gonamazdı.

Fakıbâlinin coğrafyasında fazla bir engebe olmadığından at arabaları, kağnıları, salları, çetenleri, çatgıları çok daha geniş dizayn edilir, azametli gözükürdü. Babayiğit öküzleri, azman camızları ve gösterişli atları vardı. Eşşeklerinin çoğu Gırbız (Kıbrıs) cinsiydi. O kağnıların, salların, çetenlerin yükü ise apartuman boyuna yakındı. Bizim köyün eşşekleri 10 çiniklik seklemi götürüken gıçları çötel çötel eder, Fakıbâli’nin eşşeklerine 15 çiniklik seklem atılır bide üstüne binilirdi. Ih demezdi mübarekler. Gağnılarının gıcırtısı tâa Sorgun’dan duyulurdu. Çap Aliğlin Saimgilin, Emici Bacıglin, Torbağlin, Goca Memmedgilin Mistehakaalin Naci’nin, Aliırızanın, Çanahcıların ve Çapaliğlin Yusuf’un Camızlarının ünleri Yozgatı bile aşdıydı. Mulluşun Ahmet’in oküzler dızt dızzt öten o BMC gamıyonlarından daha güçlüydü. Dağ gibi yığınları, dönüm dönüm zôoları, depe gibi sapları, makine gadar kütükleri saman yüküymüş gibi zorlanmadan çeker, Fergison moturdan daha şahbaz çifte gidellerdi. Kağnısına sapı öyle bi yüklerdiki anadut yetişmezdi. Onun kağnının gıcılaması Çamlık’tan, Divanlı’dan, Erkekli’den bile duyulurmuş.

Mılla Mısdafaağlin, Sütlücuğülün, Paşağlin Çavuşun ve Sülükgilin’de çoh muazzam davarları vardı. Onlar mallarına bek iyi bahar, yemini, suyunu bol verirlerdi. Davarlarının guyruğu dağermen daşı gibi olur, geçileri hotladınnı depene çıhardı. İnağ, danası, düvesi, tohlusu, şişâa, guzusu, bızağsı bek tavlı, canlı, semiz ve pırıl pırıl olurdu. Bölge tüccarları tarafından en çok rağbeti onların hayvanlar görürdü.

Atguden’in ve Misteakâalin Çavuş’un İngiliz Kraliyet Sarayındaki atlara benzer atları ve çok görkemli ve gösterişli birde atarabası vardı. Tekerlerinin şinay çemberi köy sokaklarında şıngırdarken aynı Viyana Flarmoni Orkestrasının çaldığı bir senfoniyi ya da bir operadan yükselen melodileri andırırdı.

Naci Çavuş ise becerikli elleriyle arabasını çok konforlu dizayn eder, en iyi çeteni o kurar, en geniş Salı o çatardı. On dönümlük bir tarlanın sapını bir sala, samanınıda bir çetene sığdırırdı desem abartı olmaz.

İstanbul’da faaliyet gösteren Türkiye’nin en güzide işletmelerine sahip ünlü işadamı İsmail Yaşar, Antalya’da faaliyet gösteren ve uluslararası firmaların tercih ettiği moda ve modelleriyle Şanlı Dekorasyon ve Mobilya’nın sahibi Durak Şenol, Ankara’daki fabrika ve  imalathaneleriyle Yusuf ve Salim Gozel kardeşler, kurumların en çok tercih ettiği tasarımlarıyla Sitelerdeki mobilyacı Sedat ve Ömer Sayar kardeşler, Bursa’daki kumaş fabrikaları ve işletmeleriyle İhsan Doğrutekin, yine İstanbul’da kalite ve güvenin adresi olarak gösterilen dürüst işadamlarımızdan Ömer-Önder Kayaalp kardeşler, estetik ürünleriyle Zehra(Zölle) Şenol, Zahireci Alionbaşıgil (Ali Eraslan, farklı sektörlerdeki işletmeleriyle Saffet Coşkun,  Rafet Karaca, Rıza Karaca, Kürşat Karaca ve imalatçı Haydar Alkan gibi cömert gönüllü iş insanları, ülkemiz ekonomisine katkı, milletimize iş, istihdam ve ekmek kapısı açabilmek için onlarca işçi çalıştırıyorlar. İçlerindeki memleket sevdalarıyla bu vatanın yücelmesi, insanının onurlu ve faziletli yaşamaları için ha bire istihdam olanaklarını zorlayarak bir çok haneye ekmek kazandırma niyetinde uğraşıyorlar.

