10.08.2020, 16:05 1567

Asaletin, Misafirperverliğin Ve Edebiyatın Başkenti Alcı Köyü Kültürü Ve Tarihi

Saygın kültür otoriteleri ve Yozgat kalemşörlerinin “Hitabet, asalet, misafirperverlik, edebiyat ve söz sanatlarının beşiği” dedikleri Alcı, Sorgun ilçemizin 22 km. güneyinde şirin bir köydür. 

Hanedan kapılarında izzet ve ikrama cömert, muhabbetleri ehil ve elit, her mecliste haddini, hududunu, sırasını, süresini bilen, Oğuz töreleriyle süslü Türk asaletini layıkı ve liyakatıyle uygulayan bu faziletli köyde, her biri birbirinden imrenilir bilgelikte kasketli filozoflar, ağzınızı açık bırakacak duayen söz ustaları vardır.

“Baş olanlar öğünmesin

Ne gelirse başa gelir

Diz toprağa dayanır yâ

Baş düşerse taşa gelir”

Diyen didaktik şiirin duayeni Kasım KAZANCIKLIOĞLU, “Allah’a inancın yürektense, Ona ibadet, muhabbet, dua ve özel isteklerin Onunla kendi aranda ve bizim görmediğimiz bir yerde olmalı, yoksa bize sadece  samimiyetsizliğini seyrettirir güvenimizi kaybedersin.” Diyen felsefe ustası Gocelinin Hamit;; “Namaz dinin direğiyse, Zekat tam orta direğidir, Zekat inançtaki samiyetin göstergesi, iman ve şahsiyetindeki sadakatin gönlüne yansımasıdır. Zekat vermeyenin imanı ve icraatı kimseye güven vermez” Diyen Çelebi Ehsan;, “İnsana matematiği sadece hesap yapmak için değil, laf konuşurken bile ölçmeyi-tartmayı iyi yapabilsin” diye öğretirler diyen Bünyamin Çakır;, “Bir insanın taşıdığı edep ve saygı aile terbiyesinin itibar olarak topluma yansıyan kısmıdır.” Diyen Guyruğun Şavgı;, “Ağırladığın misafirler, kazandığın gönüller kadar yiğitsin” diyen Kaşifin Hacı; “Köyün onuruda, ayıbıda hepimizindir. Halkın ve Hak’kın gönlünde yer bulabilmek için birbirimizi takip, tenkit, tedbir ve terbiye burdan başlar” Diyen Sarı Zabit gibi erdem sahibi ulemaların hepside bu köylü.

Yazılı, sözlü, görsel, hayali, dini, milli, her konuyu en analitik ve en doğru haliyle tam ve sağlıklı yordayan arif insanlarımızı gördüğünüzde inanın kendinizi bir bilim kurulunun huzurunda sanarsınız.

Ben Demokrasi kelimesini nerde duysam köyüm Alcı aklıma gelir. Tarafı olduğu siyasi kurumu veya ideolojiyi savunurken kavga edenlerin, kan dökenlerin, katliam yapanların, sürekli ağız dalaşı yapan kördöğüşçülerin daha çok olduğu eski günlerde; Alcı Köyünde sağ-sol, muhafazar, ülkücü, devrimci, falancı, filancı vs. her siyasi parti ve görüşlere mensup onlarca sempatizan varken, birtane bile kavga, gürültü, kırıcı tartışma, ateşli propaganda veya dostluğu bozacak bir üslubun yaşandığı  kayıtlarda görünmüyor.

Herkes sempati duyduğu kulvarlarda nezaketli bir dil kullanarak görüşündeki haklılığını beyan ederken, seçim dönemlerinde bile tuttuğu tarafın zıttındaki adaylar köye geldiğinde hepsini saygı ve hürmetle karşılamışlar.

Tabiiki köye gelen siyasetçi, propagandacı, ünlü, ünvanlı ağa-paşa, vekil, bakan her neyise; onları bizim köylüler önce bi dinleyip test ederlermiş. Bir bakıyorlarmış ki bizim köyün en cahili bile gelen zevatlardan çok daha zeki, arif, bilgili, hatip ve aydın; birbirlerine dahada saygıları artıyormuş.

Particiler köyden gidince hemen o partinin köyümüzdeki taraftarına “Yav şu seni ve fikrini Yozgat adına temsil edecek nanelere bi bahele, daha oturmasını, gahmasını, gonuşmasını bile bilemiyo, zikkeyi soküp gelmişler” deyince, o cenahın taraftarı olan köylümüz bile hemen haklı yorumlara onay verip “Ula gurbanınızım vallahi yanılmışım, bunları nası siyasetçi edip milletin içine guvermişler yav” diyerek herkesle birlikte hayal kırıklığında birleşip, devlet adına bu liyakatsızlar için Alcılı endişesi ortak deklare edilirmiş.

Babam bir anısında şöyle anlatıyor. “1970’li yılların sonları veya 80’li yılların başı. Gambır Köprüde Apılı Çavuşun Pilli Iradıyosundan akşam haberlerini dinleyen Sertırızanın Haceli,  Guccük Durah, Aleddinin İsmayil, Gır Bedirhan, Garibin Salif, İdinin Osman, Kel Salim, Mar Bahattin, Gocekânin Hasan, Özdemir, İbişin Memmed, Gara Musdafa, Kose Veyis, Gocelinin Yağap, Topal Alos, Hamit Çavuşun Bahri  vs. gibi arif insanlar o günkü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Josef Waidheim’e basıyorlar küfürü. Waidheim’in ne anası galıyo, ne avradı.. Güçlü aktörlere ve daimi üye olan 5 süper güce karşı direyetli ve adaletli olsa dünyadaki mazlum milletler bu kadar mağdur edilmez diye. Bu kadar isabetli ve doğru yorumu internet çağında günümüzün eğitimli insanları bile yordayamıyor. Üstelik o yıllarda bizim köyde elektrik yok.  

           Yav güzel insanlar, şimdi televizyonlardaki tartışma programlarına bir bakıyorum da; çoğu kanallarda bilgisi-birikimi fos, ünvanı, etiketi liyakatsiz, fikrini, zikrini ifadede güçlük çeken, tarafını belli edebilmek ve o kulvarda yağlandığı otoritelerden bir aferin alabilmek için sürekli karakterini düşürüp ucuza harcayan, omurgasız ve defolu şahsiyetleri görünce diyorum ki, “Yarabbi bizim Alcılılar ne büyük, ne onurlu adamlarmış, fakirinden zenginine, tembelinden hırslısına, çocuğundan, yaşlısına hiçbiride hangi şablonda olursa olsun, hiçbir gücün ve makamın karşısında asla küçülmez, seviyesini, seciyesini, aile asaleti ve Alcılı kimliğini yıpratmadan korur.” Diyorum.

Babam Rıfat ÇAKIR birde şöyle diyor; “Bizim köylülerin her ortamda saygınlığı, olumlu-olumsuz her şartta çok asil bir duruşları vardı. Camide namaz kılınırken bile yüzlerinde bir ciddiyet, dualarında bir omurga, imama veya bir İslam bilgesine yönelttikleri sorularında bir analitik güzergah vardı. Hürafenin H’si bile uğrayamazdı bizim köye. Ticari amaçlı bazı merdiven altı cemaatların şarlatan hoca müsveddelerince Diyanete muhalif gülünç ibadet ritüelleri duyumları alıyoruz ya.. Hani Kur’an ve ayetlerinde yazılmayan hayali bir yaşam modeli yordayarak, sürekli asılsız manevi ödüllerden bahsedip,  insanların tembelliğe, acizliğe sürüklemesine bile aldırış etmeyen çirkin tipli fırsatçılar dolaşıyor ya, işte bu tipler bizim köyün yanına bile yanaşamazdı. Yani bizim köyde cahiliye anlayışlı Ortadoğu toplumlarının sürekli cezalandıran Allah korkusu düşüncesi değilde, Yesevi çizgisindeki bağışlayan, güzel emek ve niyetleri sürekli ödüllendiren, sonsuz merhamet ve nimet sahibi Rahman ve Rahim olan Allah sevgisi hakimdi.” Dedi.

Babamın anlattıklarından en çok etkilenip gururlandığım konu ise, Alcı Köyüne kim gelirse gelsin, fakir, zengin, ağa-azap, sadağcı, vali, cingan, deşirici, asker, paşa, amir, memur, çocuk, büyük her kim olursa olsun, toplumsal statüsüne bakılmadan, insan ayırt etmeden Tanrı Misafiri denilir ve hepsinede mutlaka ama mutlaka sofra kurulurmuş. Köy odalarının hepsinde günlük yatılı misafirler olur, güleryüzün ve ikramın en cömert izzetleriyle ağırlanırmış.

Zaten bizim Alcılılardan en çok duyduğum söz, “Bizim odaya (Köy Odası) yemek sinisi çeke çeke belim gambır, döşşek çeke çeke sırtım yangır oldu” diyorlar. Şu asalete bakarmısınız…

Sorgun’da Salih Paşa Camiinin avlusunda Cuma namazı saatini bekliyordum. 6-7 kişilik yaşlı bir amca gurubu kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Aralarında Sorgun’un efsane Belediye Başkanı Yılmaz KILIÇARSLAN ve saygın edebişyatçılarımızdan Siyami YOZGAT’da vardı. Bir amca konuşuyordu; aynen aktarıyorum; “N’oldu lâ bu millete gurbanınız oluyum, ne hatır galdı, ne hörmet. 11 eşşağnen Şarmatlılı Nuh’un Alcı’daki dağermenine getdik. Dağermen ogün arızalıymış. Aha tamir oldu olacah derken Alcı Köyünde 4 gün bizi odalarda misafir ettiler. Vallahi eşşağmize ayrı hörmet, bize ayrı hörmet ettiler. Etemkânin Salim’in, Korşekirin Bekir’in, Garnapa Lomen’in, Nuretinin Çelebi Ehsan’ın, Kôr Bahrinin, Gamerin Hacahmed’in, Gasim Bey’in, Cırtıl Mısdafa’nın, Komürcü Hacı Bekirin Ali Kânin, Çolatemin İsmayil’in, odaları ağzına gadar misafir kahılıydı. Ekmek, aş, bodu, culuh, süt, yoğurt zibil. Mekanları cennet, yattıhları yerler nur dolsun. Bizi Sülüman Demirel gibi, Kenan Paşa gibi ağarladılar vallahi.” Diyordu.

Yav goğdem gabardı gururdan. Olimpiyat madalyası alsam bu kadar sevinmezdim. Ne asil, ne kral büyüklerimiz, ne görkemli bir Alcı tarihimiz var…

   Eğitimleri, ünvanları ve şahsiyetleriyle Alcı Köyünün adını heryerde yükselten, yücelten güzel insanlarından Şükran, Resul ve Kezban ŞANKAZAN kardeşler, bilgileri, görgüleri ve misafirperverlikleriyle her zaman gönlümde ayrı yeri olan büyüklerimdir. İkamet ettikleri Datça’da konukları oldum. Alcı Köyü özlemiyle eski eşmelerimizi, çeşmelerimizi, pınarlarımızı şöyle anlatıyorlardı.

“Üç Lüle’nin bir suyu vardı, içince tependen tırnağına zindelik hissederdin. Gerçi Nurettinin Pınar, Guccük Durağan Odanın önündeki Çirçir, Hekimin Havanın Evin dibindeki pınar, Sağralinin Eşme, Saidin Eşme, Guvalı Pınar, Acıpınar, Kor Muharemin Eşme, Keklik Pınar, Gumüş Pınar, Gıpılının İngayadaki Pınar, Otluh Gayasının yamaçtaki İpekgilin eşme ve Minenin Pınar gibi kaynaklardan su değil sanki şifa akıyordu. Bu suların hepside zengin minarelli, lezzeti ve aroması efsaneydi” diyorlar.

Tabiiki şimdi bilinçsiz kullanılan zirai ilaçlar, gübreleme teknikleri, bozulan habitat ve yok olan ekosistem, çevreyi, çehreyi tamamen harap etmiş. Bu suların çoğu yine duruyor ama maalisef eski arılığından, duruluğundan ve mineral değerlerinden çok uzaklar.

Tüm Yozgatlılarında bildiği gibi Bozok Platosunun en temiz, en düz ve en verimli arazisi Alcı Köyünündür. Hatta hububat alım ofislerinde kalite kontrol ve fiyat tespit uzmanları Alcı Köyünün mahsülünü görü görmez benzinden tanır ve Gurucuöz, Balıhlı, Guvem, Boruhlu, Killik, Üsüyünkaye Yeri, Guvalı, Dırazyeri, Evçikgaya, Uzungol, Gamber, Bağyolu, Yılanlı, Ariz, Guşhüyüğü, Goç Yolu, Garga Deresi, Çatalçeşme, Damdolduran, Beşpınar, İnandıh, Emirhan Belağ, Müsellim veya Beşpınar’ın ekini, mercimeği, nohutu olduğunu bile bilirlerdi.

Fehmi Cengiz Amcam anlatıyor;. “Herkesin hazın damı vardı. Kağnı çuvalları, ahşap buğday ambarları, kerpiç helgirler ve kuyuluk siloları zahireyle hürüklüydü. Duvar diplerine ters çevrilip kuma yatırılan boy boy çokelik çanakları, külekler dolusu tereyağlar, koca koca yoğurt derileri, tavana tefekleriyle asılı üzümler, soğanlar, mısırlar, kırmızılar, biberler, buğday ceçlerine komülü armutlar, elmalar, bostanlar, koşmalara sokulu köküyle kurutulan şemşamerler, aklına ne gelirse hepsi doğal, hepsi bol ve hepsi cömertçe paylaşılan herkesin bir bereket damı vardı bizim köyde. Fakirindede, zenginindede.. Bir insanın fakir veya zengin olduğu sadece sofrasının açıklığı, elinin cömertliği ile ölçülürdü. Yani zenginliğin tanımı tarifi sadece gönül zenginliğiydi.” Diyor.  

 Öğrendiğime göre yaz kış bizim köy hep “Sadağcı” dolu olurmuş. Köylülerimizin eli çok açık olduğundcan en cömert sadakalar bizim köyde dağıtılırmış. Hatta birgün Sadağcılar kendi aralarında kavga ederken Kazim Çavışın Kipri Zabit aralamış. “Ula niye doğşüyonuz köpoğluları, arpanız fazlamı geldi namısızlar” deyince Sadağcının biri, “Yav gurban olduğum bu gavata diyom ki, Alcı ikimize değal, imi dünyanın deşiricisine yeter. Hangı gapıya varsah uruplağyınan yem, zehennerinen aş, sufralarınan ekmek veriyolar. Habelerimiz, çuvallarımız buğdayınan kahılı, her odada hatır-hörmet görüp istirahatımızı yapıyoh, ekmek-aş burda zibil, daha niye birbirimize hırlıyoh, gören ne dir diyom dinlemiyor bu gavat” diyomuş.

Sorgun Postası Gazetesinin sahibi Eğitimci Doğan Özmen Hocam diyorki; “Dışarıdan biri Alcı’ya  geldiğinde bu köyde kimin ağa, kimin azap, kimin muallim, kimin cahil, kimin hacı, kimin hoca olduğunu asla anlayamazdı. Herkes babadan-atadan kalma çağdaş görgü ve bilgileriyle her biri birer akademisyen ağırlığında ve görüntüsündeydiler.” Diyor.

Ömrü hatır-hürmet ve misafir ağırlamakla geçen Kôr Meliha dedikleri Rahmetlik ebem tam bir Osmanlı hanımıdı. Babama, Sevda Halama ve Kubilay Amcama derdi ki; “Gavur sıpaladıhları, nerde olursanız olun öjbelenmeyin, “Ağır oturun, batman götürün” derdi. Ula bu ne kuralsız, ne anlamsız bi laf, şuda lafmı derdim ama sonradan anladım ki, her yerde gösterilmesi gereken saygı, ağır başlılık, tevazu ve karşıslığında kazanılacak ferdi itibarın kalitesini işaret edermiş. Kesinlikle Alcılıların en çok kullanarak uyguladıkları darbımeselde bu olsa gerek.  

Bereket TV’nin programcılarından Bitkibilimci Yudan’lı Hasan ALTIN Hoca; hanedan yiğitlikleri bugün bile heryerde saygıyla anılan Alcının gönül adamlarının asaletli geçmişi için şöyle diyor; “Alcı Köyüne yolu düşüpte Kaşifin Hacı’nın, Çelebi Ehsan’ın, Sert Irızanın, Uzun Guddusü’nün, Gırefenin Şekir’in, Korşekirin Bekir’in, Aleddinin Bahri’nin, Garnapa Lomen’in, Kôr Apılının, Galemderin, İbişin Memmed’in, Mamalı Nutdu’nun, Delali’nin, Gamerin Hacahmedin, Hosur Sülümanın, Komürcünün Alikâa’nin, Halidin Şıhbekir’in, Kôle İrbaham’ın, Tuna Mahmıdın, Çullu Bekir’in, Garibin İdirizin, Poslu Hekmedin, Gıpılının, Gamalı Mehralının, Gomük Hacelinin, Gımbır Veyisin, Hurşudun Osman’ın, Gıllı Eminin, Çöpcü Seyidin, Üzeerin Gocanın, Goocenin İdirizin, Coni İsmayilin, Huylu İsmayilin, Gara Salifin, Collunun Gobul Abdıllanın, Yılan Bagının, Topal Alosun, Gambır Adozelin, Gırmızı Hayrinin, Kose Veyisin, Gara Tayırın, Mücömerin, Kôr Eyvaz’ın, Tomsunun Gadir’in ve Celalın Hacı’nın ekmeğini yemeyen, çayını içmeyen varmı acaba.” Diyor.

Bırakın çocuklarımızı, araya zamanın girmesiyle adlarını, şanlarını, lakaplarını şimdi bizim bile unuttuğumuz o efsane Alcılılar çevrede nasıl tanınıyor görüyorsunuz.

Sadece köyümüzün değil, ilimizin ilk hanım öğretmenlerinden Şair-Yazar Birsen KOCA KAZANCIKLIOĞLU teyzemin ve ailece çok sevdiğimiz değerli kızları Belgin KOCA AYDEMİR ve Hilal ALIÇ’ın sık sık misafirleri oluruz. Birgün Başkentin saygın kültür otoriteleri Birsen Teyzemin 50’inci sanat yılını kutlamak için bir program düzenlemişlerdi. Tüm çocukları, torunları, seçkin ve saygın davetlileri, kültür ve edebiyat duayenleri hepside Birsen Teyzem ve çocuklarıyla röportaj yaptılar. Konu hep Alcı ve Alcılılardı. O günkü gelen tüm kültür insanlarının Alcı Köyünü ve kalemşörlerini tanıması, hatta eserlerinden ezbere okumaları tarifsiz bir duyguydu.

            Güzel insanlar günümüz şartlarında çoğumuz birbirimizi bile tanımıyoruz ama ülkemiz edebiyatına, kültürüne, sanatına, zanaatına, bürokrasisine, eğitimine, güvenliğine, ticaretine, her kulvarda elit hizmetler üreten, milletimizin duasını alıp gönlüne yerleşen çok saygın Alcılılar var.

En yüksek puana sahip başarılı öğrencilerin girebildiği elit fen liselerinin deha öğrencileri yine bizim köylü. Geleceğin saygın hekimleri, vizyoner profesörleri olacağı kesin gözüyle bakılan ve eğitim camiasının başarılarını hayranlıkla takip ettiği Musa ERDEM’in kızı Nazife ERDEM, Sait ERDEM’in kızı Cennet ERDEM, Osman TOMAK’ın kızı Busenur TOMAK, Murat ERDEM’in oğlu Enes Erdem, Ünsal KANDEMİR’in oğlu Kağan KANDEMİR, Üniversite giriş sınavında ilk yüze giren ve Hukuk Fakültesini tercih eden Aslı ŞANKAZAN BULUT’un kızı Elif Tuğba BULUT, TOOB Üniversitesi Medikal Mühendisliğinin en başarılı öğrencilerinden Ayşegül BULUT, Uzay KOCA ELMAS’ın kızları Av.Melisa ELMAS, Av.Aybüke ELMAS, Hilal KOCA ALIÇ’ın kızı Av. Dilara ALIÇ, Tuncer KOCA’nın kızı Av.Birsen Büşra KOCA, Faruk KOCA’nın kızı Av.Çiğdem Gizem KOCA OKKAOĞLU, Nigar KOCA GÜRTAŞ’ın oğlu Ahmet Alper GÜRTAŞ ve Belgin KOCA AYDEMİR’in kızı Gözde AYDEMİR gibi cevher zekaların hepside Alcılı..

Tıp dünyasının en gözde doktorlarıda bizim köylü. İsabetli tanı ve teşhisleriyle bilim alanındaki yenilikleri sağlıklı yordayıp, cesaretle uygulayan çok başarılı hekimlerimiz var. Dr.Nezaket KOÇAK KADIOĞLU, Dr. Sinem KOCA, Dr. Gülden BOZKURT YAŞAR, Dr.Makbule ÇAKIR, Dr. Hande Esra KOCA ve Dr.Rukiye KAPLAN’da Alcılı.

Başkomser Yahya ŞANKAZAN’ın kızı Av. Muteber ŞANKAZAN, zekası, hitabeti, mesleki bilgisi ve üstün yetenekleriyle İstanbul’daki tüm Hukuk Bürolarının kadrolarına katabilmek için uğraştığı çok başarılı bir avukat.  

Amerikan Eğitim Akademilerince davet edilen ve eğitimine Amerika’da devam eden Belgin KOCA AYDEMİR’in kızı Burcu Gamze AYDEMİR’de Alcılı.

 Sevilen eğitimci, hukukçu ve bürokratlarımız arasında Hamza UÇAR, Oğuz DUYGU, Fehmi CENGİZ, Ömer TEKİN, İstanbul Yaşar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Çağrı BULUT, Rukiye AKÇAM BOZKURT, Emrah ÖZER, Nevzat ÖZER, Mürsel BAŞOL, Ayşe Akçam YILDIRIM, Bünyamin BAŞOL, Yahya ŞANKAZAN, Buket AKÇAM, Hafız Rıdvan DUYGU, Osman DUYGU, Tuncer KOCA, Sıtkı KAZANCIK, Tahir KAZANCIK, Alaaddin AKÇAM, İbrahim KAZANCIK, İlkay KAZANCIK YILMAZ, Mehmet Asım KAZANCIK, Av. Pirgayip YAŞAR, Semih KAZANCIK, Kubilay KOÇAK, Batur YAŞAR, Betül YAŞAR, Menderes ÖZER, Muhammed Furkan ÖZER, Mustafa Onur ÖZER, Av.Namık ÖZTÜRK, Rafet BİROL, Hüsne BULUT, Şemşinur ÇAKIR OLCAR, Kasım KAZANCIK, Doğan ÖCALAN, Kamber KAPLAN, Cenap KOÇAK, Volkan BİROL, Halil BİROL, Gönül GÜVEN, Dönenur GÜVEN, Gökhan DUYGU, Halis VARLIK, Satılmış TOYGAR, Yahya KAPLAN, Özcan KOŞAL, Oktay VARLIK, Çağrı AKDEMİR, Fettah TOYGAR, Nizamettin TEKİN, Serhan AKÇAM, Nilgün ÜNKAZAN TANSEL, Bekir Vefa KAZANCIK, Mehmet KOÇAK, Bener AÇIK, Mahmut AVŞAR, Pınar AVŞAR, Hüdaverdi SAYGI, Kubilay ÇAKIR, İhsan Çağrı ÇAKIR,  Alpay DUYGU, Batuhan TOYGAR, Bülent YILMAZ, İl Emniyet Müdürü Hakan BİROL, Şerife VARLIK POLAT, Mesut GÜVEN, Nilgün AKÇAM DOĞAN, Olcay KAZANCIK SİVRİDEMİR, Yalçın ŞAHİN, Hatice ŞAHİN, Dilek AKÇAM AKPUNAR, Belkıs SAYGI DEPELİ, Mecnun SAYGI, Muazzez CENGİZ, Çağatay ÇAKIR ve Çağla ÇAKIR YALÇINDAĞ gibi değerlerimizi biz bile zor tanırken, onların başarılarını tüm şehirler takdirle takip ediyor.  