Akademik, bürokratik, hukuk ve birçok alanda sevilen ve tanınan simalarıda var. Dünyaca ünlü Veteriner İhsan Doğrutekin, Çevre Bakanlığı Bakan Yardımcısı Ahmet Fırat Çelikel, Prof. Dr. Erdoğan Soyaslan, Asaf Karaca, Mustafa Yaşar, Ömer Yaşar, İlber Çağrı Karaca, Abdullah Çiğdem Tekin, Muharrem Kaya, Ali Mavili, Ömer Yurdagül, Eğitim Camiasından Mehmet Yaşar, Ömer Yaşar, Ayse Yasar, Mahmut Mutlusoy, Sibel Mutlusoy, Gülay Karaca, Yusuf Karaca, Rafet Karaca, Nurten Karaca, Salih Sakın, Mevlut Sakın, Zeliha Ergül, Gülhan Ertuğrul, Mevlud Ertugrul, İlbey Çağrı Karaca, Selim Karaca, Fatma Karaca, Emniyet Teşkilatından İsmail Kaya, Volkan Karaca, Ahmet Şanlı, Yusuf Şanlı, Eyüp Şanlı, Mustafa Deniz, Mehmet Deniz, Sedat Ertuğrul ve Mustafa Ertuğrul gibi değerleri idealist yapıları ve elit hizmetleriyle ülke genelinde sevilen değerler.

Güzel insanlar Fakıbeyli denilince bu köyün adını dürüstlüğü, kültürü ve asaletli erdemleriyle en çok yücelten kıymetlerden İhsan Doğrutekin, Bekir Çaylak ve Mesut Doğrutekin’i bir paragrafta anlatmak mümkün değil. Gazeteci Bekir Çaylak, ülkemizde kalemi güçlü, yüreği mert ve temiz, herkese tarafsız ve ilkeli bir yayıncı olarak biliniyor.

Mesut Doğrutekin ise bir çok büyük otel ve işletmelerin genel müdürlüğünü, koordinatörlüğünü ve teknokratlığını yaptı. Onlarca kişiye iş ve istihdam sağladı. Mesut Doğrutekinin başarılı yöneticiliğinin üstünde onun birde sportif başarıları varki tüm Yozgatlıları gururlandıracak cinsten. Bir çok şehrin spor kulüplerinde teknik direktörlük yaptı ve halende TFF’nun saygın teknik adamlarından biri olarak biliniyor. En son Nevşehirspor’un teknik direktörlüğünü yaparken bir maçını izleyip, başarılarıyla gururlanmıştık. 

İhsan Doğrutekin ise branşında dünyaca ünlü bir veteriner hekim. Hayvan hastalıkları, psikolojisi, bakımı ve detay bilgileriyle sadece bizim ülkemizde değil, Avrupa, Amerika ve Asya ülkelerinde bilgisine, donanımına en çok rağbet edilen bir insan zenginliğimiz. Branşındaki yerli yabancı tüm meslektaşlarına ülke ülke gezip eğitim veriyor, hayvanseverler canları gibi baktığı dostlarını güvenerek ona emanet ediyor.   

Türk Halk Müziğinin güzel seslerinden sanatçı Yusuf Gozel’inde Fakıbeyli olduğunu biliyorum. 

            Köyde herkesin ekonomisi mütevazi ama herkesinde dostluğu komşuluğu yürektendi. Şimdide evlerine gelipte izzet-ikram görmeyene rastlanılmaz. Halen köyde tarım ve hayvancılıkla uğraşan Muhtar Yasin Karabulut, Sülükgilin Yalçın, Sülükgilin Kepil, Haceli, Ahmet, Davut Esmer, Mizafer Karaca, Apışın Bekir Şanlı, Durah Yurdagül, Gültekin Yaşar, Seyit Halıcı, Zekeriya Koçer, Gazinin Bekir, Hasan Gozel, Orhan Mavili, Memmed Aslaner, Osman Duran ve İsmayil Duran gibi güzel insanlar, has gönülleriyle bu ikram güzelliklerini sergilemeye devam ediyorlar.

Yıllar önce Avrupa’ya gidip yerleşmelerine rağmen, Fakıbeyli ile bağlarını hiç koparmayan ve acı tatlı her güne iştirak edip, köyüne, köylüsüne yardımlarını esirgemeyen Torbağlın Cafer Esmer, Bozakıgilin Etem Çaylak, Abidinin İsmail Yurdagül, Abidinin Ahide, Çap Havızın Nurgül Yurdagül, Kosaalin Tayırın Zülüha, Gacceliğlin Seyfi, Macarların İdiriz Fakıbeyli’de çok sevilen ve köyleriyle bağlarını koparmadan her toplantı ve etkinliğe katkı sağlayan kıymetler olarak biliniyorlar.  Zaten Fakıbeylililer nereye giderse gitsin oranın en saygın insanları oluyorlar.

Yozgat topraklarının her yerinde Sülükgil, Çanahcılar, Gacceliğil, Çapaliğil, Mılla Mısdafağal,  Balahlar, Barıtlar, Civcikler, Macarlar, Bozahıgil, Torbağal, Mısdafakâal, Taylar, Yörük Haydargil, Gukkuluğil, Koseağal ve Sütlücuğül’ün hanedanlıkları her yerde konuşulur. Yurdagül, Yaşar, Kose, Durah, Karabulut, Esmer, Karaca, Sarı, Doğrutekin, Kaya, Kayaalp, Uluer, Gozel, Sayar, Ertuğrul, Mavili, Sakin, Mutlusoy, Şenol, Hokelekli, Güngör ve Tekgül soyadları bilinir ve her yerde saygıyla hatırlanıp tanınırlar. Çünkü bu köyün insanlarının hepsininde ulaştığı her yere, izlerinin olduğu tüm topraklara mutlaka bir iyiliği ve yardımı olmuştur. 

Yav güzel insanlar, Fakıbâli’lilerde öyle erdemli yardımlaşmalar vardı ki. İhtiyacı olan halini belli etmeyecek kadar gururlu olduğundan, yardım edecek güçteki adamlar ise adamlığın en kralını yaparak, katkısını gizlice, farkettirmeden o fakirin açığını kapatır, kimin kapattığını yardım gören insan bile bilemezdi. Unu, tuzu, bulguru, ekmeği, aşı, sütü, yoğurdu, yakacağı, çayı, şekeri faziletli insanlarca öyle Evliyavari giderilirdiki, bu eşsiz gönül cömertliğine şahit olup hayran kalmamak mümkün değildi.

Hayır işlerinin hepsindede köy büyükleri çok ustaca müdahaleler yapar, karakteri, fiziği, aile yapısı, huy ve uyumu, ehil ve adil insanlar tarafından yakıştırılır, meslek erbabı bir psikoloğun, uzman bir aile terapistinin veya duayen statü belirleycilerin yapamayacağı noksanlıkta, çok kuzursuz yakıştırma ve yönlendirmelerle layık evlilikler tesis ederlerdi.

Düğünler, nişanlar, töreler, adetler, ekonomik ve sosyal eksiklikler varıyet sahiplerince onur kırmadan giderilir, zengininde, fakirinde, düşkününde düğünleri Fakıbeyli’ye yaraşır şekilde olması sağlanırdı. Beraber eylenilir, beraber gülünür ve samimi dualarla, neşeli oyunlarla, yöresel halaylarla, yapılması gerekenler eksiksiz ikramlarla tamamlanır ve herkesin gururu okşanarak bu hayır işleri bitirilirdi. Köy evliliklerinde bu asalet ve himaye flört lafı çıkana kadar geçerliliğini korudu.