            Ülke ekonomisine yön veren işadamlarımızdan Hasan YORULMAZ, Aydın KOÇAK, Selamet ŞANKAZAN, Rıza YILMAZ, Gürsel YILMAZ, Habip YILMAZ, Hakan AKÇAM, Şevket ERDEM, Sait ERDEM, Hüseyin GÜVEN, Mustafa GÜVEN, Kayım ÖZTÜRK, Kadir ÜNKAZAN, Ahmet GÖKDEMİR, Özbay ÇAKIR, Selçuk BİROL ve Mesut GÜVEN gibi değerlerimiz bir çok garibe gurebaya iş ve ekmek kapısı oluyorlar.  

            Türkiye’de otomotiv sektörü denilince ŞANKAZAN ailesi bir marka ve güven olarak anılıyor. Mazda-Herter ve Skoda-And Otomotivin Sahibi Devlet ŞANKAZAN, Yasin ŞANKAZAN, Asalet ŞANKAZAN, İstanbul Evren Sanayi Sitesindeki Anıl Otomotivin sahipleri Zabit ŞANKAZAN’ın çocukları Anıl ŞANKAZAN ve Mustafa ŞANKAZAN, Can Otomotivin Sahibi Mulla Hüseyin ŞANKAZAN’ın oğlu Can ŞANKAZAN’da Alcılı. 

            Kütahya’da faaliyet gösteren Devlet ŞANKAZAN ve Kadir ÜNKAZAN’a ait ülkemizin en önemli madencilik işletmelerinden biri olan çok uluslu bir şirketin iki yöneticisi Salih Mert ÜNKAZAN ve Kağan ÜNKAZAN’da Alcılı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlarının Basın Müşaviri ve Cumhurbaşkanlığının davetli protokolünde yer alan Baş Uzman Mustafa ŞANKAZAN’da Alcılı.

            Köyüne, köylüsüne saygı, sevgi, vefa ve sadakatle bağlı, her biri birbirinden kıymetli insanlarımızdan Orhan KOÇAK, İstemil YAŞAR, Musa ERDEM, Kadir YILMAZ, Bünyamin SAYGI, Tayfun SAYGI, Turgay YILMAZ, Muammer AÇIK, Sait KAPLAN, Ünsal KILIÇ, Sadettin KIYAK, Muammer YAŞAR, Uğur DOĞAN, Yetiş DOĞAN, Tuncer KOŞAL, Ömer YAPAR, Hayati YILDIRIM, Doğan YILDIRIM, Rızvan USLU, Seyit GÜVEN, Fevzi AÇIK, Kadir GÜVEN, Mustafa AKÇAM, Alay ATEŞ, Ragıp GÜVEN, Beyazıt AKÇAM, Mirza SAYGI, Cengiz KESKİN, Hayrettin AKÇAM, İsmail ATMACA, Sabri GÜVEN, Volkan BAŞOL, Şehzade GÖK, Adıgüzel AKÇAM, Muttalip ESENGİN, Ergün AÇIK, Ömer YAPAR, Oktay VARLIK, Ümit ESENGİN, İdris CANPOLAT, Fatih ÇAKIR, İbrahim ATEŞ, Memduh GÖK, Ramazan GÖK, Deniz TEKİN, Tolga TEKİN, Serkan GÖK, Hakan BİROK, Ali BİROK, Kürşat BİROK, Ergün AKÇAM, Demet ÇAKIR ALSAÇ, Turgut YILDIRIM, Mustafa GÖK, Fazıl KOÇAK, Emre YILDIRIM, Eren YILDIRIM, Furkan DUYGU, Nurettin YILMAZ, İsmail ATMACA, Fevzi AÇIK, Mutlu ESENGİN, Kadir TEKİN, Esma AKÇAM ÖZBEK, Sait KAPLAN, Şeref YILMAZ, Sancar KOÇAK ve Ümit AKÇAM gibi değerlerimiz herkes tarafından seviliyor, onların güzel yürekleri her yerde takdir ve hürmet görüyor.

            Güzel insanlar helede Avininin Bünyami SAYGI ve Alosun Ahmet GÖKDEMİR gibi   tüm köylülerinin kötü günlerine ilk yetişen ve cömert gönülleriyle destek olan yiğit yürekli insanları hepinizin tanımasını isterim.

            Alcı köyünde ortalama her dört kişiden birisi kesinlikle şair ve yazardır. Uyduruk bir şiir, uyduruk bir yazı, niteliksiz bir kalem yada donanımsız bir edebiyatçı bırakın Alcı’ya gelmeyi yanından bile geçemezdi.  

Ne ötersin gecelerde

Yuvan mı yok Dirlik Kuşu

Çıkıp uçsan yücelerde

Divan mı yok dirlik kuşu

Sevdanmı var garip başta

Nasıl düştün sen bu aşka

O’nu birtek senden başka

Bilenmi yok Dirlik Kuşu

Diye devam eden güzel dizelerin sahibi Veli VARLIK,

Olunca Halık’tan ihsan

Gönül hiç şüphesiz inan

Hattadın aldığı ilham

Aç sureyi Taha’dan sor

Elif, Lam-Mim Yasin’e

Halk eder türlü efsane

Çekilen Kab’u Kafseyne

Rasul’u Müşteba’dan sor

Gul inni Rabbul Âlâ’yı

Gör ne etti Kerbelâ’yı

Mücrümü Kul Abdulla’yı

Bu dünyada cefadan sor.

Gibi efsane tasavvuf şiirinin sahibi Papışlı Abdullah ERKOÇ ve herbiri birbirinden zengin söz sanatlarıyla dolu, anlam bütünlüğü yüksek eserlerin sahibi Kasım KAZANCIKLIOĞLU, Rıfat ÇAKIR, Dindari, Birsen KOCA, Emrah CENGİZ, Oğuz DUYGU, Nevzat ÖZER, Dipici Memmed Yaşar, Haceli DUYGU, Hilal ALIÇ, Bünyamin ÇAKIR, Feriz ÇAKIR, Ziya HIZIROĞLU, Ömer Faruk KOCA, Erdal KAZANCIKLIOĞLU, Gırefenin Şekir (Şakir AKÇAM), Avni SAYGI, Aydın KOÇAK, İstemin YAŞAR, İsmet SAYGI, Habip YILMAZ, Satılmış TOYGAR, Necdet YILDIRIM, Halis VARLIK vs. gibi her biri birbirinden kültürlü Alcılı şairlerinde adları ve eserleri basında sık sık yer alırsa inanın kadim Yozgat kültüründeki kalite çok daha belirginleşecek ve zenginleşecektir.

Abbas SAYAR’ın “Bu nasıl bir köy Yarabbi, Alcı’nın ekmeğini yiyen, suyunu içen efsuna, gizeme bürünüyor, Mevlana’dan bile daha felsefi sözler üretiyorlar” dediği Alcı Köyü’nün hepside Gambır Koprü Enstitüsü ve Setenin Dibi Edebi İlimler Fakültesi mezunudur. Hepside gerçek şair, gerçek yazar, gerçek  tarihçi ve edebiyatçıdır.

Şimdi bakıyorsunuz koca koca akademik veya bürokratik ünvanları olan kalemi zayıf, hitabeti etkisiz, bilgisi fos, görgüsü sanal, duygusu samimiyetsiz garsamba kalemkörler, sanatsal estetikten yoksun olmalarına rağmen beyin kirleten pasaklı kalemleriyle bir el arabası dolusu abuk-sabuk kitaplar yazmışlar. Bilgiden, söz sanatlarından ve edebi akıcılıktan yoksun hantal yazıları ve şiirlerinde aklına gelen herşeyi ölçüp-tartmadan, işkembeden atıp sallıyorlar. Birde liyakatsız ünvanlarının verdiği cahil cesaretiyle herşeyi biliyorlarmış gibi heryerde edebiyattan, sanattan, tarihten bahsediyorlar ya; işte bu  balon beyinli, ölçmeyi tartmayı bilmeyen çer çöplerin hiç biri bizim köyün en cahil, en kötü ve en güdük kalemine sahip yazarının, tarihçisinin, şairinin, edibinin bile yanından, yakınından, ufuk çizgisinin, yazım bilgisinin, edebi sanatının gölgesinde dahi eğleşemezdi.

Yav buna rağmen bizim köyde ben yazarım, ben şairim, ben tarihçiyim, edebiyatçıyım diyen kimse olmazdı. Şimdi ortalıkta bilmem nerenin efendisi, nerenin akademisyeni, nerenin kadimi, nerenin köklü ailesi, nerenin ağası-paşası, profesörü, doçenti diye dolaşan ite kişkilenecek o kadar garsamba herif varki…  İşte bu çenebazların kimi diyor ben tarihçiyim, kimi diyo ben siyasetçiyim, kimi diyor ben bürokratım, kimisi ben din adamıyım, ben işadamıyım, kültür adamıyım, bilim adamıyım, filim adamıyım, şu adamıyım, bu adamıyım…. Hemi heç bişey bilmiyor, hemide hitabetten yoksun mızmız dilleriyle herşeyden anlıyormuş gibi bom boş konuşuyorlar. Birde çaplarına bakmadan kaliteli yazarları-çizerleri, iş yapanları eleştirmeye kalkışıyorlar. Hadi norürsen gör. Ellaham bu gıçıgırıhlar Gambır Köprü Enstitüsü ve Setenin Dibi Edebi İlimler Fakültesi mezunlarıynan heç garşılaşmamışlar zahar ki… Bi garşılaşsalarda Guccük Durağan dediği gibi guyruhlarına gazzağ tenekesini bağlayıp, guzuluhlarını bi atdırsah.  

Anam gurbanın oluyum ne adamlar varmış yav bizim köyde… Yav şu didaktik şiire bakarmısınız…

Bu dünyanın bir hali alimi cahil yapar

Kaydırır yalçın dağı su basar sahil yapar

Tilkiye fırsat verir aslanı gafil yapar

Kazma kazmak içindir bazende taşa gelir

Takdiri İlahinin yazısı başa gelir

Diyor ve aynı zenginlikte devam ediyor Erdal KAZANCIKLIOĞLU’nun bu şiiri…

Köylülerimizin Papışlı ya da Lapcınnı diye bildiği Şair Abdullah ERKOÇ amcayı ben çok severdim. Rahmetli düşünsel içeriği yüksek felsefi sözleriyle tam bir filozoftu. Onun sohbeti, esprileri, sanatı ve eserleri bambaşkaydı. Babamın ne zaman ağır misafirleri gelse, ilk işi köyümüzün en bilge değerlerinden dediği Abdullah ERKOÇ amcayı davet etmekti.  

Abdullah Amca birgün, bilgisiz, vasıfsız, kopyacı ve fos birikime sahip olmalarına rağmen  kültürde, edebiyatta, tarihte üstün görünme çabası ve amacında olanların açtığı çocuksu soru ve temelsiz bilgilerle dolu ayrıştıran, guruplaştıran bazı sosyal paylaşım siteleri için şöyle diyordu; (Aynen aktarıyorum); 

“Ben acikte yapım gereği gendini üven adamın samimiyetini, doğru söyleyip söylemediğini, memleket aşkındaki sadakatini, hemşehri sevdasındaki dürüstlüğünü beden dilinden, yüz ifadesinden, kaleminden, kelamından, özünden, sözünden annarım. Hemide bek annarım.

 Şindi diyeceğam o ki, ula gapısında bırahın el gadar ekmağ-aşı, bi gade çay, bi tas  çalhama, bi bardah duru suyu bile ikram edememiş adamlar, zenginik, ağayıh, paşayıh, boynumuz çoh galın diyi kadimlikten, köklülükten, efendilikten, eşraflıhdan bahsedip-bahsetdiiyolar. Valisinden çobanına, sadağcısından bürokratına, deşiricisinden hocasına, bohçacısı-cinganından hacısına, ermişine, gelenine, geçenine adam ayırt etmeden hanesini açan, sufrasını seren, allı-gullü döşşeklerde yatıran, odalarında ağırlıyan, eşşağne ayrı, atına ayrı hızmat eden gerçek asalet saabı köklü kadim biz köylüleri esgeçmiye uğraşıyolar. Hatta bide şeherli sandıhları ötağ boynu galın heriflere, aslı köylü olan bazı oşuhcu adamları bulup dazgirlik, hotacılıh etdiriyolar. Şöyle eşraf, böyle esnaf, şöyle zade, böyle hoca, şöyle ermiş, böyle derviş dediriyolar. Hepimizinde bir işimiz gereği gittiğimizde kimsesiz, saabsız, aç-susuz galdığımız şeher sohahlarını, daşını, duvarını, camisini, gonağnı, hanını, ambarını, gımbır heriflerini oğdürüyolar. 

Yav sen köylü değalmisin. Noreceğan kazanın vilayetin esnafını, eşrafını, zadesini… Bi kere “Zade” diyi gapısında ekmağ yinir, aşı yinir, hatırı, hörmeti gorülür, geleni-gideni heç asik olmıyan izzet ikram sâabı has gonüllü adamlara dinir. Gerçek Hoca, Hacı diyide islamı ve değerlerini gönülden sevip, yürağyinen yaşıyanlara dinir. Eşraf, esnaf lafına gelinci; bunnarda Fütüvvet ilminden esinlenip, Ahi Kültüründen beslenen, fahırı fıhareyi gollıyan, yetimi osüzü ganedinin altına alan, halden annıyan, gonül ehli, Ahi çizgisi ve insan sevgisi daşıyan erdemli hanedanlara denir. Yani köylerdeki oda, oba saablarına, gapısı, sufrası açıh hanzadelere Zade, Kadim, Köklü, Efendi, Ağa, Kâa diyi asıl onlara dinir.

Atına, eşşağne bile ayrı hörmet, sâabına ayrı bi tevazu, güleryüz, izzet, ikram, iaşe, ibade sağlıyan, adam ayırt etmeden her statüdeki her hiyerarşideki misafirin bereket olduğuna inanarah gapısını açan o köy adamlarına böyük adam dinir. Yohsa tukenine vardığında nası ossa bu cahil koylü diyi seni gazıhlıyan, çocuğunun duğünü için zar-zor borç harç bularak, alacağı altını-inciyi iki gatına gazıhlıyan, çöpe atılması gereken kohmuş öteberileri şifiyerek peşin-veresiye bahalı bahalı kitliyen, işi bitincide nası ossa gotü-dizi yamalıhlı, goyneağ-mintanı kirli, eli-yüzü kermeli, sırtı-sahosu bozarmış, bişey bilmez-annamaz köylü deyip seni küçümsiyen ilin ilçenin esnaflarına adamlarına Zade-Mübarek Efendi-Zat-Bey-Paşa denirmi heç. Evinde-odanda yağlı-yüzlü, örtülü-döşşekli ağırladığın halde, evine odasına bile varamadığın, yüz bulamadığın, buyur almadığın adamlara bu ünvanlar bek böyük gelmezmi. Tabiiki alayıcığna da dimiyom amma bu zihniyet şeher kültüründe hakimdi. Yani o saf, arı-duru, pak yürekli, hanesi-sufrası açıh, alicenap, elicömert, asilzade köylüler duruken norecağnizde ekmağ-aşı yinmez, suyu içilmez, gapısına varılmaz adamlara hotacılıh-oşuhculuh ediyonuz.. Le değalmi?… “ demişti..

           

Papışlı Amca yöre şivesinide, İstanbul Türkçesinide çok güzel konuşurdu. Yöre kültürü ve edebiyatı denilince de öyle ezber bilgiler ve bilinen tanımların aksine, bizim töre ve geleneklerimizi liyakatıyla bilerek yaşayan, yaşatan ve şehrimiz adına gönülden koruyarak tanıtan gerçek bir kültür insanıydı.. 

Geçtiğimiz yıl babamın sunacağı bir kültür-sanat programı için Samsun’a giderken, babam tüm arkadaşlarını Yozgat’a ve bizim köye davet etti. Yüksel AKÇAM amcamın evine misafir olduk. Gelenler arasında Birleşmiş Milletler Sosyal Ödüller Şurası adına Rus Kraliyet  Akademisince verilen Aleksandr Sergeyeviç Puşkin Altın Madalyası ve Edebiyatı” ödülü sahibi Prof. Dr. Hayrettin İVGİN, Türk Sanat Müziğinin ünlü güftekarı ve bestekarlarından Vedat FİDANBOY, rütbeli ordu komutanlarından İsmail TUNÇ, Eski Tokat, Mardin vs. gibi illerin Valisi Ayhan NASUHBEYOĞLU, Bakü Devlet Üniversitesi Rektörü Elçin İSKENDERZADE ve Kültür Bakanlığı Koordinatörlerinden Orhan ÇINAR’da vardı.

            Yüksel AKÇAM amcam, Dönüş Yengem, Elif Ablam, Köksal, Şakir ve Yücel Abimin izzeti, ikramı ve cömertlikleri karşısında tüm konuklarımız memnuniyetlerinden inanın kalkmak bile istemediler. Ve o akşam Yozgat Valisi Kemal YURTNAÇ’ın bizlere vereceği akşam yemeğini bir sonraki güne erteleme ricasını kendilerine ilettiler.

            Halk Bilimcide olan Prof. Dr. Hayrettin İVGİN’e Yüksel Amcam bizim köyü şöyle anlatıyordu. Aynen aktarıyorum;

“Sayın Hocam, bu köyde sadece Gırefenin Şekir’in, Nurettinin Ehsan’ın, Sarı Zabidin, Irızaalın, Kaşiflerin, Gocelilerin, Gôomarların, Kazancıklıların, Çamelilerin, Haçatırların, Hosurların, İpekgillerin değal, alayıcığnında gapıları, sufraları açıh, horantaları asilzade ve hanedandır… Alcı Koyünde hangı horantanın gapısına ne zaman, hangı saatte, gaç gişiynen gidersen get, isderseniz bi gağnı adam, bi tabur asgerinen hanesine var, alayıcığnızıda ekmekli-aşlı, çaylı gayfeli, eşgili-çalhamalı, bodulu-şibili-culuhlu ağırlar, uğurlar, guverirler.” Dedi.

            Alcı Köyünü dünyaya tanıtan emektarlardan Kerem ŞANKAZAN, Devlet ŞANKAZAN ve babam Rıfat ÇAKIR’la birlikte birçok etkinlik ve programlara katıldık. Ben çocuktum ama Rahmetli Vali-Milletvekili Nurdoğan TOPALOĞLU’nun Çankaya Atakulede organize ettiği oğlunun düğününe gittik. Düğün, adeta bir Bakanlar Kurulu formatındaydı. İşadamı Siyasetçi Devlet ŞANKAZAN ve Yozgatlı Dernekler Federasyonu Başkanı Kerem ŞANKAZAN’ın teşrifine çok sevinen milletvekilimiz, tüm Bakanlar ve misafirlerine dedi ki; “Devlet Şankazan Beyin köyü Yozgatımızın en yiğit ve en arif insanlarının köyü Alcı’dır.. Alcı denilince aklınıza Türkiyenin en has öğretmenleri, şairleri, yazarları, bürokratları, askerleri, polisleri gelsin.” Dedi.

            Yozgatlıların ağırlıklı olduğu o gecede Siyasetçi kimliğiyle Devlet Amcam, Federasyon Başkanı Kimliğiylede Kerem Amcam içinde bol Alcı Köyü geçen birer konuşma yaptılar. Tüm bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar ve akademisyenler elleri şişene kadar onları alkışlamıştı.

Kerem Amca şöyle konuşmuştu; Aynen aktarıyorum; “Sayın Bakanlarım, Sayın misafirler, değerli hemşehrilerim. Ben Oğuz Türklerinin Beydili Aşiretinin en yiğit obası olan Alcı oymağındanım. Alcılılar sadece Bozok Platosuna değil Türkiye’nin her yerine yiğitliği, cömertliği, misafirperverliği ve hanedanlığı aşılamıştır.” Dedi.

Saygın beyefendiliği ve kültürlü kimliğiyle Türk siyaseti ve ticaretine dürüstlüğü, saygıyı ve kaliteyi getiren Başkentin en sevilen işadamı Devlet ŞANKAZAN ise onlarca bakan ve üst düzey bürokratlara yapmış olduğu konuşmasında Alcı Köyü’nü şöyle tanıtmıştı. “Bizim Alcı Köyünde acılar ve sevinçler ortak yaşanır. Birimizin acısı hepimizi kahrederken, diğerimizin sevincine hep beraber ortak oluruz. Alcılı olmak misafirperverlik, cömertlik ve asil ruhlu olmak demektir. Köylülerimizin yüreklerindeki eşsiz vatanseverlik, rakipsiz Yozgat sevdamız ve bayrağımıza olan sonsuz tutkumuz bizlerde ve nesillerimizde asla yıpranmayacak ve asla azalmayacak.” Derken “ Ben Devlet ŞANKAZAN olarak hangi makam ve statüye gelirsem geleyim, Alcılıların mutluluğu ve Yozgatımızın tüm insanlarının sözünün eri, mert ve delikanlı kimlikleriyle tanınmaları için yapamayacağım hiçbir fedakarlık yoktur” Demişti.

Kalemin, kelamın, gönüllerde iz bırakan sözün, sohbetin, dostluk ve muhabbetin beşiği, helede başta şiir olmak üzere tüm söz sanatlarının emsalsiz ustalarıyla dolu Alcı Köyü’nde öyle üzümler, elmalar, cevizler, hıyarlar, bosdan ve kelekler olurdu ki, helede Gôomarlardan Kamilin Gocanın, Çete Memmedin, Gıpılının ve Goğcenin İdirizin İngaya’daki bağlardan Gadın Barnağ, Mis ve Gül üzümleri;, Hurşudun Osmanın havlıdan gafa gibi elmalar, Beşinin Nuhunun, Osahmedin Ihsen’in, Collunun, Gıllı Kerimin, Goca Nurunun Mütdünün, Kel Salimin, Galemderin, İbişin Memmedin, İdinin Nacinin, Kaşifin Hacının Zeynebin, Mücömerin Ağgelinin, Akif Hocanın, Ferizin Elmas ve Fadimenin, Lomenin Atikenin, Gara Salifin Sekinenin garıhlardan hıyar;, Tostul Şekirenin, Beşinin Sultanın, Kel Hasanın Aytenin, Kole İrbahamın Döndü’nün, Hosur Sülümanın Dönüşün, Dağlı Satılmışın Cemayunurun, Çullu Bekirin Esmenin, Tuna Mahmıdın Havanın bahçelerinden gözer gibi şemşamerleri, kelekleri yolabilmek için köyün gençleri hergün ayrı ayrı taktiklerle hırsız grupları oluşturur, sabah, akşam operasyon planları yaparmış.

Çelebi Ehsanın Kor Meliha Balıhlıya bi gaba bosdan, kelek, misir, hıyar, şemşamer ne ekmişde, birgün sulamıya getseki koyün uşağ orayı tüm külhavıç edip, düzlemiş.

Alcı’da fertler arasında herhangi bir küslük, dargınlık veya husumet bile olsa, köydeki tüm acı-tatlı günler muhteşem bir kenetlenmeyle karşılanırmış. Kin ve nefretler anında unutulur, bütün kırgınlıklar rafa kaldırılır, hepsi birden en içten hisleri ve en samimi dualarıyla birlik-beraberlik sarmalında bütünleşerek, imrenilir güzelliklere imza atılırmış. Aynı zamanda büyük-küçük, konu-komşu, akraba-akran hiyerarşisinin en mükemmel uygulandığı köy olma hüviyetlerini herkes gururla taşır, emsalsiz erdemleriyle etrafa örnek olurlarmış. 

 

Bişirdiği yenen, gonuşduğu dinlenilen, ağırbaşlı, vakur, eli uz, çok Osmanlı ve oturaklı avratlar varmış. Bilgisi, becerisi ve ulu sözleriyle tüm genç kızların imrenerek örnek aldığı Kor Meliha, Merro Medine, Mama, Gır Hediye, Tetik Kadiriye, Kor Yusufun Meyrem, Satılmışın Senem, Avinin Şehriye, Tefiğin Nazente, Guddusünün Fatiş, Torbalı Hava, Topal Leyla, Civciv Hamide, Dotdiri Zalha, Ellilik Merziha, Guru Gullü, Çopur Şemşi, İbişin Memmedin Gulbüş, Eyvazın Hariye, Nallının Elif, Bahattinin Ümmusün, Sefettinin Guleser, Sert Irızanın Ürhüç ve Delalinin Anşe gibi çevrenin görgü-görenek sahibi bu hanımlar; kazandıkları saygı ve donanımlarıyla köylerinin adını şimdi bile her yerde yüceltiyorlar. Bunlar, statülerindeki itibar, itaatle dinlenilen yumuşları ve davranış kurallarındaki ehliyetleriyle en iyi iş-aş bilen hatır hörmet saabı Osmanlı hanımlar diye anılır. Yaptıkları çokelik, gaynattıkları hedik ve kestikleri erişteler herkesi imrendirirken, çevre köylerdeki tüm avratlar onlardan iş görmenin inceliklerini bellemiye çalışmış.

Gulbiş Bibi anlatırdı;

Eben Kor Meliha Arabaşının profösörüydü. Sadece Yozgatda değal, Türkiyede onun üstüne arabaşı yapacak birini bulaman,

Kaşifin Hekmedin hanımları Sabire ve Esme zabağnan gahıncı mavi çinko çaydanlıhlarınan bi çay demler, pineden aldığı taze yımırtalarınan ve bahçeden topladığı taptaze fasulyelerle bi gôo pahla gavuddurması yapar, onuda yeni sulanıp düzlenen ekmağnen tumuncuh bi çarpım ekmek yenirdi.

İnneci Durağan Gıymet’de bek işçimandı. Gışın teneke sobanın üsdünde yuha ekmağ gevredir, guvermiş çokeliğnen, çamannan gom gibi bi dürüm alır, yanında çalhamaynan öyle bi yerdi ki, içiniz giderdi.

Sarı Zabidin Şavga gonnenmiş deriden goca bi torba diker, hergün eşgilediği yoğurtları o deriye boşaldır, guze doğru da o yoğurtları deriden çıharır ve yayıh yayardı. O daş gibi olmuş yoğurtdan birazını ayırır, gayfeltiye sahlardı. Sobada gevrettiği ekmağ sarıp çayınan tumdunmuydu vay gurbanım ne olurdu bilirmisiniz.  

Goğcenin İdirizin Gulizarın bişirdiği Bozaş, Gocelinin Bahrinin Cevriyenin bukdüğü Cıbır Mantı, Goocenin Urhuyanın yaptığı Herle, Hatıcın Cennetin yaptığı Haside ve Hakkı Hocanın Nuruyanın bişirdiği Bulamaşı’nın üsdüne güzel yemek yapan Türkiye’de görülmemiştir.

Aleddinin Satılmışın Sxenem ile Gır Hülusünün Şemşi eyi turşu vururdu. İpekgilin Pempe ve İdinin Osmanın Emine öğlen vakdi davar gelince bir koremez yaparlar, çolu-çocuğu doyurur guverirlerdi. Kose Veyisin Kezik zorlu bazlama ederdi. Kel Hasanın Ayten’in yaptığı sini, Gadah Benzadenin Meyrem’in gızartdığı Pahlavu, Yılan Bagının Mahbişin yaptığı Barnah Çörek, Haşimin Celalın Fadimenin Kesme Aşı, Gıdı Bekirin Mahinin çullama, Tilki Durağan Gıymetin  sütlü, Papışlının Fitnetinen Zülüşün un helvası ve Kaşifin Paşanın Hanımın yapdığı eşgiliye doyum olmazdı.

Haa.. unutmadan söyleyim, Gambır Adozelin Muhsuniye zabahları bi Duğürcük Aşı bişirirdi, üstüne guyruh yağı ve suvan yahar, gevremiş ekmek, guvermiş çokelik ve tereyağyınan girişdinmi beş tas Duğürcük çorbasına banamısın demezdiniz.

Sesi, avazı ve kulak yatkınlığıyla Türküleri, diyeşetleri ve yöresel besteleri ustaca yorumlayan değerler vardı. Mesela Gıllı Kerimin Mamire, Kor Yusufun Meyrem, Ellilik Merziha, Çullu Bekirin Esme, Hokümet Dudu, Eyup Çavışın Cennet, Gıpılının Sultan, Kor Muharemin Hekmedin Hacca, Çalıh Sülümanın Gôo Satı, Goyneksiz Hasanın Gımbır Anşe ve Topal Necla’nın söylediği maniler hâlâ milletin ezberindedir.

Aydın KOÇAK Amcam anlatıyor;

“Alcı’da efsane düğünlerimiz olurdu. Yöresel töre ve gelenekler eksiksiz uygulanır, adet ve töreleri bilmeyenlere usül erkan bilenler tarafından kibarca yol gösterilirdi. Halayların en hası bizim köyde çekilirdi. Halay deyince bu köyün kadınları ve erkeklerinin üstüne folklor ustaları görülmemiştir. Kor Yusufun Meyrem, Gocekânın Hasanın Ayten, Nallının Elif, İbişin Memmedin Gulbüş, Kaşifin Hekmedin Sabire, Kor Bahrinin Nezaket, Sarızabidin Şavga, Gazinin Gıyafet, eben Kor Meliha, Beşinin Sultan, Tostul Şekire ve Ellilik Merzıha gibi usta bibilerim, bi düğün olsada, ortaya çıhıp bi Candarma haleyi çekseler, bi Çekirge, Loli oynasalarda görseydin. Burçak Tarlası, Kunduralım, Nalinim, Yozgat Yolu, Ağlılar, Feyli Turnam, Darine ve Oy Madımak haleylerini hepside bek zorlu çekerlerdi.

Erkeklerden de Hidayetin İsmet, Haydarın Gadir, Yağbın Osman, Gasimin Özdemir, Dudunun Mülazım, Hamitçavışın Bahri, İpekgilin Tahsin, Çelebi Ehsan, Gocekânin Hasan, Gır Apış, Kor Bahri, Irızanın Haceli, Kel Salimin Saadet, Kor Eyvaz, Mar Bahattinin Nadir, Sarızabidin Kerem, Gara Zabit, Cırtılın Civan, Hayrinin Coşkun, Pot Yağap, Guduzun Şevketin Çetin, Huylu İsmayilin Savran, Edeciğin Ragıp, Haşimin Salim, Guccüacı, Fırgayıp, Sarı Şukrü, Kofteli Muharem, Delalinin Yusuf ve Çil Osman abilerimin, emmilerimin üstüne Bobbili, Ağarlama, Tekayak, Üçayak haleylerini çekeni tanımam.” Diyor

Ayşe ŞANKAZAN Teyzem anlatıyor;…. “Yav ne becerikli hanımlar vardı. Kaşifin Fadime, Kor Meliha, Cırığın Hasanın Zülüha, Gambır Adozelin Muhsuniye, İdinin Fadime, Cırtılın Cennet, Gır Yılmazın Fermudiye, Guccük Durağan Tetik, Avinin Şehriye, İpekgilin Pempe, Guru Gullü, Mütdünün Emine, Tereyağ, Ellilik, Kose Veyisin Kezik ve Orguflu Saadetin Anşe beş dakgada bi ordu bile gelse anında ekmek-aş hazırlardı. Köyün tüm düğün yemeklerini bunlar yapardı. Mamalı Nuttunun Zümrüdiye, Hidayetin İzetin Sabire, Hidayetin İsmetin Atiye, Gara Musdafanın horanta, Alosun Satı, Durah Çavışın Guddusünün Cennet, Ahmet Duranın Havise, Beşinin Nuhunun Elif gaç yımırtıya gurk yatırırsa yatırsın, heç birini ziyan etmeden cücük çıhattırır, alıcı guşa, kediye, ite gaptırmadan alayıcığnıda ziyansız böyüdürdü. Biberci Gasimin Esmenin gapısının önü tavığnan, cücüğnen, boduynan, şibiynen culuğnan kahılıydı.” Diyor.

Kadir ÜNKAZAN Amcam anlatıyor.. “Ahirete intikal eden hanımların ölüsünü Merro Medine, hekimin hava ve Kose Veyisin Kezik yıkardı. Merro Medine Bibi aynı zamanda sınıhcıydıda. Golu, bacağı gıçı kırılanlar, hotu çıhanlar, eyağsi denişenler, omuzu çıhanlar ona ya da Kel Menduf’a gelirdi. Köyün Ebesi, Bulgurlama ve Karalama mütehassısları ise Hekimin Hava ve Hokümet Dudu’ydu. Kulak-Burun-Boğaz servisinin en uzman asistanıysa Mücömerin Zekiye’ydi. Zekiye bibi sobada ısısttığı bürüğnen yada gızdırdığı bi melefeynen öyle bi buğaz çekerdi ki, iyi etmeden kimseyi guvermezdi. Guluç kahanlar, yağarnına yel girenler yada böğrüne bi baba çökenler Tostul Şekir’iye giderdi. Torbalı Hava’nın tukurüğüde gızıl yurik olanlara bek iyi gelirdi. Halidin Şıhbekirin Veciye elini gaya duzuna batırır, bademcik olanların buğazına barnahlarını kahar ve bağıdırı bağıddırı bademciklerini ezerdi. Alcı köyünde ilk yardım teknikleride ilginçti. Diyelimki biri yüksekçe bir yerden düştü yada gatır depti, goç kahdı, tosun vurdu vs. travma geçirdiler. Bu gibi olaylarda ilk yardım genelde got dutma şeklindeydi. Hemen mağdurun gotünü dutarlar, damağnı galdırıp iki şamar çalarlar, kızgın yağ içirirler, yara yerlerine çapıt yahıp basarlardı.” Diyor.

Necdet YILDIRIM Amcam anlatıyor…..”Köyün inneci ise Tilki Durah, Papışlı ve Gasimin Özdemir’di. Tarihi geçmişmi, geçmemiş mi belirsizdi ama İnneci Durağan bi gağnı Penisilin innesi, bi boduç golonyağsı ve hepsi demirden 4 dene de innesi vardı. İnneyi vurmadan eyi bi gaynadır, mikroplarını gırar ve hartadan inneyi bağıddırarak vururdu.

Arada kavga gürültüde olurdu. Kor Şemşi haksızlığa heç tahammül edemez hemen doğüşürdü. Bağ-bahçe sularken helede Guvalının sularıynan garıh-gatıh sularken sıra beklemiye bek tahammül edemez, hemen suyun geverini gendinden yana çalardı. “Sıra benim” diyene kurağnen goyuncu uzadırdı. Millet, “Aman Şemşi Nene tek sen sulada biz ondan soona sulıyah kolenim.” Deyip gırana çekilirlerdi.” Diyor.

Mürsel BAŞOL ve Bünyamin BAŞOL Amcalarım anlatıyor… “İnce ruhlu, gönlü zengin, şık giyinimli, tevazu dolu üsluplarda çok güzel konuşan insanlarla doluydu Alcı… Hepside edep ve ahlakla süslü kişiliğe, derya bir bilgiye ve Avrupai görgüye sahiptiler. Hepside söz sanatlarında usta, hitabet ehli birer edebiyat alimiydi.

Alcılıların yaşam şartları lehte veya aleyhte bile gelişse, çok zor ekonomik sıkıntılara bile düşseler, hiç kimse asaletli ikramından, misafirperver yapısından asla bir şey kaybetmezdi. Bizim köyde dedikodu ve küçülten laflar kullanılmazdı. Çevre köylerden insanlar bizim köylü arkadaşlarının, sohbetlerine, vefalarına, dostluk ve erdemine adeta tiryakiydiler. Gerçektende bizim köylüler iltifatlarla süslü cümleleri ve kibar üsluplarıyla gönüllere dokunarak konuşurdu. Hepsi birer gönül insanı ve Yozgat Beyefendisiydi. Bu cömert köyün ekmeğini yemeyen, suyunu içmeyen kimse kalmamıştır. Zenginininde, fakirininde sofrası herdaim açık, erdemleri yüce ve yüzleri  güleçti.” Diyorlar.

Solmaz Mevlüde ŞANKAZAN Teyzem anlatıyor……”Gulünün Durağan Şukrüye, Cırtılın Cennet, Gubüşün Saadetin Anşe, Kor Bahrinin Nezaket, Tomsunun Gadirin Gôogız ve Korşekirin Bekirin Hüsne gubaşarah goca goca ilağennerinen hamırları eşgileyip dam boyu ekmek ederlerdi. Onların yaptığı ekmek petek renginde ve bildiğin biyaz kağıt gibi olurdu. Özdemirin Medine bol ravanlı bi pahlavu yapsın Gaziantep tatlılarının yüzüne bile bahmazsınız. Bedirhanın Şevketin Melek’in buktüğü sinilere bi tumsanız parmaklarınızı yerdiniz. Halidin Gazinin Gıyafet yarım saatte 10 bişirim cacıh deşirirdi. Azime Bibide gôo çokeliğnen bi işli etsin yanında çalhamayınan 5 denesini birden yerdiniz. Kor Meliha, Sarızabidin Şavga, Merro Medine ve Hokümet Dudu zaten Master Şef konumundalardı. Her yemeğin en ustası ve uzmanıydılar.” Diyor.  

Güzel insanlar… Sadece Yozgat bölgesinde değil, çevre illerde de adamın kralı diye bilinen Etemkânin Salim, Müzaferin Bekir, Çelebi Ehsan, Gocelinin Yâap, Kel Salim, Mar Bahatdin, Eşşekci Goca, Cırığın Hasan, Pot Yâap, Çolatemin İsmayilin Eci, Durah Çavuşun Guddusü, Osahmedin Ihsen, Gasimin Özdemir, Saniyenin Ihsenin Omuş, Goca Nurunun Selim, Maymun Necip, İdinin Osman, İpekgilin İsmayil, İpekgilin Alamancı İbrahim, Gıdı Bekir, Kisli Salif, Dağlı Satılmış, Cırtıl Mısdafa, Sağrali, Guyruğun Şavgı, Kipri Zabit, Tilki Durah, Kel Menduf, Selimoğlunun Durah, Eyipkâanin Ağca, Gubüşün Sâadet, Edecik, Hacıgulü ve Gır Bedirhan gibi cömertlikleriyle nam yapmış, has gönüllü şahsiyetlerin hepside bu köylü. Köye gelipte bu güzel insanların ekmeğini yemeyen, çayını içmeyen, hanesinde hatırını hörmetini görmeyen kimse yoktur.

Gerçekten de Alcı’da isterseniz paşa, isterseniz ağa olun, isterseniz uluslararası üne sahip bir bilim adamı veya devlet bürokrasisinin yüksek amirlerinden biri olun, hangi yaşta, hangi ünde, hangi toplumsal statüte ve her kim olursanız olun, her zaman büyük küçük anlayışıyla yaş faktörünü hiyerarşi kabul edip, köy büyüklerine sınırsız ve süresizce itaat etmek, tüm büyüklerin emrinde, küçüklerin gönlünde, toplumun içinde ve düşkünün yanında olmak zorundasınız.

Eğer Alcılıysanız dini, milli, ahlaki ve geleneksel duygularınızı en yüksekte tutacak, yüreğinizin en derininde de eşsiz bir vatan, millet, namus, bayrak sevgisi koyacak ve bu kutsal değerler uğruna tereddütsüz ölecek bir yiğit olduğunuzu unutmayacaksınız. 

Bu köyde herkes ama herkes birbirinden hanedan ve çok hürmetli. Hangi aileye, hangi haneye, hangi kapıya giderseniz gidin, konuk kimliğinizle başlarına taç olur, misafirperverliğin, asaletin ve güleryüzün en kusursuzunu görürsünüz. Hepside asil soylu, yiğit, sofrası açık, babacan, cömert ve gönlü yüce değerler.

Yiğitler hep lakaplarıyla anılırmış ya.. Bende bu misafirperver ve sofrası bereketli efsane değerleri lakaplarıyla sizlere sunuyorum ki, kimsenin asaleti ve fazileti toprak bile olsalar asla unutulmasın diye. Cömertlik ve insanlık adına yaşattığınız tüm güzellikler için varolun aziz ve asil soylu Alcılılar….. Hepinizde yaşattığınız tüm güzelliklerle başımızda taç olacak ve her zaman gönünüllerimizde yaşayacaksınız.

Ahirete intikal eden tüm Alcılı geçmişlerimi Cenab-ı Allah rahmeti ve cennetiyle ödüllendirerek sonsuz huzuruna kavuştursun. Hepside ebedi mekanında huzur ve nur içinde uyusunlar. Yaşayan tüm köylülerimede Yüce Allahım sağlık, mutluluk ve başarılarla dolu uzun ve güzel ömürler nasip etsin diyor  ve şanlı Alcı tarihini anlatmaya geçiyorum.

ALCI TARİHİ

Bir çoğu zamanla araplaşan Suriye’deki Türkmen köyleri ve Çukurova’daki boylarımız üzerinden Alcı oymağının izlerini araştırdım. Konuyla ilgili bir çok kaynaklardan akraba kollarımıza ulaştım. Aslında tüm Oğuz Boyları birbiriyle akraba ama göç güzergahlarımız ve iskan merkezlerimiz birbirinden uzak coğrafyalara dağıldığı için sadece kültürel ve geleneksel motiflerimizde çok ufak değişikliklerin ortaya çıktığını anladım.  

 

Zaten Oğuz Boylarıyla ilgili kaynaklarda Oğuz Kağanın 6 oğlu olduğunu, onlarında her birinin 4’er oğlu olduğunu, bunlarında liderliğini yaptığı boyların toplamının 24 olduğunu açıklıyorlar. Bu boylardan biriside bizim mensubu olduğumuz Beğdililer... Zaman içerisinde Beydili ismi Elbeyli-İlbeyli adlarıyla anılmış olsada tek bir boy olduğu ve diğer Türkmen boylarıyla beraber yüzlerce yıl önce Anadolu’ya geldiği biliniyor.  

Beydili boyumuzun konar-göçer olup, hayvancılıkla geçinmesi ve statik yerleşkelerden haz etmemesi nedenlerinden dolayı ağırlıklı yaşamları özgür yaylaklarda eğleşmekle geçmiş, bir ara Osmanlı’nın iskan politikaları kapsamında önce Rakka’ya yerleştirilmiş ama sonradan oraları terkedip yine Anadolu’ya geldikleri görünüyor.

Beydililer yaylak ve kışlak kültürlerinin hareketli yaşamı nedeniyle hemen hemende Anadolu’nun her yerinde yurt tutunmuşlar. Yurt içi, yurt dışı en dağınık coğrafyalarda bile yakın akrabaları olan çok köklü bir boydur.   

Beğdili’ne bağlı Tecirli oymağının bir kolu olan Alcıoğullarıda, başta Beydili oymağı içinde olmak üzere bazı diğer boylarla birlikte Anadolu’nun bir çok bölgesine dağılmış.

Bu konuyla ilgili babam Rıfat ÇAKIR’la birlikte onlarca şehir, yüzlerce kasaba ve köy  gezdim. Tarihe tutkulu, boy ve köklerini merak edip, bizi hanelerinde asaletle ağırlayan akraba ve nesillerimizden onlarca güzel insanların misafiri olduk. Sohbetler ettik, fikirler tartıştık ve kaynaklar paylaştık.

Tabiiki Resmi kaynaklar, kitaplar, raporlar, tamimler ve bir çok arşiv defterleri karıştırdım. Ebul Gazi Bahadır Han’ın Oğuzları anlatan Secere-i Terakime, Prof. Faruk Sumer’in Oğuzlar ve Turkmenler, Ali Rıza Yalman’ın Cenupta Turkmen Oymakları, Prof. Cengiz Orhonlu’nun Osmanlı İmparatorluğunda Asiretlerin İskanı, Prof. Yusuf Halacoğlu makaleleri, Ahmet Refik’in Anadolu Turk Asiretleri kitabı, 1563 tarihli Kahramanmaras Tahrir Defteri, Cevdet Turkay’ın Osmanlı İmparatorluğunda Oymaklar, Asiretler ve Cemaatler kitabı, Kadir Purlu’nun Sivas’ta İlbeyli Turkmenleri, Besim Atalay’ın Maras Tarihi Coğrafyası, Evliya Celebi’nin Seyehatnamesi, Naima Tarihi, Prof. Yusuf Ziya Yorukan’ın Anadoluda Aleviler, Zeynep Gulec’in Dadaloğlu kitabı, Doc Dr Tufan Gunduz’un Oğuzlar kitabı, Prof Mehmet Altay Koymen’in Selcuklu Devri Turk Tarihi kitabı, Turk Tarih Kurumu’nun Osmanlı Tarihi kitabı, İslam Ansiklopedisi, Safevi Devleti’nin Kurulusu ve Gelismesinde Anadolu Turkmenlerinin Rolu, Kaskarlı Mahmut’un Divan-ı Lugatul Turk’u, Resided din K. Rifat’ın Camiut Tevarih’i, Prof Muharrem Ergin’in Selcuklu Tarihi, Ahmet Eyicil’in; 1998. Maras’ta 1855’te Tecirli Asiretinin İsyanı, Tarih Arastırmaları Dergisi, Sayı 30, Ankara, Sozlu kaynaklar ve Serdar Yakar’ın Omer Kaya’nın Kahramanmaras’ta Ceridoğulları, Ukde Yayınlarını okudum araştırdım. Hatta çoğu efsaneleştirilerek anlatılan makaleler, sayamadığım kadar türkü, şiir, destan, anı ve ata hatıratı dinledim.