Aslında köy evlilikleriyle ilgili şöyle bir yorum yapmak istiyorum. Hiçbir eğitim almamış, töre ve geleneklere bağlı olarak yaşayan Anadolu delikanlıları ile yine eğitim almamış, evden dışarı çıkmamış oldukça içine kapalı köylü kızları baba-anne ve konu komşu referanslarıyla görücü usulüyle evlendirilir, sonra binbir çeşit fukaralık ve zor koşullar altında gurbete yollanırlardı.

            Beraber çalışır, beraber didinirler. Çocuklarını aynı zorluk ve eğitimsizlik içerisinde büyütürler. Her şart dahili altında sadakatlerini yitirmezler ve namusum, onurum diyerek birbirlerine her şartta sıkı sıkıya bağlanırlardı.

            Yaşadığım şehirde bakıyorum belirli bir eğitim almış ama hiç uygulama fırsatı bulamamış ukela dediğimiz tipteki insanlar yapmış oldukları evliliklerini maddi kazanımlar, sosyal statüler ve kazandıkları değişik itibarlar nedeniyle kısa sürede bitiriyor, kadında, erkekde, çocukları da maalisef hepsi çok mağdur durumlara düşüyor. 40 yaşında 50 yaşında bekar veya dul erkekler ve kadınlar aile saadetini tam olarak yaşayamadan hayatlarının son günlerini mağdur ve kimsesiz geçiriyorlar. Artık hepimiz biliyoruzki evlenmeden, dayanaksız bir hayatın güç ve zahmetleri çekilmez boyutlarda oluyor.

Asıl araştırmamız gereken boşanma sayılarının diğerleri yanında devede kulak kaldığı onur ve namus anlayışının ağır bastığı, ev içinde karı-koca şiddetlerine rağmen, totalda erkek egemenliğinde koca bir ömrün geçtiği, ama her olumsuz şarta rağmen bir yastıkta kocanılan,  gelinlikle çıkılıp ancak kefenle dönülebileceği, bu kutsal bağın ancak ve ancak ölümle bitebileceği zihniyetinin hakim olduğu köylü evlilikleri.

Belki diğerleri için çekilmez, uygun olmayan ve asla rağbet etmedikleri bir model ama aile saadetini uzun soluklu yaşamak isteyenlerin mutlaka bu modelde iyileştirilerek önerilecek bir evlilik formülünü düşünmeleri olabilir mi. 

Bundan şu anlaşılıyor ki; Ayrı keselerin tutulduğu, sen erkeksen ben de kadınım diyerek itirazların alevlendiği, töre ve geleneklerin demode görülüp, her işin, her paylaşımın, her varlığın, her özgürlüğün eşit sayıldığı evlilikler zoraki birliktelik değil de ne.. Binlerce lira maaş alanlar, damak tadına göre beslenenler, gezi ve eğlencede sınır bilmeyen insanlar renkli yaşamlarıyla çok imrenilse de neden uzun süreli huzurlu evliliklerler yapamıyor. 

 Diğer yandan her sıkıntıya, her sefalete rağmen, hiçbir maddi varlığı olmadığı halde, hastalıkta, sağlıkta, her imkanlarını seferber ederek helalim dediği kadınının erkeğinin fedakar bir vefa ile bakıcısı olarak nasıl bir yastıkta kocayarak öldüklerini hasarlı gönüllerin tamiri için sosyolojik yönden bir araştırın isterseniz. 

 Şu anlaşılıyor ki, bizler onurlu ve faziletli Türk geleneklerinden uzaklaştıkça aynen günümüz  evliliklerinde olduğu gibi çok sadakatsiz ve sorunlar yumağıyla biten bir çok olaya gebe olacağız. Geleneklerimize sıkı sıkıya bağlanalım ve yinede  muasır medeniyetlerle yarış yapalım. Çünkü dünya coğrafyasında uzun mesafeler, türlü badireler ve sayısız entirikaları yenmiş tecrübeli, adil ve onurlu geçmişe sahip Türk Tarihi, gelenek, görenek ve töre olarak benimsediği her davranışı kesinlikle bir tedbirin, bir tecrübenin ürünüdür. Evlilik dahil her istikrarsızlığın, olumlu olması için geçerli formülümüz kesinlikle törelerimiz olmalıdır.

 Sosyetenin limuzinlerle süslü, açık büfelerle donatılı, aristokrat misafirleriyle şen ve popüler sanatçılarla renklendirilmiş şatafatlı düğünlerine bakılınca bunlar on asır beraber sadakatla yaşayacak sanıyorsun. Bir bakıyorsun ki bir yıl bile dolmadan ayrılık haberleri duyuluyor.

 Oysaki yokluk ve sefalet içerisinde gerçekleştirilen köy düğünlerinde herkes gönülden ve samimice iştirak edip, Allah’a mutlu olmaları içinyürekten dua ettiklerinden, her türlü badirelere rağmen bir ömür beraberce yaşanıyordu. Mütavazi yemeklere gönülden amin deniyor, her düğün sofrası muhabbetle, cömertlikle kurulup, adalet ve eşitlik ilkeleri çerçevesinde ikramlar sunuluyordu.   

Diyorumya bu köyün düğünleri dillere destandı. Fakıbeyli düğünlerini artık anlatalım değilmi. Okuntu dağıtmakla başlayıp, Guva Dıhma’yla biten, çekilen her zahmeti sadakat, şefkat ve aşk olan bu düğün geleneklerinin her aşaması dost-düşman herkese huzur ve neşe olarak yansırdı. Efsanelerin efsanesi Fakıbeyli düğünlerini oğlum Özgün Orhun Çakır’la birlikte bizde araştırdık ve topladığımız bilgileri öğrendiğimiz kadarıyla sizlere aktarmaya çalışacağım.