Ama en kapsamlı, en nitelikli ve en mükemmel araştırma eserini söylemem gerekirse ömrünü Alcılıların köklerini bulmaya adamış Alcı Oymağından akrabamız ve saygın değerimiz Kahramanmaraşlı Sayın Mehmet Adil (Alcıoğlu) isimli büyüğümüz yapmış. Alcı oymağının yerleştiği çok geniş coğrafyaların neredeyse tamamını ekibiyle gezmiş, başta kendi ailesinin beş göbek öncesine inerek bir çok boy akrabamızı neredeyse isim isim tespit etmiş.

Aslında dünyada yaşayan tüm insanlar Ademoğlu olduğundan kökende kardeştir. Bir Türk nezaketiyle hepimiz bu kardeşlik bağına çok samimi bir sadakatle bağlıyız. Tabiiki politik arenada ayrışan, araya giren zaman şartlarının etkisindeki kültürel farklılıklar, değişen diller ve bozulan iletişimler nedeniyle tüm insanlar millet, boy, kabile, oymak, cemaat vs. vs. gibi adlarla çeşit çeşit gruplara ayrılmışlar.

Dünya insanları daha önceleride ayrışmışlardı ama, herşeyi yok eden büyük tufana karşı gemisine alıp kurtardığı ailesi ve diğer canlılarla Nuh Peygamberimiz sayesinde  yaşamın tekrar başladığı, o tufandan kurtulan Nuh A.S.’ın oğullarıyla dünyada yine bir ayrılış güzergahının tekrar doğduğuna inanırız.

            Nuh A.S.’mın oğlu Yafes’in soyundan gelen Türkler, asırlar sonra Teomanın önderliğinde kurdukları ilk Büyük Hun devletinden bu zamana birçok devlet ve imparatorluklar kurdu.

            Elbetteki köklü Türk tarihini en derininden başlayıp hepsinide saymayacağız ama, konumuz olan bizim Alcılıların köklerine Göktürk Devletini kuran Bumin Kağan ve Türk Geleneklerine göre ülkesini doğu-batı diye ikiye ayırıp, batısına görevlendirdiği İstemi Yabgu idaresindeki Oğuz Yabgu Devletinden başlayarak kısa kesitlerle oymağımız olan Alcılıların bugününe kadar geleceğiz.

            Babam Rıfat ÇAKIR din sohbetlerini, tarih sohbetlerini, aslında herşeyi uzun uzun anlatmaktan hiç hoşlanmaz. Hemen  sadete gel diyerek kızar. Bende isterseniz tüm araştırmalarımı en kestirme hallerinden anlatarak bizim Alcılılara ulaşayım.

            Elimde çok daha geniş kaynaklar ve hatıratlar var ama, en çok yararlandığım kaynağa gelince Mehmet ADİL Hocanın eseri ve emeği çok daha açık ve bizle ilgili çok daha kapsamlı olduğundan genel ağırlığım bu kaynakta olacak.

            Biliyorsunuz ki okuma tutkunu bilgi yarışmaları şampiyonu, halen okuyan, gezgin,  tarihçi ve gazeteci Rıfat ÇAKIR’ın oğluyum. Elbetteki bendenizdede okuma, tarih ve gezi hevesi olması doğaldır. Babam bir çok gazete, dergi ve benzeri yayınlarda makaleler yazıyor. Bir çok üniversiteden kalemindeki estetiğe, araştırmalarındaki nicelik ve niteliklere çok övgü alıyor, araştırmacı yazarlığı öğrencilere örnek gösterilip, seminerlere davet ediliyor.

            Bende herkes gibi onun yazdığı köy belgesellerindeki lakapları, mütevazi zenginlikleri, yerel şiveyi, kültürel motifleri ve köy odalarında anlattığı hatıratları çok beğeniyor, ilgiyle dinliyorum.

Birgün babama dedim ki; “Her köyü yazıyorsun, bizim köyü niye yazmıyorsun.” O da bana; “Sen Alcılı değilmisin, onuda senden bekliyorum. Bir sürü yer gezdik, bir sürü yerde Alcı ve Tecirli araştırması, edebiyatı yaptık. Hiçmi etkilenmedin. Her yerde Beydili boyunun en yiğit oymağı Alcılılardır denildiğinde sen hiçmi etkilenmedin.” Dedi. Bende bunu kendime ödev bildim ve çok kapsamlı bir araştırmayla köyüm Alcı’nın tarihini yazmaya karar verdim.  

            Babamla beraber Kuzey Suriye’den başlayıp, Anadol’nun bir çok yerini karış karış gezdik. Kendi köyümün 1970’li yıllarından bu tarafını Devlet ŞANKAZAN, Fehmi CENGİZ, Abdullah ERKOÇ, Kerem ŞANKAZAN, Belgin Koca AYDEMİR, Kezban DAĞKIRAN, Mürsel BAŞOL, Bünyamin BAŞOL, Bekir Vefa KAZANCIK, Gomleksiz Hasan SAYGI, Filiz Çakır ASLANTÜRK, Orhan KOÇAK, Aydın KOÇAK gibi değerlerimizden yararlanarak isimlere, mevkiilere, hatıralara ve geleneksel zenginliklerimize ulaştım.

            Evet güzel insanlar, Çakırlar, Gocekâler, Goceliler, Kazacıklıoğulları, Kaşifler, Gôomarlar, Koseliler, Çameliler, Haçatırlar, İpekgiller vs. gibi bir çok misafirperver sülalenin asaletle süslediği Alcı Köyümüzü anlatmaya isterseniz tâa Semerkant’tan, Buhara’dan, Ürgenç, Merv, Herat, Şiraz, Tebriz, Maragha, İsfahan, Nişabur, Zarani, Halep, Hama, Humus, Şam, Lazkiye, Münbiç, Basra yada daha uzak tâa Ötüken’den başlayıp, Guvalıya, Dırazyerine, Balıhlıya, Üsüyünkâya Yerine, Garga Deresine, Gamber’e ulaşalım ne dersiniz. Çünkü her tarafta asaletli Alcılıların silinmez izleri, unutulmaz gönülleri var.

            Evet Alcılıların ana vatanı Orta Asya’dan başlıyoruz.        

            Orta Asya’da Karahanlılar ve Gaznelerin verdiği huzursuzluk nedeniyle Oğuzlar sürekli yerleşecek huzurlu bir mekan arayışındalardı. Zamanın şartları çokçetin... Savaşmadan, gücünü göstermeden huzuru asla bulamazsın. Oğuzlar’da bunun bilincinde ama maalisef güçleri sınırlı.

Selçuklu hanedanının atası (D. 900 ? - Ö. Cend, 1007 ?). Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey, Aral gölü ile Hazar denizi arasının egemeni olan Oğuz Devleti’nin komutanlarından Dukak Subaşı’nın oğlu olup, Oğuzların Kınık boyu­na mensuptur. Selçuk adı “mücadeleci” anlamındaki “salçuğ” sözcüğünden gelmektedir. Selçuk Beyin babası Dukak, cesareti, kuvveti, ileri görüşlülüğü ve devlet işlerindeki başarılarından dolayı “Temür-Yalığ” (demir yaylı) lakabıyla anılırdı. Oğuz yabgusu (hükümdar), yanında büyüyen Selçuk’u komutanlık vasıflarına sa­hip olduğunu görerek, subaşı olarak atadı. Kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Kıpçakların Oğuzları sıkıştırması, yer darlığı ve otlak yetersizliği nedeniyle; 100 süvari, kalabalık maiye­ti ve çok sayıda hayvan sürüsüyle birlikte 961 yılında Oğuz yab­gusunun kışlık merkezi Yenikent’ten Siri­derya ırmağının aşağı mecrasında bulunan Cend kentine gitti.

Selçuk Bey, gayrimüslim Türk ülkeleriyle İslâm ülkeleri arasındaki sınır bölgesinde yer alan Cend’de birlikte yaşamak zorunda oldukları hal­kın dinini ve âdetlerini benimsemedikleri takdirde sıkışıp kalmış küçük bir topluluk olarak kalacaklarını yanındakilere anlattı ve Müslüman olmaya karar verdiğini söyledi.

Daha sonra Harzem’deki Zendek kentinin ve Buhara’nın yöneticilerine elçi göndererek, kendilerine Kuran’ı ve İslâmiyet’i öğretecek kişiler gönderilme­sini istedi. Onların çeşitli hediyelerle birlikte yolladığı hocalar sayesinde İslâmiyet Selçuk Bey’e bağlı Oğuz­lar arasında hızla yayılmaya başladı. Selçuk Bey Müslüman olduktan sonra Oğuz Yabgu Devleti ve gayrimüslim Türk boylarıyla ilişkisini kesti, onlara karşı sürdürülen cihad harekâtına katıldı. Oğlu Mikail de böyle bir sefer sırasında şehid düştü. Selçuk Bey’e bağlı Oğuzlar bu tarihten itibaren Selâcika, Selcûkıyyân ve Türkmen adlarıyla da anı­lır olmuştur.

Müslüman olduktan sonra itibarı daha da artan Selçuk Bey’in çevresinde kalaba­lık kitleler toplandı. Gayrimüslim Türklere karşı düzenlenen seferler ve Oğuz Yab­gu Devleti’yle yapılan mücadeleler sonucunda Cend, Selçuklular’ın egemenliğine girdi ve Selçuklu Beyliği’nin merkezi oldu. Selçuk Bey bu tarihten itibaren “Gazi Hükümdar” unvanıyla anılmaya başlandı. Belâc ve Beruket kentlerini de ele geçiren Selçuk Bey’in giriştiği cihad harekâtı sayesinde çeşitli ülkelerden çok sa­yıda Türk, Selçuk’a bağlanmak için Cend’e akın etti. Selçuk Bey’in sadece kendine bağlı Oğuz­lar arasında değil, bölgede hüküm süren Samanîler ve Karahanlılar gibi iki büyük devletin gözünde de itibar kazanmıştı.

Yav biz yine uzatmaya başladık. Biraz daha kısa kesitlerden gideyim. Tarihi böyle uzun uzun anlatırsam en az 200 sayfada bizim Alcı’ya ancak geliriz. 

Selçuk Beyin torunu Tuğrul Bey, 1040 yılında Horasan’ı elde ederek ilk Selçuk Devleti’ni kur­du. Büyük Selçuklu İmparatorluğu denilen bu devlet, sonraları farklı kollara ayrılmış ve en sonuncuları olan Anadolu Selçukluları, Osmanlıların tarih sahnesine çıkmasına kadar sürmüştür

            Devletin merkezi Horasan’da, Isfahan’da, Nişabur’da, Rey’de, Hemedan’da, Herat’ta olsa bile Oğuzların gözü Anadolu’daydı. Çünkü burdaki gelişmeler çok daha etkileyiciydi.

    

Hunlardan Gokturklere, Oğuzların ilk bilindikleri yer ve zaman olan Yabgu Devletinden Oğuz Han ve oğullarına, Horasan merkezli Buyuk Selçuklu Devletinden, Anadolu Selçuklu Devletine ve oradan da Osmanlı İmparatorluğuna kadar uzanan güzergahtaki İlbeğli (Beğdili) Türkmen Aşireti içindeki Tecirli-Alcı obası olan ceddimizin güzergahını gezilerimde ve ulaştığım kaynaklarda sürekli araştırdım.

Biliyorsunuz ki, tarihte Türk adıyla kurulan ilk Turk Devleti Bumin Kağan önderliğindeki merkezi Ötüken olan ve 552-630 yılları arası hüküm süren Göktürklerdir. Türk töresi gereğince bu devletin idaresi Doğu-Batı diye iki idari birime ayrıldı. Bumin Kağan doğuda Büyük Kağan olurken, kardesi İstemi Yabgu’da Batı kanadının yönetimine yani Yabguluğa getirildi. Turk devlet anlayısına göre, Batı kesiminde görev yapan Yapgu’lar, Doğuda oturan Buyuk Kağan’a bağlıydılar.

Kökümüz Oğuzlar dokuz koldan oluşan bir toplulukla Batı Göktürkler içindeki On Oklar’a mensup olarak I. Göktürk Devleti kuruluş zamanlarında Yenisey Irmağının batısında yaşıyorlar ve adlarına  “Dokuz Oğuzlar” deniliyordu.

I. Göktürk Devleti, diğer Türkleri ve Dokuz Oğuzları kendi idaresinde toplayarak güçlendi, büyüdü ve hep beraber altın çağlarını yaşadılar. Çin ile yaptıkları savaşlarda hep başarılı oldular. Doğu ve Batı Göktürkler olarak ikiye bölününce ne yazıkki her iki Göktürkler de zamanla Çin idaresinde kaldılar.

            50 sene sonra Türk kahraman Kutluk İlteriş, Çin’e karsı bağımsızlık mücadelesi yapıp mücadeleyi kazandı. 682 yılında yine Ötüken’de II.Göktürk Devleti’ni kurdu. Bu devletin adına Kutluk Devleti de denir.

            Dokuz Oğuzlar yine II.Göktürk idaresinde bağımsızlıkları için 5 defa baskaldırdılarsa da bastırıldılar. Başlarındaki Baz Kağan idaresinde Selenge ırmağı boylarında oturuyorlardı. 745 tarihinde Uygurlarla birleşip onların idaresine girip, II.Göktürk Devletini yıktılar fakat egemen olamadılar. Daha sonra Uygurlar, Kırgızlarla birleşip Oğuzları Moğolistan’tan çıkardı. Oğuzlar da batıya göçüp Ceyhun Nehri, Aral Gölü, Hazar Denizi ve Güney Urallar arasındaki bolgeye yerleşip, batıdaki akrabalarına yani diğer Oğuzlara katıldılar. Oğuzlar burada oldukça kalabalık bir kitle meydana getirdiler ve Karahanlılar’ın idaresine girdiler. Daha sonra baskentleri Sirderya (Seyhun) ırmağının güneyindeki 10. yy.’la kadar kışlak olarak kullandıkları Yenikent olmak uzere bir Yabgu Devleti kurdular.

Oğuzların ilk Yabgu Devletlerinde Boz Ok, Üç Ok diye teşkilatları vardı. Oğuz Yapgu Devleti’nin 10 yy.’ın sonunda yıkılışıyla üç kısma ayrıldılar. Bir kısmı Karadeniz’in kuzeyinden Doğu Avrupa’ya, oradan da Makedonya’ya ve Trakya’ya vardılar. Ancak olumsuz şartlardan dolayı dağıldılar. Bunlardan bazıları paralı asker olarak Bizans ordusu içinde Malazgirt Savaşı’na katıldı, fakat Türk Selçuklu ordusu tarafına geçip Alparslan’ın savaşı kazanmasına yardım ederken bir kısmı da yerlerinde kaldılar. Bugünkü Türkmenistan onların torunlarıdır. Bir kısmı ise yani Selçuklular da Horasan’a yöneldiler.

 

Oğuzlar, 11.nci yy.’dan itibaren 200 yıl boyunca Asya bozkırlarından Orta ve Yakın Doğu’ya akarak, İran’ı, Azerbeycan’ı, Irak’ı, Anadolu ve Suriye’yi almışlar, daha sonra Mısır’ı, Kuzey Afrika’yı, Balkanlar’ı ve Viyana’ya kadar Orta Avrupa’yı yurt tuttular. Sırasıyla Seyhun boylarında Yapgu Devleti’ni, Buyuk Selçuklu Devleti’ni ve Atabeyliklerini, Birinci Türkmen Beyliklerini, Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletlerini, Dulkadirli, Ramazanoğlu ve diğer beyliklerini, Safavi Devleti’ni, Orta ve Batı Anadolu Beyliklerini, Osmanlı Devletini ve Türkiye Cumhuriyetini, hepsini de Oğuzlar kurmuştur.

            Neyse güzel insanlar. Tarih anlat anlat bitmez. Babam Rıfat ÇAKIR, “Din ve tarih kısaca anlatılınca çok güzel oluyor. Yorumu sevgi ve ilgi katarak sen genişleteceksin der.” Biz gelgeleim bizim Alcılıların bağlı olduğu 24 Oğuz boyundan biri olan ve Elbeyli-İlbeyli diyede anılan Beydili Boyuna…

            Yani Beydili Boyumuzla Orta Asya’dan çıkıp, Tunanın Kehten, Beşpınardan inip,  Guccük Durağan Odanın önünden geçip Battalın Kahveye ineceğiz.

            Beydili Boyunun göç güzergahları ve yerleşim merkezleri Kuzey Suriye, yani Halep, Rakka ile Antakya, Maraş, Sivas arasında yoğunlaşıyor.

            Beydililer konar-göçer olmaları nedeniyle bir çok baskı ve dışlamalara maruz kaldılar ama birlik ülküsünden çıkmayıp, gelenksel motiflerindeki Türk nezaketi ve asaletiyle heryerde gönüller kazanarak göç güzergalarında silinmez güzellikte izler bıraktılar. Tabiiki kötülerimizde olmamış değil. Yada bazı kötüler Beydili boyunun adını kullanarak bizlere gıyabi nefretler yöneltmişler. Ama her zaman söylüyorum erdemlerle faziletlerle yüklü eşsiz bir Türk inceliğini bizlerin sayesinde herkes tanımış.

            Ben Özgün Orhun ÇAKIR ve Babam Rıfat ÇAKIR Alcı Köyü ve Alcıların kökeni ile ilgili çok kapsamlı bir araştırma yaptık. Aslında amatörce başladığımız sorgulamalar, seri bir bilgi zinciri ve merak oluşturunca, bizi çok profesyonel bir araştırma güzergahına sürükledi.

            Osmanlı Arşivleri, Türk Tarih Kurumu Kayıtları ve bu konularda araştırma yapan akademisyenlerin yayınları derken, gönlüyle, yüreğiyle, vefalı ve fedakar emekleriyle en kapsamlı araştırmaları yapıp, ömrünü bu yolda harcayan ALCIOĞLU Mehmet ADİL hocanın kitabına ulaşmak ise kökümüz kökenimizin tam bir vesikası niteliğindeydi.

Kaşifin Hacı’dan tutun, Sarı Zabit’e, Nurettinin Çelebi Ehsan’dan tutun Seyit Kânin Haceli’ye kadar nerdeyse arşivlerine işlemiş olan Mehmet ADİL Hoca, yurt içinde, yurt dışında tüm Alcı oymaklarını teker teker kayıt altına almış.

            Alcı Oymağından akrabamız Mehmet Adil (Alcıoğlu) büyüğümüzün ulaştığı Beydili oymağına mensup bir şairin şu tarihi şiiri aslında tüm güzergahımızı neredeyse tam özetliyor. Önce bu şiiri okuyup, detayları devamında yazalım. Arzediyorum.

Aral-Göl Buhara, İran Horasan

Yıkıldı Gazneli Devlet Oğuz’dan                                                                                                

Büyük Selçukluydu adı o zaman

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Yöneldiler ordan Anadolu’ya

Doğudan güneyden vardı oraya

Oğuz’un Beğdili en baş sıraya

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Süleyman Şah ile beraber idi

Türkmenler içinde çok yiğit idi

Tarih boyle yazıp dile getirdi

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Bir bölüğü Horasan’dan batıya

Ulaştı güneyden Anadolu’ya

Sahip idi bunlar teşkilat boya

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Kondular göçtüler tam beş yuz sene

Yazları Sivas’a  kışın Halep’e

Çok büyük il idi oymaklar ile

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Kışlakları Maraş Halep arası

Yaylaları Sivas cevre merası

Sonra Anadolu oldu sılası

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

İkiye bölündü biri Sivas’ta

Bir bölüğü kaldı Halep Maraş’ta

Bir kısmı da Suriye’de haric’te

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Ucyuz sene once Rakka iline

Surduler oraya seksen bin evle

Can verdi can aldı cekti sineye

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Rakka’da sammarlar pek azgın idi

Lakin Beğdili’den cok satır yedi

Yılmadı dusmana aman dedirdi

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Asalet gostermis yine gosterir

Comerttir elleri hem alır verir

Kıyamete kadar namı soylenir

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Tarihler yad eder yiğitliğini

Rakka’da gosterdi ne idiğini

Mezhebi Hanefi İslamdır dini

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Altındır karısmaz baska madene

Sakın ha Avsardır, Kara evli deme

Bayat da değildir yanlıs soyleme

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Oğuzhan torunu Yıldızhan soyu

Yirmidort Oğuzun Beğdili boyu

Kadimden, temelden doğruluk huyu

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Vasıfları ustun yiğit mert olur

Asil soydur kotuleri az olur

Asaleti hallerinden okunur

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Haktan onlar sever kendi soyunu

Tutmustur bırakmaz Đslam yolunu

Vatan millet icin acar kolunu

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli bunlar

Beğdili-İlbeyli-Elbeyliler Oğuzhan’ın Boz Oklar kolundaki baştan üç oğlundan biri olan Yıldızhan’a dayanır. Beğdili ise Yıldızhan’ın oğlu olup, yirmidört Oğuz boyundan biridir ve Boyun birinci adamıdır. Beğdili’den sonra gelen diğer beyinin adı ise İlbey’dir.

Elbeyli adı ise; İlbeyin adının farklı bir söylenişidir. Şimdiki Sivas’ta bulunan 42 İlbeyli köylerine mahsus ve 1693 tarihinden sonrada Kilis civarındaki 15, Halep civarındaki 27 köyün ortak adı olup, bu isim sonraları Elbeyli olarak yaygınlaşmıştır.

Suriye Halep’teki 27 köy ile Kilis’teki 15 kadar köydeki Elbeylilerin adının Elbeyli olması ise, Osmanlı’nın 1691’de bu aşireti iskanından sonra başlarına Beğdili’den olmayan başka bir bey tayin etmesi ve padişahın yazışma kayıtlarında adlarından Elbeyli diye bahsetmesinden sonra Beydilinin adına birde Elbeyli takma ismi eklendi.

            Bazı yabancı yazarların Beğdili-İlbeyli-Elbeyli isimlerini üç ayrı şekilde söylenilmesini üç ayrı aşiret sanarak yazmaları, hatta bazı Türk araştırmacıların bile yabancı tarihçilerin  kitaplarının sağlıklı olup olmadığını bile araştırmadan, olduğu gibi dilimize çevirmeleri bir çok karışıklığa sebep olmuş.