Araştırmacı-Yazar Rıfat ÇAKIR

Fakıbeyli Belgeseli

1. Bölüm Sonu

Yorumlar (13)
Durak Şenol Antalya 2 ay önce
Fakibeyli köyünü en güzel şiirimsi anlatımıyla ve yozgat şivesiyle tanıtımını yapan gazeteci Rıfat Çakır eline kalemine sağlık tüm emeği geçenlere Songül Yurdagül hanıma teşekkürler.
Mahmut Kemal DERE 2 ay önce
Okudukça okuyası gelen hoş bir yazı bize Türk tarihini ve kültürünü anlatan rıfat çakıra sonsuz teşekkürler
İlhan HÖKELEKLİ 2 ay önce
Köyde eğitimin lokomotifi Ethem hoca vardı.Onun öğretmenlik yaptığı 42 yıl süresince köydeki bütün çocukların okumasını sağlamış yüzlerce Fakıbeyli insanı bürokrasinin ve eğitimin her kademesinde memlekete hizmet etmişlerdir. Yine Nuri Gülay hoca gerek köyümüzde gerek Yozgat merkezde eğitim camiasının en önemli simalarından olmuştur. Fakıbeylide doğup ilkokulu köyünde okuyan daha sonra Yozgat İstiklal lisesinde Öğretmenlik Atatürk Anadolu Lisesinde Müdürlük yapan, Yozgat’a Anadolu öğretmen lisesinin açılmasını sağlayıp işadamı Erdoğan Akdağ’ı ikna ederek 24 derslikli okul yapılmasını sağlayan ve aynı okulda 21 yıl müdürlük yapıp Yozgat’ın ve Türkiye’nin en başarılı okulu haline getiren İlhan HÖKELEKLİ yazılmamıştır.
Kuru Salifin oğlu Hüseyin ibiş 2 ay önce
Gerçekten bayağı emek çekilmiş emeğinize saygı duymamak içten değil sağolun varolun çalışmanızın devamını dilerim bizlerede görev düşerse hazırız
Murat Mutlusoy 2 ay önce
Muhteşem
Mahmut Kemal DERE 2 ay önce
Okudukça okuyası gelen hoş bir yazı bize Türk tarihini ve kültürünü anlatan rıfat çakıra sonsuz teşekkürler
Serap Demirtürk 2 ay önce
Rifat Bey, sizden beklenecek bir çalışmaya imsa atmışsınız. Var olun. Toprağımızın gelenek ve göreneklerini, insanımızı bizim dilimizde ne güzel ifade etmişsiniz. İyi varsın toprağım.
Tahsin Fırat Çelikel 2 ay önce
Rıfat Çınar arkadaşımı içtenlikle tebrik ediyorum. Fakıbali köyündenim. Mükemmel bir araştırma. Diğer makallerinide okuyordum. Sevgilerimle.
Bütün Yorumları Görmek İçin Tıklayın
Namaz Vakti 15 Ocak 2021
İmsak 06:25
Güneş 07:53
Öğle 12:55
İkindi 15:25
Akşam 17:47
Yatsı 19:10
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 17 35
2. Fenerbahçe 17 35
3. Galatasaray 17 33
4. Gaziantep FK 17 31
5. Alanyaspor 18 30
6. Hatayspor 17 28
7. Trabzonspor 17 26
8. Karagümrük 17 24
9. Antalyaspor 18 24
10. Konyaspor 17 22
11. Sivasspor 17 22
12. Başakşehir 17 22
13. Kasımpaşa 17 22
14. Malatyaspor 17 21
15. Rizespor 17 21
16. Göztepe 17 19
17. Gençlerbirliği 17 19
18. Kayserispor 17 16
19. Ankaragücü 17 15
20. Denizlispor 17 14
21. Erzurumspor 18 13
Takımlar O P
1. Giresunspor 17 35
2. İstanbulspor 17 34
3. Samsunspor 17 33
4. Altay 17 32
5. Adana Demirspor 17 31
6. Tuzlaspor 17 30
7. Ankara Keçiörengücü 17 28
8. Altınordu 17 28
9. Bursaspor 17 27
10. Bandırmaspor 17 24
11. Adanaspor 17 21
12. Ümraniye 17 20
13. Boluspor 17 19
14. Menemen Belediyespor 17 16
15. Balıkesirspor 17 16
16. Akhisar Bld.Spor 17 13
17. Ankaraspor 17 9
18. Eskişehirspor 17 3
Takımlar O P
1. M. United 17 36
2. Liverpool 17 33
3. Man City 16 32
4. Leicester City 17 32
5. Everton 17 32
6. Tottenham 17 30
7. Southampton 17 29
8. Aston Villa 15 26
9. Chelsea 17 26
10. West Ham 17 26
11. Arsenal 18 24
12. Leeds United 17 23
13. Crystal Palace 18 23
14. Wolverhampton 18 22
15. Newcastle 17 19
16. Burnley 16 16
17. Brighton 18 14
18. Fulham 16 12
19. West Bromwich 17 8
20. Sheffield United 18 5
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 16 41
2. Real Madrid 18 37
3. Barcelona 18 34
4. Villarreal 18 32
5. Real Sociedad 19 30
6. Sevilla 17 30
7. Granada 18 27
8. Celta de Vigo 18 23
9. Cádiz 18 23
10. Real Betis 18 23
11. Levante 17 21
12. Athletic Bilbao 18 21
13. Getafe 17 20
14. Valencia 18 19
15. Eibar 18 19
16. Deportivo Alaves 18 18
17. Real Valladolid 18 18
18. Elche 16 16
19. Osasuna 18 15
20. Huesca 18 12
Günün Karikatürü Tümü

Gelişmelerden Haberdar Olun

@