            Ayrıca Osmanlı’nın idaresinde çok değişik milletlerin olması, bunların vergi, güvenlik vs. gibi idare güçlüğü ve sükunetlerinin sağlaması amaçlarında izlediği iskan politikası kapsamında blok güçlerin parçalanması amacındada bu isim değişikliği yolunun izlenmiş olabileceği varsayımlar arasındadır.

Nibor adında Alman asılllı art niyetli bir yazarın, Çukurova’daki Türkmen oymakları ve aşiretlerinin çadır sayılarınına yönelik “Ceritlerin şu kadar, Avşarların şu kadar, Bozdoğanların şu kadar çadırları var.” Diye tespitlerinin devamında “Beğdilinin şu kadar Elbeylinin de şu kadar çadırları vardır.” Demesi bu aşireti iki ayrı aşiret gibi gösterme yanlışlıklarının başında geliyor.  

Bayatlarla (Beğdili-İlbeyli-Elbeyli)’ler göç güzergahları ve ara yerleşik dönemleri başta olmak üzere yazlık kışlık olarak sürekli aynı bolgelerde beraber yaşamışlar. Bu iki aşiret Maraş Dulkadiroğulları Beyliğini de beraber kurmuşlar. 1563 tarihli Maraş Tahrir Defteri’nde şöyle bir kayıt geçiyor. “Maraş Dulkadirli Beyliğinin kuruluşunda bazı diğer oymaklardan varsa da başlıcaları Beğdili, Bayat ve Avşarlardır. Hatta bu beyliğin beylerinin de bunlardan hangisinden olduğu bile bilinmiyor yani Beğdiliden mi, Bayattan mı, Avşardan mı kesin değil.”

Geniş bir coğrafyaya dağılan Beğdililerin, siyasi ve sosyal olaylardan yılıp kaçmayan ve Rakka’da kalan ana gövdesi, 1691 yılından 19.yy başlarına kadar orada kalmış, sonrasında ise tamamen dağılmış yada dağıtılmışlar.

Beğdilini zaten bir kervan soygunuyla suçlayan Mısır Hidivi (Valisi) Abbas Paşa, büyük bir askeri kuvvetiyle dağıtmış, bir kısmı Anadolu’daki eski yaylak yerlerine gittilerse de ana gövdesi Rakka’dan Antakya, İskenderun, Osmaniye, Maras, Tarsus, Adana, Mersin ve yoğunlukla da Mersin’in Gülnar ilçesi ve köylerine gelip yerleşmişler. Halende bu sayılan coğrafyalarda yaşıyorlar. Beğdililer Avşarların Dulkadirli oymağı olmadığını, ama kadim komşuluklarının mevzu bahis olduğunu söylüyor. Aynı bolgelerde sürekli yan yana yaşamaları ise her ikisinin de Halep Türkmeni ve Boz Ulus’tan olmalarındandır denilmekte.  

            Beydili-İlbeyli-Elbeyli’ler Malazgirt savasından sonra gelmiş, tamamı olmasada önemli bir çoğunluğunun 1077 yılına kadar Süleyman Şah tarafından Anadolu’nun fetihlerinde çok önemli görevlerde bulunmuşlar.

Oğuz boylarının hepside Anadolu’ya parça parça ve değisik zamanlarda gelmiş. En yoğun göç akınları ise 1157 tarihinde İran’daki Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra 1200 ve 1250 yıllarına kadardır. Tabii ki Beğdili boyu da bunlarla beraberdir. Biliyorsunuz Oğuzların İran’dan Anadolu’ya gelmeleri 1400 yılına kadar kesintisiz sürmüştür.

Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan, Süleyman Şah’ı fetihler yapmak üzere İran’dan Suriye istikametine, oradan da Anadolu’ya doğru bir dizi istikamet çizerek görevlendirmiştir. Süleyman Şah ise Suriye’den Anadolu’ya yönelmiş, 1077 yılına kadar da Anadolu’yu fethedip Bizanslıları vergiye bağlayarak İzmit’ten ötelere aşırmıştır.

Daha sonra Akdeniz kenarlarına inip, Antalya, Adana, Mersin ve Antakya’yı fethettikten sonra tekrar Suriye’ye dönmüştür.

Bu fetihlerle önü açılan Beydili-İlbeyli-Elbeyliler, umumiyetle hayvancılıkla uğraştıkları  için, varmayı hedefledikleri yerlerin ilk önce otlak ve sulak durumlarını göz önüne alıp uygun yerleşkeler aramışlar. Bayatlar ve Avşarlarla, İran’dan çıkıp, Güney Anadolu’ya ulaştıklarında kışlak olarak, Maraş’tan Halep ve Şam’a kadar Amik Ovasını, son asırlarda ise Osmaniye, Haruniye taraflarını kışlak; yine Maraş’tan başlayarak Göksun, Afşin, Elbistan, Gürün, Uzun Yayla arasıyla Sivas, Kayseri, arasını yaylak edinmişler.

Tabiiki o zamanlar Dıraz Yerinden, Guvalıdan, Balıhlıdan, Evçikgayadan, Garga Deresinden daha haberleri yok.

Daha sonra Sivas’ın güneyini, Arapgir, Divriği, Kankalı’yı da kapsayan ve hatta Tokat, Yozgat, Amasya ve Çorum’a kadar da uzanıp buralarda yaylamaya başlamışlar. Saydığımız yerlerin tamamını Dulkadirlilerin kurulduğu 1337’den 1691 yılına kadar aynı aşiretler hep beraber kullanmışlar.

Meşhur Osmanlı Tarihçisi Naima şöyle diyor. “Beğdililer Maraş, Halep, Diyarbekir arasında çok geniş kıslak sahalarında dünyanın en güzel yaylalarına sahiptirler.”

Evet Fiziki haritalarda da hakikaten bu bölgeler öyle görülüyor, ama şuda bilinmelidir ki, Beydili-İlbeyli-Elbeyli’ler bu yaylak ve kışlakları tek başlarına değil, Bayatlar ve Avşarların da olduğu birçok oymaklarla beraber kullanmışlar.

Prof. Dr. Faruk Sumer’e göre Diyarbekir Türkmenleri, Maraş Dulkadirli Türkmenleri ve Halep Turkmenlerine, Boz Ulus Türkmeni adı verilmiş ve bölgelerinden dolayı da bunların üçüne birden Ekrat Türkmenleri de denilmiştir.

Kürt değillerdir ve zaten Kürt olan konar göçerlere milli aşiret denilmiştir. Bir yanlış anlamaya sebep olmamak için şöyle bir açıklama daha gerekli.. Halep Türkmenleri, Dulkadirli Türkmenleri, Diyarbekir Türkmenleri diye bunlardan ayrıca bahsediliyor ve her üç yerin Türkmenlerinin ortak adına Boz Ulus deniliyor.

Herhangi bir oymağın Beğdiliden mi, Avşardan mı, Bayattan mı olduğu anlaşılmadığı zaman, bunlar Boz Ulus iiçinde yer alıyorlarsa, oymağının aşiretinin ismi bilinemediğinden hepsine Boz Ulus Turkmeni denilmiş. Oymağı ve aşireti bilinenlere ise ana gövdesi nerede ise o oymak ve aşiretin ismiyle anmışlar. Örneğin falanlar Tecirliden, Dulkadirli Türkmenlerindendir, diye.

Beydili-İlbeyli-Elbeylilerin yüzlerce ozanı, aşık ve şairi var. Onlardan biri olan Dedemoğlu, bir şiirinde Anadolu’ya nasıl geldiğimizi anlatıyor. Bakın o şiir şöyle…

Çıktık Horasandan sökün eyledik

Düşürdüler bizi tozlu yollara

Başımıza geldi gördüğüm düşler

Aşırdılar bizi karlı dağlara

Bölük bölük oldu yüklendi göçler

Atlandı ihtiyar yayandı gencler

Basımıza geldi gorduğum dusler

Dusurduler bizi gurbet ellere

Gehi konduk gehi goctuk yollardan

Bilip bilmediğim garip illerden

Kerbela colunden ıssız dağlardan

Bizden sonra bir nam kalsın illere

Oradan gecirdik surduk colaba

Seksendortbin evdir gelmez hesaba

Deve koyun coktur insan kalaba

Susuz hayvan inilesir gollere

Geldik Anadolu Kayseri dağı

Gorundu Sivasla Gemerek bağı

Cat akdere derler zilenin sağı

Samsun, Trabzon, Corum ellere

Kara dere derler bir gece kaldık

Gezerdik belayı burada bulduk

Ne yaman dertlere giriftar olduk

Bakmazmısın badi semum yellere

Dedemoğlu der ki askın bağından

Asırdılar bizi Yozgat dağından

Anadolu Sivas sehri sağından

Bir zamanda destan olsun dillere.

Ozan Dedemoğlu Beydili-İlbeyli-Elbeyli’nin Horasan’dan çıkıp Anadolu’ya gelmesini böyle güzel bir şiirle süslemiş. Şairin diğer şiirlerinde de kendisinin 1691 yılında devletin Beğdili aşiretini Rakka’ya Colaba sürüp yerleştirdiğinde onların içinde olduğu da anlaşılıyor.

Beğdililerin Horasan istikametinden Anadolu’ya gelişleriyle, Beğdililerin Rakka’ya yerleştirilmeleri arasında tahminen 500 sene gibi bir zaman var. 1200-1691 yılları arasında Dedemoğlu, atalarının  Anadolu’ya gelişlerini ya babadan dededen tevatüren, ya da yazılışını bir yerden görüp okuyup öğrenmiş, tekrar sürgün gibi çıkış gelişleri de şiirlerine yansıtmıştır. Bakın dördüncü dörtlüğün bir mısrasında “Oradan geçirdik sürdük Colaba” diyor.  Colap ise 1691 Rakka sürgününe denk geliyor.

Colap kelimesinin geçtiği dörtlük oraya başka bir şiirden karışmışta olabilir ama  Dedemoğlu’nun şu şiirinde de Rakkaya- Colab’a varıp nasıl yerleştikleri şöyle anlatılıyor.

Toplandık aşiret geldik Colaba

Başbend Firuz Beyin değil mi

Emretti beyler konduk yan yana

Hacı Alinin yurdu Seylan değil mi

Ondan asağıya budak duzuldu

Bend sahibi ismi ismine yazıldı

Burda Berk ağanın keyfi bozuldu

Torunların yurdu Sirvan değil mi

Yurt verildi ulaslının beyine

Oda kondu Berk ağanın sağına

Firkat geldi Akcakale dağına

Bayındırın yurdu goncan değil mi

Dedem oğlu haymaların kurulsun

Çekilsin bayraklar mehter vurulsun

Doğulsun kahvende harbin cağrılsın

Aptalların yurdu oren değil mi.

            Dedem oğlu’nun bu türküsündede kendisinin Rakka’ya gönderilen aşiretinin arasında olduğu görülüyor. Rakka’ya gönderilen Beydili-İlbeyli-Elbeyli aşiretlerinin umum baş beyi Firuz Bey imiş. Anadolu’da iken Osmanlı Firuz Bey’e nedense bir mevki vermemiş. Bir de aşiretiyle beraber Rakka’ya göndermiş. Buna çok üzülen ve bu duruma kahren 30.000 çadırlık aşireti, yani Beğdilinin bir bölüğüyle Rakka’dan İran’a gitmiş.

            Dedem oğlu beyleri olan Firuz Bey’in hasretiylede  şu şiirini yazıyor.

Yıkılsa da bir araya derilse

Yenilse içilse sohbet verilse

Asılsa bayraklar mehter vurulsa

Aluben astığım günler olur mu

Yolum Aşsa karlı dağın sağından

Gülün dersem ber devlinin bağından

Tütünsüzden musullunun dağından

Bayrağım açtığım gunler olur mu

Dedem oğlu kır atının ustune

Eğri kılıç ala idim destime

Beğdilinin aneğini ustume

Aluben açtığım günler olur mu

            Dedemoğlu’nun yukarıdaki iki şiiri de Ali Rıza Yalkın’ın “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı kitabından alıntıdır. Dedemoğlu şiirlerinde Beğdilileri Horasan’dan çıkarıp Kuzey Suriye’ye de Halep’e, oradan da Sivas’a getirildiği zamanları anlatılırken, başka bir zamana ait Kadir Baba isimli Beydili-İlbeyli-Elbeyli şairlerinden biriside aynı aşiret mensubu Beydili-İlbeyli-Elbeyli’leri Halep’ten alarak Sivas’a getirilişlerini konu alan şiirinde şöyle söylüyor.

Elbeyli (ilbeyli) dediğin bir beyin adı

Yöresi töresi yurdu beraber

Göçebe olarak Halepten geldi

Koyunu kuzusu kurdu beraber

Ana yurttan cıkıp dağlar astılar

Ovaları tepip ırmak gectiler

Sivas yaylasında bir yer sectiler

Amcası yengesi vardı beraber

Beylerinin dort yanını sardılar

El bağlayıp divanına durdular

Mensurlu koyune yuva kurdular

Yakıstı obası sardı beraber

Uredi koyunlar kuzular burda

Ceylanlar avlardı tazılar burda

Coğaldı Yorukler sığmadı yurda

Gerilen cemberi kırdı beraber

Bir değil bes değil on koy oldular

Suruleri yaylalara saldılar

Birlik olup beraberce gulduler

Ayrılık onlara ardı beraber

Adı Huseyin’mis Yoruk beyinin

Gumustenmis direkleri evinin

Sayısı kırk iki olmus koyunun

Yasayıp ne gunler gordu beraber

Yoruk derler yayla yayla gezene

Meraklıydı okuyana yazana

Sonunda alıstı yerli duzene

Toprağı isleyip surdu beraber

Beylerini kral gibi bildiler

Birlik olup kaleleri deldiler

Kararlarda istisare kıldılar

Kıvancı tasası derdi beraber

Sen olurmus duğunleri toyları

Guresirmis ağaları beyleri

İncir ormanıymıs Sivas dağları

Toplayıp inciri yerdi beraber

Cok yiğitmis Osmanıyla Alisi

Gül açarmıs dağlarında çalısı

Severmiş onları Sivas valisi

Devletle arası sırdı beraber

Muskulunu alimlere sorardı

Geri kalmaz ileriyi tarardı

Dusmanı girmeye delik arardı

Dostunu basına kordu beraber

Kadir baba menzilime everim

Varamazsam dizlerimi doverim

Elbeylinin her aynını severim

Cemi cumlesini ferdi beraber

Kadir Baba’nın Beydili-İlbeyli-Elbeyli’lerin Anadoluya ne zaman, nerelerden ve nerelere geldikleri anlattığı bu şiiri Kadir Purlu’nun “Sivasta İlbeyli Turkmenleri” adlı kültür kitabından alıntıdır ve tamamının 24 dötlük olduğu, buraya yalnızca 12 dörtlüğünün yazıldığını anlıyoruz..

Beydili-İlbeyli-Elbeyli’lerin ne zaman ve nerelere yerleştiği veya yerleştirildiklerine gelince; 1071 Malazgirt zaferiyle Türklere Anadolu kapısı açıldıktan sonra Oğuz Turklerinin her boyundan kümeler, grup grup ve ara ara fethedilen yerlere hemen evlerini ve hayvanlarını konuşlandırdılar.

Oğuz Türklerinin tamamı Anadolu’ya geldiğinde Osmanlı Devleti zamanında göçebelerin idareleri durum ve vaziyetleri icabı yönetimi zorlaşınca, birde ha bire çoğalarak arkadan gelen önce gelenlere yetişip soylar, akrabalar, oymaklar bir araya gelip büyük yığınlar oluşturunca, bazı zaman ve bazı yerlerde devleti dinlememe ve devletle çarpışma, yönetime karşı çıkma gibi girişimler oldu. Tabiiki  Osmanlılar haklı olarak bunları parçalayıp, oymaklara başka isimler takmış ve karşıma blok güç oluşturup yönetimimi güç durumlara sokmasınlar diye böl, parçala, yut taktiğinde akrabalık ve tarih bağlarını siyaseten zayıflatarak koparmış.

 

Devlet bunların yerleşenlerine Türk, göçebe olanların bir kısmına Yörük, bir kısmına da Türkmen demiş. Büyük soyların bir kısmını bölmüş, onlara ayrı ayrı yaylaklar göstermiş, bir kısmına başka isimler takmış, bir kısmını bazı vaatlerle birbiriyle dövüştürmüş ve parçalamış. Yani soyları, boyları, aşiretleri kuvvetli oymakların hepsininde birlik ve beraberliklerini stratejik olarak bozup devlete karşı direnemeyecek hale getirmiş.

Yazan çizen yazar ve tarihçilerin çoğu Osmanlı Devletinin bu haklı iskan taktiği politikasını hiç fark etmeden aynen Osmanlının söylediği ve kayıtlarına işlediği gibi yazmışlar.

Beydili-İlbeyli-Elbeyli Oğuz Turkmen boyu; güneyde, Maraş’tan Halep ve Şam’a kadar kışlak yeri tutmuşlar. Yine Maras’tan bu tarafa ise Göksun, Afşin, Elbistan, Darende, Arapgir, Divriği, ve eskiden Yeni İl denilen Gürün, Hekimhan, Kangal, Altın Yayla, Şarkışla, Pınarbaşı, Sarız ve Uzun Yayla aralarıyla Sivasın güney ve güney batısı arasından Yıldızeli, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Kayseri’nin doğu tarafından, Saimbeyli ve Feke’nin doğusundan da Göksun ve Maraş arasına yaylak ve otlak yerleri olarak yerleşmişler.

 

Ana gövdeyi oluşturan Rakka-Colap’taki Beydili-İlbeyli-Elbeyli’lerse buralarda yaklaşık bir asır kaldıktan sonra 19. asrın başlarında Abbas Paşa’ya yenilmiş ve buralardan dağıtılmışlar. Batı istikametine doğru Rakka-Colap’tan Antakya, Adana, Tarsus ve Mersin’e kadar yayılıp, parça parça Anadolu içlerine doğru gitmişler.

Oba oba en çok Gaziantep, Kilis, Kahramanmaraş, Antakya, Osmaniye, Mersin, Tarsus ve çevrelerinde yoğunlaştıkları aşikar. Fakat bunların çoğu gittikleri yerlerin birçoğunda Beydili-İlbeyli-Elbeyli ismini taşımamış, başka başka isim ve lakaplar almışlar. Tabiiki dört yerde toplu olarak bulunan oymaklar hariç..

Toplu oldukları mekanlarda Beydili-İlbeyli-Elbeyli ismini hepside muhafaza etmişler.  Bunlardan 42 köy Sivas’ta, 15 köy Kilis’te, 20 kadarı Mersin Gülnar’da, 27 köy de Suriye de bugünkü Halep’e bağlı Münbic ve Sacur suyu çevresinde yer alıyor.

 

            Rakka’dan ve Colap’tan dağıtılan oymaklardan Anadolu içlerine gelenler çok azdır.  2005 yılı itibariyle Suriye’de 27 adet Elbeyli köyü tespit edilmiş ve isimlerinin;

            1-Silsile, 2-Halil oğlu, 3-Mulla Yagup, 4-Ayasa, 5- Bablıman, 6-Kadılar, 7-Çörten, 8-Arap pazı, 9-Yıldız, 10-Gara göz, 11-Usbalar, 12-Haydar paşa, 13-Eşekci, 14-Taflı, 15-Kurucu hüyük, 16-Memili, 17-Gocalı, 18-Ziyaret, 19-Daş kapı, 20-Zilif, 21-Sandı, 22-Kalkım, 23-Sekizler, 24-Kersenli, 25-Mazıcı, 26-Alcı, 27-Tilasa…Olduğu anlaşılmıştır.

Bu köylerin çoğu Halep’e göçmüş olmasına rağmen yinede buralardaki mevcudiyetlerinin kalabalık olduğu biliniyor. Bu yazılan 27 tane Elbeyli köyünün dışında Fırat nehrinin doğu ve batı kıyılarında 16 tane daha Beydili köyünün olduğu, aslen Beydili-İlbeyli-Elbeyli aşiretinden olmasına rağmen tamamen Araplaştıkları ve Türkçe bilmedikleri de belirtiliyor. Ama yinede Türk ve bu aşiretin mensubu olduklarını, hatta Elbeylinin hangi oymağına mensup olduklarını dahi iyi bildikleri belirtiliyor. Zaten bulundukları yöreler Suriye’deki Elbeyli köylerine çok yakınlar.

            Araştırmacı Yazar Mehmet ADİL ALCIOĞLU Hoca bu ana aşiretlerin, Kuzey Suriye’deki yani Halep ve Dulkadirli Beydili-İlbeyli-Elbeyli Türkmenlerinden ayrılıp ne zaman, nereye ve nerelere neden gittiklerinin sebeplerini madde madde şöyle yorumluyor;

1. Bu aşiretlerin göç yönleri Diyarbakır’a olmuş. Bunlar o zaman tek isimde yani Beğdilli imiş. Ayrıca ana aşiret içinde aile ve oymak adlarıda vardı. Halep Beğdillilerinden büyük bir grup Diyarbekir Boz ulusa katıldılar. Onlarla yaylayıp kışladılar. Yazları Erzurum, Erzincan yaylalarında, kışın ise Fırat’ın doğu geçesinde oldular. 17. asrın başlarında otlak ve yaylak yetersizliği nedeniyle Boz ulusun tamamı Halep Türkmenlerinden katılanlarda dahil olmak üzere Orta Anadolu’ya ve Karaman’a geldiler.

Devrin padişahı bunların tekrar Diyarbekir’e gönderilmesini emretsede gerçekleşmesi mümkün olmamış. Boz ulusun bir kısmı Karaman’dan Ankara çevresine ve Kırsehir’e gittiler. Bir kısmı Afyon, Aydın istikametine, diğer bir kısmı da Kütahya-Eskişehir istikametine doğru gittiler. Hepside gittikleri yerlere dağılarak yerleştiler. Beğdillilerde bu Boz ulus icinde aynı şekilde dağılıp yerleştiler. Bu arada başka isim ve lakaplar alarak ismen asimile oldular. Ama halen oba isimlerini taşıyanlar da var ve bunların bazıları oba isimlerini kendilerine soy isim olarak almışlar.

2. Kuzey Suriye’de Halep Dulkadirli ana Beydili-İlbeyli-Elbeyliden ayrılıp Sivas’ın güney batısına yerleşen şimdiki 42 köyün tamamı Elbeyli köyleridir. Bunların ne zaman yerleştiği tam tarih olarak bilinemiyor. Yozgat ve havalisinde Dulkadirli Türkmenlerinin yerleştiği zamanlarda hemen hemen aynı zamanlara denk geldiği aşikar.

Konuyla ilgili Prof. Dr. Faruk Sümer’in “Oğuzlar-Turkmenler” adlı kitabının 197. sayfasında şöyle deniyor. “Boz ok (Yozgat) bölgesi ve bazı komşu yöreler Kara Tatar denilen Moğolların başlıca yaşadıkları yerlerdi. Timur’un bunlardan çoğunu Türkistan’a götürmesi üzerine XV. yüzyılın ilk yıllarında Dulkadirli iline mensup teşekküller zorluk  çekmeden Yozgat ve komşu yorelerde yurt tuttular.

Simdiki Sivasın güney batısındaki 42 Elbeyli köylerinin yeri de Yozgat a komşu yöreler sayılır. Buradanda Kara Tatarlar Türkistan’a götürülmüş gibi gözüküyor.

Kara Tatarlar’dan boşalan bu yerlerede Beydili-İlbeyli-Elbeyli’ler aynı tarihte yani XV.yüzyılın ilk başlarında veya kısa bir müddet sonraları yerleşmiş olabileceği varsayılıyor. Zaten Yozgat, Sivas ve çevresi Anadolu’ya geldiklerinden beri Halep Dulkadirli Türkmenlerinin yaylakları olduğu eskiden beri biliniyor. Hatta Çorum, Amasya, Canik Dağlarından Tokat’a kadar buralar Beydililer, Avşarlar ve Bayatlar tarafından yaylak olarak kullanılmış.

Bu ihtimali kuvvetlendiren bir iki mesele daha var. Sivastaki 42 adet Elbeyli köylerinin olduğu yerde hayvancılığa elverisli bir iç gölun (latif) bulunması, gerçi simdi bu göl yok, 1960’ta kurutulmuş ve yeri arazi olmuş, bir diğer husus ise Sivas’ta Buruciye Medresesi’ndeki bir tas madalyonun üstünde Elbeli kelimesinin yazılı olması. Bir üçüncü hususta Yozgat’taki Dulkadirli Türkmenleri ile Sivas’taki Elbeyli köylerinin o zamanlar Tokat Hoca Haslarına yani aynı yere vergi ödemeleri, mali yönden bir yere bağlı olmaları gösterilebilir.

Birde Şamlı denilen Dulkadirli Türkmenleri 1294 tarihinde Sivas’ı yağmalayınca Kayseri’de idareciler endişelenmiş, 1337 tarihinde Elbistan’da Dulkadirli Beyliğini kurmalarına kadar 200 sene Dulkadirli İlinin çesitli aşiret ve oymakları dahil, Sivas’taki yaylaklara konup göçmişler. Latif Gölü çevresini yaylak edinmeleri bu ihtimalleri çok kuvvetlendirmektedir. (Prof. Faruk Sumer.)

Kuzey Suriye’de Halep-Dulkadirli (Beğdilli-İlbeyli-Elbeyli) ana aşiretinden bir ayrılma da eskiden Yeni İl denilen Sivas’ın güneyindeki kazalarına olmuş. Buraya başka asiretlerden  özellikle Maraş’tan da çok Türkmenlerin giderek yerleştiği bir çok kaynakta yazılı.

Yukarıda sayılan üç yere ana aşiretten ayrılıp gitmeler, Beğdilli-İlbeylilerin Rakka’ya Colab’a sürülüp yerleştirilmelerinden daha önce olduğunu unutmayalım. Ancak sonradan parça parça giden gelenlerin olduğu, 1. Dünya Harbine kadar güney kuzey irtibatının kesilmediği de yazılı ve sözlü tarihlerde sabittir.

Beydili-İlbeyli-Elbeyli’lerden bahseden bazı tarihçiler, Rakka’dan Firuz Beyle gidenlerin (30.000) veya (50.000) hane olduğunu, çoğunun İran’a gittiğini diyenler var.

Birde 1501 tarihinde Şah İsmail’in İran’daki Safavi Devletine katılmak için Türkiye’nin çesitli bölgelerinden giden aşiretler ve Beydili-İlbeyli-Elbeyli’ler de olmuş. Özellikle İran’a kuzey Irak’tan, Diyarbekir’den, Maraştan, Antalya’dan Canik Bölgesi, Çorum, Amasya, Yozgat, Tokat, Sivas, Mersin ve Adana’dan gidenler daha çok olmuş. İran’a giden bu aşiretlerin özelliği, daha eskiden Şah İsmail’in babası Haydar tarafından aşılanmış, onun tarikatı, onun yolu ve onun mezhebinde olmaları ve gönülden bağlılıklarıydı. İçlerinde Sunniler de vardı. 1071 Malazgirt savasından sonra Süleyman Şah’la Anadolu’nun fethinde bulunan Beğdilliler ve diğer Oğuz boylarının zaman zaman Anadolu’ya gelmeleriyle, aynı şartlarda gelen Beğdili mensuplarının da ne oldukları ve Anadoluda nerelerde oldukları tam olarak bilinmemekte birlikte, Anadolu’da ismen asimile olarak dağılmış vaziyette yerleştikleri muhakkaktır. Bunlar bu aşiretin ilk gelenleridir.

Prof. Faruk Sumer’in “Oğuzlar Türkmenler” adlı kitabında Anadolu’nun fethinde Oğuzların her boyundan Süleyman Şah ile beraber Türkmenlerin olduğu, yazılanlara göre Tokat Artıkova’da da (Artova) Beğdillilerin bulunduğu belirtiliyor.

Diyarbekir Boz ulusa katılan Beğdilliler Erzurum ve Kars yaylalarına çıkarken vergi borçları sebebiyle kışlaklarına tekrar dönmeyip, yaylaklarından daha ötelere giderek dağılmış ve oralara gizlenmisler. Şimdi onların torunlarının Erzurum, Kars, Çıldır taraflarında oldukları duyuluyor, biliniyor.

İyi bilinmelidir ki; dünyanın neresinde Türkler varsa orada mutlaka Oğuzlar da vardır ve nerede Oğuz varsa orada Beğdili-İlbeyli-Elbeyli’de vardır. Ayrı ayrı da olsa hepsinin adları ve oymakları vardır.

Türki devletlerde Afganistan, Turkistan, Pakistan, Azerbaycan, Ozbekistan ve diğerlerinde Oğuzun Beğdilli mensuplarının bulunduğuda varsayılmaktadır. Fakat bu aşiretlerin adı geçen devletlerin hangi bölgelerinde olduğu, ne kadar, hangi isim ve unvanı takdıkları hususlarında kesin bir bilgi yoktur.

Birde adı Beğdili-İlbeyli-Elbeyli olmayan fakat menşei Beğdili olan diğer oymaklar var. Bu oymaktan olupta çok önceleri bu boydan bir ferd, bir aile veya bir grup olarak ayrılmış, yıllar sonrada bir oba bir oymak bir aşiret durumuna gelmiş, fakat Beğdili-İlbeyli-Elbeyli adını artık taşımayan başka isim ve lakaplardaki 8 bin kadar Türkmen aşiretlerinin isimlerini 15 sene çalısarak başta Başbakanlık arşivlerinden çıkaran Cevdet Türkay’ın “Osmanlı İmparatorluğunda Oymaklar Aşiretler ve Cemaatlar” adlı eserinden tespit edilen bazı oymak oba, cemaat ve aşiretlerin bir listesini sunuyorum.

1.Adilli Oymağı, 2. Uğurlu Seyh Oğulları (Seyhlu), 3. Recepli Avsarı (Lakaplarıdır. Aslı Beğ dillidir.), 4. Araplı-Araplar (Tecillidendir)-Beğdilliden), 5. Mersin Araplısı Tecirli), 6. Bayındır, 7. Beğmisli, 8. Boz Koyunlu, 9. Ceceli, 10. Cihan Beyli, 11. Cırıklı = Cığrıklı, 12. Cemokanlı, 13. Çoğumlu, 14.Denili, 15. Dir Anlı, 16.Dir Zanlı, 17. Doğer, 18. Dimlekli, 19.Gundeslu, 20. Hayır Beyli, 21. Herdi, 22. İnkılaplı, 23. Kadirli, 24. Kara Kocalı, 25. Kara Seyhli, 26. Kasımlar, 27. Kayas, 28.Kılıc Beyli,29. Kırgıl, 30. Kızıl Koyunlu, 31. Mirza, 32. Ulaslı, 33. Uzmanlı, 34. Yadigarlı, 35. Tecirli (Cengiz Orhonlu), 36.Alıcı (Ali Rıza Yalkın), 37. Reyhanlılar (bazı kaynak), 38. Barak

Tabii ki bunlar bütün aşiretleri kapsamıyor. Bundan başka on binlerce aşiret kayıtları daha var. Yukarıdaki listede yer alan otuz sekiz oymağın kaydı sözü edilen bu listeler arasından alınmış ve hepsininde Beğdili-İlbeyli-Elbeyli oymakları olduğu belirtilmiş.

36. sırada yer alan ALCI OYMAĞI’nında arı duru bir Beydilli oymağı olduğu Ali Rıza Yalkın’ın “Cenupta Türkmen Oymakları” kitabının birinci cildinde yer alıyor.

Cengiz Orhonlu’nun “Aşiretlerin İskanı” adlı kitabındaki 3 nolu bir haritada, Suriye’deki Elbeyliler gösteriliyor. Cevdet Türkay’ın kitabı ile Prof.Faruk Sumer’in Oğuzlar ve Turkmenler” adlı kitabında “Tecirli Beğdillidendir” deniliyor. Alcı da Tecirli olunca Beğdilinden olduğumuzun kesin kanıtı ortaya çıkıyor.

Reyhanlı oğullarınında Elbeyliden olduğu sözlü tarihlerden tespit edilmiş ve başka yazılı tarihlerde de işaretleri görülmüş. Ayrıca Mehmet ADİL ALCIOĞLU,’nun kitabının Alcı-Tecirli kısmında Alcı Tecirlinin ve Reyhanlıların (Beğdilli-İlbeyli-Elbeyli) oymağı olduğu kaynak ve deliller gösterilerek yazılmış.

Türk Tarih Kurumu’nun üzerinde birçok çalışması var ama, daha birçok oymak, aşiret ve cemaatların icinde aranıp taranmamış on binlerce aşiretin listelerinin içinde Beğdilline bağlı başka isimlerde oymak ve obalar çıkacaktır.

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli’de Boy, Kol, Asiret, Oymak, Oba ve Aile Teşkilatları konusunda şöyle bir karışıklık var. Bir çok kaynakta obaya aşiret, aşirete oymak, oymağa kol deniliyor, Oysaki Kavim bir milletin genel ismidir. Örneğin Türk Kavmi. Boy-Soy ise bir kişiden üremiş olanlara deniliyor. Mesela; Beğdilliler. Kol sözüne gelince bunlarda boydan bölünenleri ifade ediyor. Aşiret ise on iki oymaktan meydana gelir. Oymak demekte aşiretten küçük olan topluluklara, Oba da oymaktan küçük olan topluluklara deniliyor. Aile ise üç kısımda ifade ediliyor. Bunlar küçük, orta ve büyük diye.

Küçük aile dediğimiz dede ve torunlarını, Orta aile, kardeşler, emmi, dayı, hala, teyze ve

bunların evlatlarını, Büyük aile ise yedi göbek topluluğu kapsıyor. Kabile ve soy kelimelerine gelince bunlar yukarıdaki yedi birimin yani kavim, soy-boy, kol, aşiret, oymak, oba ve aile kelimelerinin tamamının yerinde kullanılıyor.

Beğdili-İlbeyli-Elbeyli Türkmenlerdeki bu boy teşkilatı, Türkiye’deki askeri teşkilata çok benziyor. Örneğin askeri birimlerimizdeki Ordu, Kol Ordu, Tümen, Tugay, Alay, Tabur, Bölük gibi.

Bugün Orta ve Batı Anadolu’nun bazı yerlerinde Türk, Yöruk, Türkmen köylerini yanyana görmek mümkündür. Bu şu şekilde izah edilebilir.

1- Türk denilen köyler, o bölgeye Selçuklular zamanından daha önce yerleşenlerdir.

2- Yöruk denilen köyler oralarda 17. asırdan önce yaşayan ve son asırlarda yerleşen yörüklerin kurduğu köylerdir.

3- Türkmen köyleri ise 17. asırdan itibaren Orta ve sonrada Batı Anadolu ile Marmara bölgesine göç edip oralara yerleşen Boz ulus dediğimiz Halep Türkmenleri ve Sivas’ın güneyindeki Yeni İle mensup oymaklar tarafından meydana getirilmiş olanlardır. (42 adet İlbeyli köyleri hariçtir.)

Yani Türk, Türkmen, Yöruk, Manav, Çepni, Tahtacı, Alevi, Kızılbaş adları ile anılan topluluklar arasında hiçbir kavmi fark yoktur. Hepsi de Oğuz ilinden yani Oğuz soyundan gelmişlerdir.

 

Beğdili-İlbeyli-Elbeylilerin bundan 300 sene önce Osmanlılar zamanında bulundukları yerlere gelince; Cevdet Türkay’ın “Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret ve Cemaatlar” adlı kitabının 428’inci sayfasında şöyle diyor.  Beğdili-İlbeyli-Elbeyli Halep, Sivas, Rakka ve Maraş eyaletlerinde cemaat olarak bulunurlar ve Türkmen taifesindendirler.” Diyor.

Aynı eser sayfa 235’te ”Beğdilli Halep Eyaleti, Yeni İl Kazası, Rakka Eyaleti, Gülnar Kazası (İçel), Adana, Kırsehir, Canik (Amasya Tokat Giresun arası) Karaman Sancağı, Danışmentli Kazası (Bolu), Viran sehir (Bolu), Sivas, Çıldır, Kars Eyaletlerinde cemaat olarak bulunurlar ve konar göçer Türkmen taifesindendirler.” Aynı eser sayfa 347, Elbuli (El bulu) Saruhan sancağı gocebe taifesinden cemaat olarak bulunurlar. Aynı eser sayfa 56, Sivas, Rakka, Kangal (Sivas), Adana, Halep, Kas (Teke sancağı), Tarsus sancağı, Sis-kozan (Adana), Ruha (Urfa), Trablus’u Sam sancağı, Hama sancağı, asiret olarak bulunurlar. Türkmen taifesindendirler”. Diyor.

Aynı eser sayfa 93’te “İlbeğli (ilbeğlu) Maraş, Ayıntap, Adana, Birecik, Halep, Sivas, Rakka, Merzifon (Amasya), Kilis, Rum kala (bire tul Fırat sancağı), Tokat, Zile yüzde pare kazası (Sivas), Sis, Kozan (Adana), Menbiç kazası (Rakka sancağı), Trablus’u Şam eyaleti, Antakya, Payas kazası (Halep), Boz ok (Tokat) sancağı, Hama sancağı, İzmit sancağında aşiiret olarak vardırlar. Türkmen taifesindendir. Bu il beğli (il beğlu) asiretinin Sivas’ta bulunanları Sivas’ın güney batısına yerleşerek zer (ziraat) hars (ciftcilik) ile (60) seneden beri mesgul olmuslardır. Tokat voyvodalığı aklamından Sıvas’ta sakin il beyli kabilesi (39) adet mamur kışlak ve (14) adet hali kışlakta sakin idiler.” Deniliyor.

Yukarıda sadece Sivas’taki (ilbeyli-elbeyli)’ler kastedilmektedir. Hepsi ve her yerdekiler değildir. Bütün tarihlerde ve tarihçilerimize göre Beğdili-İlbeyli-Elbeyli’lerin tamamı konar göçer Türkmen aşireti olup değişik zamanlarda değişik yerlere yerleşmişlerdir.

ŞİMDİ GURBANIM GEL GELELİM BİZİM ALCILILARA……..

Bizim köyümüz Alcı’nın da mensubu olduğu Alcı-Tecirliler, Oğuz Türkmenlerinin 24 boyundan birisi olan Beğdili-İlbeyli-Elbeylilerin içindeyken önceleri (Alcı-Tecirli) ismini almış en yiğit oymaktır.

Alcı-Tecirliler, ana boyları Beğdilinin içinde, aynı göç güzergahları, aynı konaklama yerleri ve aynı dönemlerde, Orta Asya, İran, Suriye vs. gibi yerlerden geçerek Anadolu’ya gelmişler.

Milli tarihimizde de Oğuzların Anadolu’ya girişleri hem doğudan hem güneyden gerçekleşmiş, hepside diğer Oğuz boylarıyla beraber, değişik periyodlarda gelmişlerdir yazıyor.

Oğuzların Beğdili kolunun Anadolu’ya geldiklerindeki adı Beğdiliydi. İlbey adı ile de gelip gelmedikleri kesin değil. Elbeyli adına gelince bu isim de onlara sonradan takılmış. Oğuzların Beğdili boyunun adı sadece Beğdiliyken, birden üç şekilde söylenir olmuş.

Tarihte Maraş altındaki Beğdili Türkmenlerine Maraş İlbeğlisi diye söylendiği görülüyor. Beğdili kolunun bir sonraki lider beylerinin adı İlbey olduğundan bu seferde bunlara İlbeyli denilmiş. İlbeyli, Elbeyli gibi karışık isimler söylenilmesi, farklı bir aşiret iması Osmanlının iskan taktiklerinden birisidir.

Osmanlılar zamanında Türkmen aşiretlerinin Anadolu’daki idaresi bir hayli zorlaşmış, nüfusları aşırı şekilde çoğalmış, konar göçer statüleri, hayvancılıkla uğraşmaları, yazları yaylalara, kışları güney bölgelere sürekli hareketleri büyük sıkıntıydı. Mobilize durumları gerekçe gösterilip, gelip geçtikleri yerlere çok zarar verdikleri yönünde yerli Türklerin şikayetlerini alıyorlardı. Onbinlerce hane bir arada konup göçüyor, çoğu zaman devletin emir ve yasaklarını dinlemiyorlar ve bazen devlet kuvvetleriyle çatışıyorlardı.

Devletin asker sayısı kadar atlı piyade çıkaran aşiretler arasında Beğdili boyuda vardı. Devlet bunları zaptı rapt altına almak ve disipline edebilmek için bölüp parçalayıp boğazından kolay aşacak birer lokma haline getirme politikası uygulamak zorunda kalıyordu. Bundan dolayı devlet Beğdili-İlbeyli-Elbeyli boyunun bir kısmını 1693 de Maraş’tan böldü, Halep civarına Munbic’e ve Sacur Suyu boylarına sürgün şeklinde göndererek yerleştirdi. Başlarındaki beylerinin yerine başka beyler tayin etti, bir bölüğünün adına Elbeyli deyip yazışmalarında da bu ismi kullandı.

Bunlarla munasebeti olan memurlara da Elbeyli dedirince Beğdili-İlbeyli-Elbeyli isminin yanında bir de Elbeyli ismi oluştu ve bu isim giderek yaygınlaştı. Böylece 300 küsür seneden beri bir aşiretin 3 isimde anılıp söylenir olması, hepsi bir aşiret olmasına rağmen 3 ayrı aşiret gibi ayrı ayrı isimlerde yazılıp çizilmeye başlandı.

Bilhassa yabancı yazarlarda böyle hataya düşmüş, bizim aktarmacı yazarlar zaten hiç araştırmadan yabancıların yazılarını olduğu gibi Turkçeye çevirince tüm tarihi bilgiler iyice birbirine karıştı.  

Alcı-Tecirli’lerin Anadolu’ya göçü ana boyları Beğdili-İlbeyli-Elbeyli’lerle birlikte büyük bir ihtimalle 1157 tarihindeki Büyük Selçukluların yıkılmasıyla başlayıp, Moğolların bölgeye hakimiyetiyle 1250’ye kadar  akın akın sürdü. ALCILILAR ana aşireti Beğdili içinde ağırlık Suriye istikametinden olmak üzere 1400 yılının sonuna kadar ara ara girip, kimi değişik yerlerde yerleşik hayata geçti, kimi sürüleriyle uzak mekanlara ayrıldı, kimi obasından, oymağından başka yerlere konakladı ve göçleri bu arada sürekli devam etti.

            Milli ve özel tarihlerin verilerinde de Oğuz Türkmenlerinin Anadolu’ya Malazgirt savaşından sonra hem doğudan hem güneyden girdiği, hatta Anadolu’yu fetheden Selçuklu Beylerinden Süleyman Şah’ın, Oğuz Türkmenleriyle 1077 yılına kadar İstanbul’a kadar fetihlerini gerçekleştirip, İznik’te Anadolu Selçuklu Devletini kurduğu, Bizansı İzmit’ten öteye iteklediği, sıkıştırılan Bizanslılarla bir sınır antlaşması imzalayıp vergiye bağladığını, sonra yönünü Akdeniz kıyılarına çevirip Mersin, Adana, Tarsus, Antakya’yı aldığı sonrasında da Suriye Selçukluları üzerine yürüdüğü yazılı. Fakat Süleyman Şah’ın Suriye’de soyundan başka bir komutana yenildiği, ya da Fırat’ı geçerken boğulduğu gibi iddialar yazılsada burası pek net ve anlaşılır durumda değil.  

Süleyman Şah’ın kabrinin kitabesinde şöyle yazıyor;

“Süleyman Şah 1086 tarihinde iki adamı ile Fırat nehrini geçerken boğularak ölmüştür. Caber Kalesi yakınlarında defin edilmiştir. 1973 yılında Suriye’nin Tabka Barajı inşaatı sebebiyle Süleyman Şah’ın kabri Fırat boyunda Suriye’nin Kara Kozak köyüne yine Fırat kenarına nakil edilmiş, şimdi ise ortadoğudaki siyasi sıkıntılar sebebiyle Türkiye sınırında bir alana taşınmıştır.

Prof. Faruk Sumer’in “Oğuzlar-Turkmenler” adlı kitabında yazdığına göre Süleyman Şah’ın Anadolu’yu fetih harekatında Oğuz boylarının 24 boyunun hepsindende Türkmenler vardı. Bunların içinde tek isimle Beğdili boyundan da Türkmenler bulunuyordu. Hatta Beğdili’lerden bir kısmı da Anadolu’da göçebe haldeydiler. Aynı zamanda Beğdililerin sonradan söylenen oba aşiret adları da ayrı ayrı değildi. O zamanlar hepsine birden Beğdili Türkmeni deniliyordu.

Süleyman Şah tarafından 1077 tarihinde İznik’te Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla 1337’de Maraş Dulkadirli Beyliğinin kurulması arasındaki tarihlerde Oğuz boylarından irili ufaklı yuzlerce oymak, aşiret ve obalara bölünerek yerleşti, bizimde aralarında olduğumuz bu göçebe aşiretlerin birçoğu, kendi ismi dışında başka başka isimler aldılar.

Prof. Faruk Sumer’in “Oğuzlar-Turkmenler” adlı kitabında Maraş Dulkadirli Beyliğini meydana getiren Bayat, Avşar ve Beğdili boylarının hangi boyun hangi oymakları oldukları tek tek sayılıyor.

Yukardaki 3 Oğuz boyunun bazı oymaklarının isimleriyle birlikte bunlar arasında yer alan Alcı-Tecirli oymaklarının da isimleri tek tek yazılıdır.

Bu oymakların çoğu ana boylarının adı dışında, konup göçtükleri yaylak ve kışlakların adlarını yer ismi olarak aldığından ad karışıklığı meydana gelmiş ve bu yüzden değişik oba ve aşiret sanılmışlar.

Süleyman Şah’ın Anadolu’yu fethinden sonra Bizansın kışkırtmasıyla Avrupa’dan Birinci Haçlı Seferi denilen büyük bir kuvvet hareket ederek, batı ve orta Anadolu ile Kayseri ve Maraş’ın batı taraflarını işgal edip 80-90 sene kadar buraları ellerinde tuttu. Süleyman Şah’ın sağlığında tekrar alamadığı bu yerleri göçebe Türkler sonradan adım adım Bizans’ın elinden geri aldılar ve Anadolu’nun batı uçlarına yerleşerek yoğunlaşarak tekrar Bizansı İzmit’ten öteye sıkıştırdılar. O zamanlar Alcı-Tecirli de ana boyu Beğdilinin içinde Anadolu’nun fethindeydi.

Alcı-Tecirlilerin Anadolu da ilk defa nerelere yerleştiğine gelince; Oğuzların Beğdili boyu ve oymakları kadimden beri hayvancılıkla uğraştıklarından Süleyman Şah’la güneyden Maraş, Halep, Antakya arasını, 18-19. asırlarda da İskenderun, Osmaniye, Kadirli ve Düziçi’ni de kapsayan geniş bir coğrafyayı kışlak edindiler.  

Maraş- Goksun, Afşin ve Elbistan arasını, Sivas ve güney kazalarını, Tokat, Amasya, Çorum, Yozgat, Kayseri, Divriği, Arapgir, Hekimhan, Akçadağ, Doğansehir, Araban, Nizip, Adana’nın Feke ilcesi ve Maraş’ın Andırın kazası dahil olmak üzere bu sayılan yerler arasını da yaylak edindiler.

Alcı Tecirliler zaman zaman ticari ve sosyal bazı sebeblerle Beğdili boyundan bölünerek  oba veya cemaat halinde baska bölgelere giden bazı grupları hariç, sürekli ana aşiretlerinin yaylak ve kışlaklarına yerleştiler. Çiftçilik edenleri dışında diğerleri tamamen Beğdili oymak ve obalarıyla beraber yukarda sayılan kışlak ve yaylaklarda yaklaşık 500 sene göçebe yaşadılar.

Osmanlı Devletinin konar göçerleri iskan teşebbüsü kararı 1691 tarihine kadar devam etti. Yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Oğuzların Beğdili, Bayat ve Avşar boyları, İran’dan beri aynı yaylak ve kışlaklarda yanyana ve birlikte yaşadıkları kesindir.

Prof. Faruk Sumer’in “Oğuzlar ve Turkmenler” adlı kitabında; Maraş 1563 tarihli Tahrir Defterine göre Dulkadirli Beyliğini yukarda sayılan Oğuzun Boz ok Türkmenlerinden Bayat, Afşar ve Beğdili mensubu oymakların kurduğu, bu 3 boyun mensupları Dulkadırlı Beyliğinin halkı olduğu belirtliyor. Yine 1563 tarihli Maraş Tahrir Defterinde Maraş Dulkadır beylerinin Beğdili, Afşar ve Bayat boylarından hangisinden olduklarınında bilinmediğide yazılı.

Faruk Sumer’in aynı eserinde, bütün Türkmenlere bölge bölge isim verilerek incelendiği, örneğin Kuzey Irak Türkmenleri, Rumeli Türkmenleri, Adana, Tarsus ve Diyarbekir Türkmenleri vs. diye ve ayrıca Boz ok kelimesinden kaynaklanan Boz ulus Türkmenleri (Yani Diyarbekir, Maraş, Halep Türkmenleri) gibi  adların da verilerek incelendiği belirtiliyor.

Esasen Diyarbekir, Maraş ve Halep Türkmenlerinin üçününde üst ismine Boz ulus Türkmenleri deniliyor. Şimdi bu bölgenin Türkmenleri Diyarbekir Türkmenleri, Maraş Türkmenleri ve Halep Türkmenleri diye 3 ayrı isimde zikredilir, hepside tamamen Türk, Türkmeni olup hiçbiri Kürt değildir ve Kürtceyide bilmezler.  Zaten Kurt konar-göçerlerden bahseden tarihi eserler de bunlara milli aşiret denildiği yazılmaktadır.

Alcı - Tecirli’ler in önceleri ve şimdilerde nerede olduklarına gelince;  Evvelden ve şimdilerde Beğdili-İlbeyli-Elbeyli’lerin bulundukları yerlerin çoğunda (Alcı-Tecirli) obaları bulunmaktadır. Örneğin Yeni İlde, (Şimdi Sivas’ın güneydeki ilçeleri), Erzurum’da, Kars’ta, Çıldır’da, Antep, Maras, Kilis, Suriye, Antakya, Adana, Mersin, Tarsus, Kayseri, Kırsehir, Yozgat, Çorum, Tokat, Batı Anadolu kıyıları ile Akdeniz ve Eğe kıyılarında, Edirne, Konya, Niğde ve bu sayılan il ve ilcelerin koylerinde, Afyon, Denizli, Aydın, Balıkesir, Kütahya, Eskisehir, Mihaliç, İzmit ve Bilecik’te, Bursa’da, Ankara’da, Sereflikochisar’da, Gaziantep’in içi ve 3 köyünde, Kahramanmaras’ın Göksun, Afşın, Elbistan, Andırın ilçeleri ve köylerinde, Osmaniye merkez ve Düziçi, Kadirli ve Summas ilçelerinde, İskenderun ve Payas ile daha birçok yerde Alcılılar bulunmaktadır.

1931 tarihli Ali Rıza Yalkın’ın “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı kitabında; 1865 tarihinde Devletce ve Islahiye Fırkasınca Osmaniye kuzeyi ile Düziçi Haruniye’ye yerleştirilen Tecirli ana aşiretinin 24 obası, yine Tecirli’den olan Alcılı Goksen Kahya adlı bir boydaşımızdan sorularak yazıldığı belirtiliyor. 

Edirneli arastırmacı yazar emekli öğretmen Ali Rıza Yalkın, “Elbeyli Türkmenlerini merak ettim araştırdım, bu ise Kilis’ten başladım Suriye’dekileri de tespit ettikten sonra Maraş Zeytin Nahiyesi ve meshur Berit Yaylası’nda Tecirli’nin son yaylacı halkası olan Osmaniye ilinin Tüysüz köyunden olan Alcılı Göğşen Kahya’nın yayla çadırına vardım. Göğşen Kahya ile mulakat yaparak Alcı-Tecirli’nin 24 obasının isimlerini ondan öğrenip yazdım.” Diyor.

            Buradakiler 1865 Islahiye Fırkasınca zorla yerleştirilen ana aşireti yansıtır. Çok önceleri güneyden ana asiretleri Beğdili’nden yine Beğdili mensubu diğer obalarla ayrılmışlar. Bunların içinde Alcı- Tecirlilerin bulunduğu yerlerden Diyarbekir’e, Karaman’a, Orta ve Batı Anadolu’ya, Sivas Yeni İl’e, (Sivas’ın güney ilçeleri), Çorum’a, Yozgat’a, Afyon’a, Kütahya, Eskişehir ve Kırşehir’e, Aydın, Denizli, Eğe, Marmara kıyılarına, Bursa, Adana, Mersin, Tarsus, Konya, Niğde ve Ankara istikametlerine gidenler hariç olduğuda belirtiliyor.

1865 yılındaki iskan hareketinden sonra Osmaniye ve Düziçi’ne yerleştirilen Alcı-Tecirli’nin bir kısmı birkaç sene sonra iskan edildikleri bu yerleri terkederek eski yaylaları olan Göksun, Afşın ve Elbistan’daki yaylaları ile oralara giden yol güzergâhlarındaki Maraş ve Andırın üstündeki yol boylarına yerleşmişler.  

Yani Osmaniye, Maraş üstünden Elbistan’a kadar ve Osmaniye, Andırın üstünden yine Göksun, Afşin, Elbistan’a kadar olan yol boylarındakilerin çoğu tüm bizim Alcılılar.

Araştırmacı Yazar akrabamız Mehmet ADİL Hoca ve ekibinin tespitlerine göre buralarda Alcılıların en çok bulundukları yerler, Göksun’da 400 hane, Ericek köyü ve Değirmendere Kasabasında 150 hane, Afşin’ın Nadir köyünde 40 hane kadar Kenanoğulları Alcı-Tecirli bulunduğu gibi parça parça olarakta diğer birkaç köyde dafa Alcılıların bulunduğu tespit edilmiş. Ericek köyünde 450 hane Tecirli, 200 hane de Alcı olduğu, yine Göksun’un Yeniyapan, Tonbak, Karadut, Kanlıkavak köylerinde de Tecirli bulunduğu ayrıca belirtiliyor.

Goksun’un Tasoluk ve Fındıklı Koyak koylerinde de 40 hane Alcı,  Andırın’ın Geben köyünde göçenler hariç 60 hane Tecirli ve 20 hane kadar da Alcı mensubu saptanmış. Zeytun, Koccağız, Tanır ve Kurtul köylerinde de akrabalarımızın olduğundan bahsediliyor.  

En sağlam kaynak kişilerden Gökşen Kahya’nın 1931de yazdırdığı Tecirli Obalarına gelince: Goğşen Kahya’nın Berut yaylasında 1931 yılında yazar Ali Rıza Yalkın’a söyleyip yazdırdığı Osmaniye İli ve Düziçi ilçesiinde bulunan Tecirli ana aşiret obaları ise şunlar;

1- Papalı, 2- Yazlamalı, 3- Şekerli, 4- Hiboğlu, 5- Gününoğlu, 6- Budaklı, 7- Gürer, 8- Böcüklü, 9- Domballı, 10- Eloğlu(Türkoğlu), 12- Alcı, 13- Gucüklü, 14- Kokulu, 15-Cırnazlı, 16-Kara Bibili, 17- Araplı (Cevdetiye), 18- Kırmıtlı, 19- Kabıklı Uşağı, 20- Alhanlı, 21- Sarıhasanlı, 22- Kalalı, 23- Kara Obalı, 24- Dervişiye.

Goğşen Kahya şunları da söylemiş: Tecirli aşiretinin Sor Evi yani danışma, konuşma, mahkeme evi Dervişiye obasıdır. Ve derin bir nefes aldıktan sonra şöy devam etmiş; “Efendi biz Tecirliler vaktinde bu günkü gibi güdük değildik. Ne yapalım felek böyle yaptı. Nöbet değiştirdi. Zamanında bizde bir kılık vardı. Çok yiğit bir aşirettik. Biz eskiden kurt eniği idik. Şimdi ünümüz kalmadı. 1865 yılında Islahiye Fırkası denilen Osmanlının Derviş Paşası askeri bir kuvvetle bizimle 3 sene harp etti. Neticede onlar galip gelerek Tecirli’yi Osmaniye’nin kuzeyine ve Düziçi’ne zorla iskan etti. Aşiretimizi yaylalarına bırakmadı. Aşiretimiz Çukurova’nın dehşetli sıcaklarında kalınca Tecirli’den Aşık Ömer kahredici üzüntüsüyle aşiretin durumunu şu türküsüyle anlatmış.” (Türkü aşağıdadır)

Gökşen Kahya 1931 yılında Ali Rıza Yalman Hocaya şunuda yazdırmış. “Biz Tecirliler daima Ceritlilerle birlik ve beraberlik içinde olur diğer tüm aşiretleri yenermişiz. Son zamanlarda 18-19. yüzyılda yine Cerit aşiretiyle bizim Tecirli aşireti bir olmuşlar, bizim yaylalarımıza tecavuz eden Avşarları Maraş’la Göksun’dan Binboğa dağlarından daha da ötelere kovmuşuz.”

Goksen Kahya’nın söylediklerinden anlaşılan şudur. Tecirliler ana aşiretleriyle Orta Asya ve İran’dan Anadolu’ya geldikleri günlerden beri 18. yüzyıla kadar ana aşiretleriyle kışları Maraş, Halep, Şam arası ve Amik Ovasında kışlayıp, yazları da Maraş, Kayseri, Sivas, Tokat, Yozgat, Amasya’ya ve Çorum’a kadar göç ediyor.

18.19. asırlarda ise artık ana aşiretten bölünerek, kışları Düziçi Haruniye ve Osmaniye’nin kuzeyini kışlak edinirken, Maras, Goksun, Afşin, Elbistan arasını da yaylak edinmişler. Avşarlar da bunların bu yaylalarına tecavüz etmek istemişler, 1865 Islahiye Fırkasının gelmesinden önceki yıllarda Ceritlilerle birleşip, Avşarları yaylalarından kovmuşlar. 18. 19. asırlardan sonra Tecirlilerle Ceritler sürekli birbirlerini desteklemişler.

Görünmüyor hamitenin kalesi

Hic gitmiyor aşiretin belası

Yıkılıp Çukurova viran kalası

Çevrildi de kaldı bizim elimiz

Garbisi eser de buharı coker

İcilmez suyu da yosunu kokar

Yatılmaz gecesi üvezi sokar

Sıcaktan bunaldı bizim ilimiz

Aşığı gelir de kucağı sazlı

Devesi çekilir tuyu ağ yozlu

Canları öterdi yaman avazlı

Bahşisine çok el etti ilimiz

Haramiden kalkınca harnının duzu

Uc pasa birlikte ediyor sozu

Kalmadı beyimiz kimedek nazı

Oradan da kırık bizim kolumuz

Ho deyinde avlıyaya konardık

Nisbet icin yavuz ata binerdik

Gun yuzune imalıdan inerdik

Cukurova da da kaldı ilimiz

Kurucaovada da kuğular oter

Gelin kız kalmadı hep hasta yatar

Yeter ağalar da bu sitem yeter

Sehillemiste acılmıyor gulumuz

Sacılırda sacaklıya konardık

Bayazıtlı dostumuzdu tutardık

Tacirliydik hem alırda satardık

Ceyhan koprusunden de bağlı yolumuz

Ahirdağı yaylamızın eteği

Berut dağı da tecirlinin peteği

Osmaniye kıslamızın otağı

Yaylamıza donmez oldu yonumuz

Tecir Omer derde yuzlerim yerde

Catlıyorum su dağları gorende

Savusupta bir parpıya konanda

Her yerlerde duyulurdu unumuz

Gökşen Kahya Ali Rıza YALMAN Hoca’ya heyecan ve özlemle beyanat verirken her seferinde;  “Bana bak hocam, Zeytin Ermenilerinden birisi bizim için şöyle söylüyormuş; “Ben Tecirli yiğitlerinden birini atıyla çam ağacına tırmanırken gördüm”, diyomuş, Aşiretimiz gavurların gözünü nasıl korkuttuysa, korkusundan bizi nasıl hayal ediyomuş bi düşünsene, ötesini sen anla artık. N’orek şimdi hepsi yalan oldu.” diyormuş.

Tecirli arasında soylenen bir hatırada şu; Tecirliden Çaparoğlu Berut Yaylasında yine Tecirliden bir kız kaçırmış. Aşiret yayladan Çukurova’ya dönmüş kız tarafıyla henüz barış sağlanmamış. Çaparoğlu o kış dönmemiş  O zamanlar Ericek köyünde birkaç tane Tecirli evi varmış ve onların yanında kalmış. Yaz gelince hicbir Tecirli Berut Yaylasına gelmemiş. Çaparoğlu sıkılmış. Yaylaları gezmiş, ıssız görunce çok üzülmüş. Acaba ne var ne oluyor diye gizlice Osmaniye’ye varıp ahvali öğrenmek istemiş. Birde ne görsün. 1865 Islahiye kuvvetleri Tecirlileri muhasara altında tutuyor, bırakmıyor, zorla iskana çalısıyor. Aşiretin hali bilhassa sıcaklardan per perişan. Çaparoğlu aşiretin bu haline üzülüp su türküyü söylemiş;

Kara gedikten çıkınca harnının düzü

Toplanmıs paşalar ediyor sözü

Kalmamıs beyimiz kimedek nazı

Acep nolur bundan sonra halimiz

Topaktasa karacadır kurardık

Urganına kara kapıt atardık

Herbirimiz bir orduya yeterdik

Cıkamamıs burda kalmıs elimiz

Gun burnuyla imalıya inerdik

Sacılır da sacaklıya konardık

Sohret icin besyuz atlı binerdik

Tutulmusta donmez olmus dilimiz

Melik Ejder evliyalar yatağı

Bayazıtlı elimizin tutağı

Ahır dağı da yaylamızın eteği

Buralardan gecer idi yolumuz

Esendere su berutun eteği

Yelli boyunda cobanların yatağı

Sana derim sana cimen çatağı

Buradan da gocer idi ilimiz

Caparoğlum derde nolup nolunca

Ağladım yaylayı melul gorunce

Asiret sehilde mahsur kalınca

Kıpırdamaz olmus bizim birimiz

Alcı-Tecirli’nin Ana Boyları Beğdili İle Beraber Rakka’ya Tehcir Suretinde Sevk Edilmeleri:

Osmanlı Devleti 1691 yılında Anadolu’daki konar göçer tüm Türkmenleri 5-6 bölgeye yerleştirme kararı almıştı. Ancak her bölgeye yerleştirme işi mümkün görünsede Suriye’de bulunan Osmanlının Rakka eyaletine yerleşim çok güçtü. Çünkü orayı işkal edip yağmalayan, hiçbir kanun nizam tanımayan çok vahşi ve acımasız Sammar Arapları vardı. Sammar Arapları bölgenin en güçlü ve kurnaz savaşçılarıydı ve Suriye’yi yağmalayıp harap ediyorlardı. Bunların önünde duracak, onların hışmına dayanabilecek çok yiğit ve aynı ayarda savaşçı ve cesur bir Türk aşireti olmalıydıki bu işe en uygun ise kesinlikle Beydili aşiretiydi.

Neticede araştırılmış, sorulmuş, Rakka eyaletine yüzlerce Türkmen aşireti içinden Beğdili-İlbeyli-Elbeyli aşireti oymaklarından o güne kadar iskan edilmemiş gruplarının gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Bu aşiretin yaylak ve kışlaklarında yerleşmemiş olanlar teker teker toplanıp evleri ve canlı hayvanlarıyla birlikte cebren Rakka’ya, Colap ve diğer çevrelerine sürgün şeklinde yerleştirilmişler.

Ayrıca Beğdili-İlbeyli-Elbeyli ana aşiretleri içinde Alcı-Tecirli’nin hangi köylere yerleştirildikleri de kaynaklarda teker teker gösterilmiş. Osmanlının buralara gönderdiği diğer aşiretlerden de bazı oymaklar var. Bunlara zaten Beğdili-İlbeyli-Elbeyli aşiretine destek için gonderilmişti yazılıyor.

Osmanlının Rakka’ya gönderdiği aşiret oymaklarından tekrar Anadolu’ya kaçanlar olmuş. Bu kaçanlar arasında Beğdili-İlbeyli-Elbeyli aşiretinin bazı oymaklarından ve Alcı-Tecirli oymaklarından ve Kılıçlı Tecirlisinden de kaçanlar var. Kaçanlar tabiiki bu oymakların tamamı değil sadece bir kısmı. Anadolu’ya kaçan bu grupları devlet takip edip yakalamış ve birkaç kez daha tekrar Rakka’ya götürmüş.

Kayıtlara göre Alcı-Tecirli’den Anadoluya kacanları Osmanlı Devleti şimdiki Göksun ilçesinin Ericek (Eski ismi Ahsendere) ve Kadirli (eski ismi Karsı Kadirli)’den toplamış ve tekrar Rakka’ya götürmüş. Bunların çoğu Rakka’da ilk yerleştirildikleri yerlerde kalmış, Sammar Araplarıyla birçok kez harp etmiş ve Sammarlara eyvallah dedirip, bölgede kendilerini saydırmışlar.

Aşiret mensupları ve obaları Rakka’da 19. yy’lın başlarına kadar (bir asır kadar) Rakka’da yaşadılar. Bir kervan soygununa sebep gösterildiklerinden Mısır Valisi Abbas Paşa’nın büyük bir askeri kuvveti tarafından Rakka’dan ve Colap’tan dağıtıldılar.

Rakka’dan Antakya’ya kadar eski kışlaklarına ve Maraş’tan Kayseri-Sivas’a kadar eski yaylaklarına tekrar ulaşıp yerleştiler. Tabiiki Alcı-Tecirli mensupları da aynı ana aşiretleri arasında saydığımız yerlere serpilmiş bir vaziyette yerleştiler.

Yine Osmanlının 1693 yılında Maraş havalisinden Hama, Humus ve Halep civarı ile Munbic’e ve Sacur Suyu boylarına yerleştirilen ana aşiretleri Beğdili-İlbeyli-Elbeyli’ler içinde de Alcı-Tecirli oymak mensupları bulunmaktadır. Hatta buralardan tekrar Maraş’a kaçanlar olmussa da çoğu halen oradadır. Halebe bağlı 27 Elbeyli köyünden birisinin adı halen Alcı Köyü olarak duruyor.

Cengiz Orhonlu’nun kitabında gösterilen bir haritada yine Alcı Köyü diye yazılı. Ayrıca Sivas’ta İlbeyli Türkmenleri adındaki kitabında baska bir kaynaktan alınarak Alcı Köyünün Halep’teki İlbeyli köylerinden olduğu tescillenmiş.

1691 yılında Rakka’ya yerleştirilipde oradan birkaç defa Anadolu’ya firar eden oymaklar tekrar Rakka’ya götürüldüysede, Anadolu’ya kaçanları devlet artık takip etmedi. Onlarda parça parça Anadolu’nun bazı yerlerine ya da baska aşiretler arasına gizlenip kaldılar. Daha ziyade ana aşiretleriyle birlikte yaklaşık 500 sene konup göçtükleri kışlak ve yaylakların görünmez yerlerine saklanıp yerleşmişler.

Ancak Alcı-Tecirlinin birçok mensubu 1865 yılındaki Osmanlının Islahiye dediği askeri kuvvetlerince cebren Osmaniye ve Düziçi’ne iskan edilmelerine kadar göçebeliklerine devam ettiler. 18 ve 19. Asırlarda eski ana asiretleriyle gittikleri daha uzaktaki yaylak ve kışlaklara gitmeyip Osmaniye, Düziçi bölgesini kışlak, Maraş-Andırın-Göksun-Afşin-Elbistan arasınıda yaylak edinmişler ve halende çoğu buralarda bulunuyor.

            Osmanlılar zamanında Tecirli-Alcı’nın bir kısmı Maraş Dulkadirli Beyliğinin mukaatası olup yani topraklarını işleyip vergi öderken, bu işi devamlı yapmayıp Anadolunun her yanına gidenleri de oluyordu.

Şimdi şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz. Tecirliler neden yerlesik hayatı İstememişler?.. Araştırmacı Yazar Mehmet ADİL Hoca’nın yorumuyla konuyu ele almak gerekirse; bunun en önemli sebebleri sunlar olarak sıralanıyor;

1. Arslanın çakala boğdurulmasından korkmuşlar,

2. Hür, bağımsız, serbest yaşamaya düşkün bir karaktere sahipler,

3. Hayvancılıkla geçiniyorlar ve basit bir yaşam şeklini seviyorlar,

4. Yazları yaylaların özgür ve cennet havasıyla, kışları ise güneyin tatlı havasına alışmış bir programda  yaşıyorlardı ve çok mutluydular.

Şimdi Mehmet Adil Hocanın birinci şıktaki arslanın çakala boğdurulması yorumunu biraz açalım.

Bilindiği gibi insanların çesitli huy ve yapıları vardır. Hepsi için denilmez ama, haksız, hileci, fırsatçı, yalancı, düzenci bir çok değişik millet ve topluluk varken bunların içinde onurlu, asaletli, mert Türk milleti maalisef bir çok kez arslan kimliğiyle çakalların önüne çıkarılmış. Sammar Arapları da buna bir örnek.  

Birde güzel insanlar yazının başından beri Alcı ve Tecirli isimlerini neden beraber kullanıyoruz. Diyeceksiniz ki Tecirli ismi nereden geliyor ve ne demektir: Bu kelimenin aslı Osmanlıcada tüccar anlamı taşıyor. Fakat halk dilinde çoğu kelimeler aslı gibi telaffuz edilerek söylenmiyor, sondan bir veya iki harfi değişik söyleniyor ya, Tecirli de tüccar, tacir, ticaretçi anlamına gelen bir ağızda söylenir olmuş.

Bazı kaynaklarda Tacirli, Tüccarlı diye geçsede, yaygın olarak Tecirli kelimesi söyleniyor. Yani Tecirli kelimesi Tüccarlı anlamına geliyor. 1-Tüccar Tecirli, 2-Boz Tecirli, 3-Yoz (duz) Tecirli. Tüccar Tecirliler.. Adı üstünde bunlar alış-veriş, tüccarlık yapanlar demek.

Boz Tecirliler orta halli olup, çiftçilik ve hayvancılık yapanlara denilirken, Yoz (düz) Tecirlilerede fakir, malı mülkü olmayıp, başkalarından barınarak geçinen huysuz, densiz takımı adı verildiği gibi bir izlenim var. Tabiiki bunlar her oymakta bulunduğu gibi Tecirlilerden de az bir gruba tekabül ediyor. Bu gurup yinede  mensubu bulunduğu Tecirli aşiretiyle birlikte konup göçüyorlar. Zaten o zamanın şartlarında ayrı yaşamaları da imkansız gibi. Osmanlının vergi alamadığı bu guruba “Gara Aşiret) dediği, diğer insanların ise bunlara malı mülkü olmadığı için aptal dedikleri de yazılı.

Biliyorsunuz aptal deyimi şimdilerdede farklı anlamlarda kullanıyor, aslında bunların hepside ırk olarak aynı aşiret, yani çingene aptalları dediklerimizden değil. Sadece aptal kelimesi bunlara lakap olarak söylenmiş. Aslında tüm aşiretlerin içindeki tembel ve varlıksız gruplara Osmanlılar vergi alamadığı için, vergi mükellefi değildir anlamında sürekli densiz muamelesi göstermiş ve adlarına Kara Aşiret demiştir.

Bunlara kendi aşiretleri ve diğer aşiretlerde hep aptal demiş. Lakap olarakda Avşar aptalı, Cerit aptalı, Tecirli aptalı, falan aşiretin aptalı diye sürekli söylenegelmiştir.   

16-17. yüzyıllardaki Celali isyanlarından sonra Anadolu’daki asayiş çok bozulmuş, vatan millet keşmekeşi başlamış, nerdeyse eşkıya olmayan kalmamış. Hatta Prof. Faruk Sumer’in kitabında, medresede dini tahsil yapan talebelere bakan kimse kalmadığından onlarında aç kalıp eşkıyalığa başladıkları işaret ediliyor. Doğru dürüst eken biçende kalmamış, köylülerin çoğu şehirlere veya daha emin bölgelere göçmüş. O zamanlar hiçbir aşiret için çalmadı, yağmalamadı diyen biri yok. Herkes, her aşiret zamanın şartları gereği bunu yapmak zorunda kalmış.

Çok az bir gurubu oluşturmalarına rağmen, İçlerinde 1865 tarihlerinde iskan edilen ve birazda çok kara kalmış cahillerden teşkil bir guruptan çok bahsedilir. Bunlarda iki Turkmen aşireti, yani Tecirli ve Avşarların içinde çok az bir guruptular. Halen bunların geçmişteki menfi halleri aşiretlerinin adı kullanılarak söylenir olmuş. Halbu ki, daha fazla kötülüğü olan diğer aşiret içesindeki guruplardan hiç bahsedilmiyor.

Tecirli’nin Menşeine Dair Kaynaklar:

            T.C. Başbakanlık Arşiv Belgelerine ve Sözlü Kaynaklara Göre Tecirli’nin Kökeninin Nereye Dayandığı:

1-Cevdet Türkay’ın “Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler” adlı kitabının 717.nci sayfasında “Tecirli Cemaati Beğdili Aşiretindendir. Beğdili-İlbeyli ve Elbeyli demektir ve konar göçer Türkmen aşiretidir.” Denilmekte..

2-Aynı eserin 156.ncı sayfasında Tacirli-Tecirli aşiret olarak Üzeyr Sancağı, (Adana), Boz ok (Yozgat), Diyarbekir, Maraş, Adana, Erzurum, Çıldır, Kars, Kilis, Sivas, Rakka, Andırın, Ayıntap, Elbistan, Göksun, Afşın, Haruniye, Kıbrıs Ceziresinde bulunurlar. Konar-göçer Türkmen taifesindendirler ve Boz ulus Turkmenlerindendir.” Denilmekte. Bilindiği gibi Boz Ulus Turkmenleri Diyarbekir, Maraş, Halep Turkmenlerinin üst isimlerini oluşturuyor. Ayrıca bulundukları bölge itibarıyla bunlara Ekrat Türkmeni de deniliyor. Ekrat Kürtler demektir. Fakat yukardaki Boz ulus Türkmenlerinin hicbiriside Kürt değildir ve Kürtçede bilmez. Halis Türk Türkmenidirler. Ancak tarihçiler her yerdeki Turkmenleri karışıklık olmasın diye birer ad ve lakap altında incelemiş, Aydın Türkmeni, Tekirdağı Türkmeni, Afyon Türkmeni, Ekrat Türkmeni gibi örnek isimler verip, kitaplarına not düşmüşler. Yani bunlar esas olmayıp birer lakaptır. Zaten Kürt konar-göçerlere de Milli Aşiret denilip, bu isim altında anlatmışlar.

3-Aynı eser, sh. 242.de Berdal (Perdal) Tecirlisi Cemaatı Beğdili Aşiretindendir. Simdiki İlbeyli-Elbeyli’lerin ilk eski ismi Beğdilidir. denilmekte. Perdal bir yer ismidir. Beğdili’ler; Sivas, Yozgat, Rakka, Karaman, Erzurum, Kars, Çıldır, Halep, Kilis, Antep ve Maraş’ta bulunmuşlar ve halen de oradadırlar.

Bilge akrabamız ve büyüğümüz Mehmet ADİL Hoca şu notu düşüyor. “İki öz kardeşin birisinin şu soydan diğerinin başka soydan olması imkansızdır. Aynen bunun gibi Perdal Tecirlisi Beğdili’nden olup da diğer ayrı yerdekiler başka bir boydan olamaz. Büyük bir boyun veya aşiretin obaları cemaatlerinin hepsi bir arada da olamaz. Hayvancılık uğraşı zaten buna elvermez. Bundan ve bilemediğimiz başka sebeblerden dolayı bir aşiretin bazı parçaları bazı zamanlarda ayrı ayrı yerlerde bulunabilir. Fakat aşiretleri kesinlikle belli ve birdir.” Diyor.

4-Aynı eserin 626-627.nci sayfalarında Perdal Tecirlisi, Rakka, Birecik, Erzurum, Kırşehir, Yozgat, Sivas, Karaman, Diyarbekir, Havran Ovası, (Halep civarıdır) cemaat olarak bulunurlar. Diyor.

Ayrıca “Perdal Tecirlisi Cemaatı Beğdili Türkmen aşiretindendir. 150 hanesi Urfa ile Birecik arasında Cermelik hanında iskan edilip ziraatle meşgul olurken 120 senesinde (120 rakamı yanlış yazılmıstır. Doğrusu 1120 olmalıdır. Miladi 1704 eder ki bu doğrusudur) firar edip Erzurum tarafına gidip ve mirileri (malları) Rakka tarafından tahsil olunurken ahara (baskalarına) malikhane (ev) olmakla bu tarafta olan bakiyesi (diğer kalanları) da yanlarına gitmişlerdir. Elyevm (halen) Kırşehir, Bozok  (Yozgat) tarafındadırlar diye tahrir olunmuştur. Turkmen taifesindendir.” Deniliyor.

5-Aynı eser, sh. 50.de; “Arap, Araplar, Araplı, Araplu, Maraş, Çorum, Mardin, Silistre, Boz ok (Yozgat), Anamur, Siverek, Karsı Maraş (Kadirli) de bulunurlar. Arapla anılanların hepsi de Tecirli aşiretindendir. Yörukan taifesindendir.” Deniliyor. Yani Sorgun’un Araplı Kasabası, Yozgat Türkmen Araplısı köyler öz akrababmız ve boyumuz olduğunu unutmayın. Tabiiki ülkemizde ve diğer ülkelerin sınırlarında kalan tüm Alcıllar ve Tecirliler aynı Çakırlar, Kaşifler, İpekgiller, Gômarlar, Koseliler, Çameliler vs. gibi tüm sülallelrin akrabalarıdır.

Cevdet Türkay’ın “Oymaklar, Aşiretler ve Cemaatler” adlı kitabında da; Araplar, Araplı, Arap kelimeleri ile ifade edilen, söylenen aşiret, oba, oymakların hepsi de Beğdili aşiretindendir diye kaydedilmiş. Rakka da Beğdili ve Arap harplerine ait şiirlerde de Araplı adları geçiyor. Bundan da onların Beğdili Aşiretinden oldukları anlaşılıyor.

6-Aynı eser, sh. 203’te Arap, Araplar, Araplı, Araplu; Sivas, Maraş, Diyarbekir, Menteşe Sancağı, Rakka Eyaleti, Anamur Kazası, Adana, Edirne, Selanik Sancağı, Çorum Sancağı, Koçhisar Kazası, Boz ok Sancağı, Alaiye Sancağı, Düşenbe Kazası, Mağnise Kazası, Alaşehir (Aydın) Kazası, Erzurum, Adana Havalisi, Saruhan Sancağı, Hazargırat Kazası, Antalya, Kütahya, Hama, Humus Sancakları, Çıldır Eyaleti, Gelibolu Sancağı, Şehirkoy Kazası, Siverek Sancağı, Karaman, Uzunca Abat, Hasköy Kazası (Cirman Sancağı), Nevşehir Kazası, Aydın Sancağı, Adala Ovası, Sarıhan Sancağı, Yeni İl Kazası (Sivas’ın Güneyi), Göynuk Kazası, Hınsı Mansur (Adıyaman) Kazası, Malatya Sancağı, Arapgir Sancağı (Sivas), Divriği Sancağı (Sivas), Kars Eyaleti, Uluborlu Kazası, Gönen, Ürgüp Kazası (Niğde).

Beğdili aşiretinden olan (Araplı-Araplar) cemaatı bir zaman İç İl sancağına iskan olunmuşlardı. Araplı Tecirlidendir,Tecirlinin büyük bir bölüğünün ismi Araplıdır. Maraş’ın Araplı köyü Osmaniye’nin Araplı köyleri, Yozgat’ın ve Sorgun’un Araplı ve Türkmen Araplı köyleri de aynı Tecirlidir. Hepside konar göçer Türkmen yörükan taifesindendir.

Mehmet Hoca bir not daha düşerek yukarda sayılan Arap-Araplıların bulundukları yerler değisik zamanlarda bir müddet veya temelli bulundukları zamana aittir. Belki de şimdi oraların çoğunda Araplı yoktur. Bu kayıtlar çok eski olup en az uç dörtyüz sene öncesine ait olduğunu vurguluyor.

Osmanlılar vergi almak icin kimi nerede buluyorsa onu oranın defterine kayıt etmiş. Artık o, aşiret, oba, cemaatlar oranın adıyla söylenmiş ve o zaman adlarını ve yer isimlerini almış. Zaten göçebeliğin, hayvancılığın gereği sürekli gezmek olduğundan çoğu Türkmenlerin ilk geldikleri yerlerde kalmaları mümkün olmamış. Ebul Gazi bahadır Han diyor ki; “Oğuz ili göçüp yürümedik yol bar mı Evin tutup oturmadık yurt bar mı?”

7-Aynı eser, sh. 706-707.’de “Tecir, Tacirli, Tacirler, Taciroğlu, Tecerli, Tecerlu, Tuccarlu; Elbistan kazası, Ayıntap, Uzeyir kazası, Boz ok, Diyarbekir, Maras, Adana, Kilis, Sivas, Kocaeli, Rakka, Erzurum, Cıldır, Kars, Halep, Tarsus ve Ahıska sancakları, Boz ulus kazası, Konya, Kıbrıs ceziresi, Cukurova, Zulkadiriye kazası (Meras), Yeni il kazası (Sivas), Keskin kazası (Kangıri- Ankara), Haymana kazası, Yuregir kazası (Adana), Andırın kazası (Meras), Birecik kazası (Urfa), Goksun (Maras)’ta cemaat olarak bulunurlar. Konar-gocer Turkmen yorukan taifesindendirler. Boz ulus asiretinden olan Tecirli cemaatı Zulkadiriye Maras ifrazatındandır. Yani bir kısmı Maras’tan cıkartılmıs demektir.

Cemaatı mezburenin mahalli iskanlarına bir evleri dahi gelmeyup hala da bir evleri yoktur diye tahrir olunmustur. Tecirli cemaatı kadimden ifrazı Zulkadiriye mukataası ve tabiindendir. Tecirliler Zulkadiriye halkındandır ve bunların topraklarını isletip kirasını oderlerdi. Zulkadiriyeyi dinlemeyip itaat etmediklerinden malları mukataai mezbureden Zulkadirliden alınarak furu nihayede ve tenzil ve Rakka hazinesi malına zam ve kendileri Rakkaya iskan olunmustur. Yani Osmanlılar Beğdili oymaklarını Rakka’ya gonderdiğinde kacmasınlar diye mallarını rehin alıp Rakka’ya goturmuslerdi. Tecirliler de Maras’tan aynı muamele ile Rakka’ya goturulduler.

            Tacirliler cemaati Elbistan dağlarında yaylarlar. O zaman Goksun ve Ericek Elbistan’a bağlı olduğundan Berut dağlarını Elbistan dağları diye soylemistir. Simdi Berut yaylası ve Ericek koyu Maras’ın Goksun ilcesine bağlıdır.          Denilmektedir.

8-Prof. Cengiz Orhonlu’nun “Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretlerin İskanı” adlı kitabının 95. Sayfasında “Tecirli asireti Beğdiliye bağlı (Beğdilinden)dir. Turkmen yorukan taifesindendir.” deniliyor

Alcı-Tecirli’lerin Aslı Hakkında Sözlu Kaynaklar:

Tarihte Alcı-Tecirli

Koku Oğuzhan Beğdili

Orta Asya Aral golu

Kurmuslar devlet buraya

Maveraunnehir derler

Seyhun boyuna indiler

Centi baskent edindiler

Geldiler hep Buharaya

Musluman devlet oldular

Bu uğura baskoydular

Cevrelere yayıldılar

Koyuldular din yaymaya

Ordan İran’a gelmişler

Gazneliyi devirmisler

Burası da az demisler

Gelmişler Anadolu’ya

Maras Halep arasını

Kıslak tutmus burasını

Sevmis Sivas yaylasını

Konup gocmusler buraya

Besyuz sene Beğdiliyle

Yasamıslar hepsi bile

Dağılmıslar ilden ile

Yurumusler atlı yaya

Coğalmıs yuzlerce oymak

Dar gelmis kıslak ve yaylak

Gerekmis caresin bulmak

Ayrılmıs oymak obaya

Tecirli ayrılmıs ilden

Ana eli beğdilinden

Alcı soyu soyu tecirliden

Sığmamıslar buyuk boya

Osmaniye Düziçi’ydi

Tecirli kışlak yeriydi

Goksun Berit yaylasıydı

Konup göçmüşler buraya

Yiğitlermis zamanında

Hayıf alırmıs anında

Asalet varmıs kanında

Bağlı kalmıs oymak soya

Tarihte gordum uclarda

Savasmıslar oralarda

Cesurluk varmıs bunlarda

Unleri cıkmıs semaya

Haktan simdi bunlar nerde

Yurdumuzun her yerinde

Turkistanda Suriye de

Bitmez bunlar saya saya

Elimize geçen bu şiir, tarihi tespitlerin tam bir özetidir.

TARİHTE ALCI.. (ALCI-ALCILI-ALCILAR-ALCIOĞLU)

Güzel insanlar, Alcı-Alcılı-Alcılar-Alcıoğlu gibi isimlerle söylenen bu oba sadece bir tanedir. Bunlar bu bölümün sonunda yazılacak kaynaklardan da  anlaşılacağına gore temelde Oğuzların Beğdili boyunun Tecirli oymağının yiğit Alcı obasıdır. Yani nerde bir Alcı ismi gördüyseniz hepimiz aynı boydan, aynı soydan geliyoruz. Kadim Akrabayız güzel insanlar..

1337 tarihinde kurulan Elbistan’da kurulan Maraş Dulkadırlı Beyliği’nden önce, ana aşiretleri Beğdili içinde bu isimleri almışlar. Yani (Tecirli-Alcı) diye..

Yine Beğdili içinde daha başka isimde bulunan oymaklarla birlikte Maraş Dulkadırlı Beyliği’nin teşkilinde ayrı ayrı isimlerle bulunmuşlar.

Anadolu Selçukluları zamanında hep ana aşiretleri Beğdili ile beraber olup, ilk zamanlarında hep tek isimleri olan Beğdilileri kullanmışlar. Osmanlılar zamanındaysa sayımlar, yani tahrir yapılarak, defterleri tutulmuş, yayladıkları ve kışladıkları yer isimleriyle, oymak ve ana aşiretlerinin isimleri belirtilerek kayıtlara geçilmiş.

Alcı-Tecirliler ana aşiretleri Beğdiliyle yaylak ve kışlaklara beraber gelmiş ve beraber konup göçmüsler.

1691 yılına kadar ana aşiretlerinden ayrılıp İran’a ve Sivas’a, Orta ve Batı Anadolu’ya, Akdeniz, Eğe ve Marmara kıyılarına ve daha uçlara giden yerleşenler hariç, 1691 yılına kadar konup göçmeleri hep devam etmiş.

1691 tarihinde Osmanlı Devleti’nin aldığı bir kararla 80.000 hane olarak göçebe Türkmen Beğdili mensupları Suriyedeki Rakka eyaletine hayvanları ve evleriyle birlikte cebren götürülüp yerleştirilmiş. Bu haneler içinde Alcı-Tecirlilerde mevcuttur. Ahmet Refik’in ve Cengiz Orhonlu’nun “Asiretlerin İskanları” konulu kitaplarında bu olay belirtiliyor.

Osmanlılar Zamanında Alcılar Nerelerde Bulunuyorlardı:

Selçuklular zamanında Alcılar ana boyları Beğdili içinde beraber yaylayıp kışlarken, Osmanlılar zamanında ise Alcıların bulundukları yerleri merhum Cevdet Turkay, Başbakanlık Arşivlerinden çıkardığı “Oymak, Asiret ve Cemaatler” adlı kitabının 196.cı sayfasında şöyle yazıyor.

“Maras, Ayıntap, Kilis sancakları, Edirne, Yeni il kazası (Sivas), Halep, Usak, Kutahya, Hama, Humus kazası (Trablusu sam eyaleti), Bursa kazası, Adana ovası, İnegol kazası, Pazarkoy kazası (Kocaeli), Sam eyaleti, Karaman, Rakka, Kıbrıs ceziresi, Mihalic kazası (Eskisehir), Rumeli, Viran sehir kazası (Bolu), Esme kazası, Kutahya sancağı konar-gocer Turkmen yorukan taifesindendir.”

Aynı eserin 48.nci sayfasında; “Asiret olarak da Boz ok (Yozgat) Edirne kazası, Bursa, İnegol, Pazarkoy kazası, Maras, Ayıntap, Kilis, Halep; konar-gocer Turkmen yorukan taifesindendir. Yukarıda sayılanlar sadece Alcı ismini tasıyanlardır. Alcıdan olup da baska isim tasıyanlar da vardır. Bunlar harictir.” Diye belirtiliyor.

Alcı’lar Anadoluya Nereden ve Ne Zaman Geldiler?..

            Oğuzların Beğdili boyu Anadolu’ya nereden ve ne zaman geldilerse, oymakları olan Alcı-Tecirli de bunların içinde gelmiş ve onların yerleştiklere yerlere yerleşmişlerdir.  

Padisah Fermanlarında Alcılar şöyle geçiyor..

Cengiz Orhonlu’nun “Osmanlı İmparatorluğunda Asiretlerin İskanı” adlı eserinin 58.nci sayfasında, 28 Mart 1691 tarihli bir fermanla Beğdili oymakları içindeki Alcı-Tecirli-Kılıçlı-Araplı ve diğer oymakların Rakka bolgesindeki Colap Suyu boylarına iskanları emredilmiştir.” Yazıyor.

Aynı eserin 63.ncü sayfasında; “19 Haziran 1693 tarihli fermanla Halep’e bağlı Münbic Nahiyesine ve Sacur Suyu boylarına Beğdili oymaklarının yerleştirilmesi emredilmiş, içlerinde Alcı Obası mensuplarıda vardır.” Deniliyor.

Prof. Cengiz Orhonlu’nun kitabının sonuna eklenen 3 nolu haritada Beğdili obalarının ve Alcıların nerelere yerleştirildiği, koy adlarıyla birlikte yazılmış olup, içlerinde Alcı Köyü diye bir köy ismide gösterilmektedir.

Yine aynı eserin 65-66.nci sayfalarında; 25 Ocak 1691 tarihli bir fermanla Hama Humus Sancaklarına ait olan boş yerlere konar-göçer Türkmenlerin yerleştirilmesinin emredildiği, bu oymakların kırk kadar olup içinde Alcılarında olduğu adlarının ise Alcı Ramazan, Sağırlı Alcısı, Esbli Alcısı, Tululu Alcısı, İlihanlu Alcısı, Kılıçlı Alcısı diye belirtilerek sayıldığı görülmektedir.

Prof. Cengiz Orhonlu, eserinin 69.ncu sayfasında “Kılıçlı ile Kıcıllı ve Kıluçlu adıyla üç ayrı oymak vardır. Arşivlerde bunlar karıştırılmıştır. Halbuki bunlar birbirinden ayrıdır. Buraya yani 69. sayfanın 77 nolu dipnotuna dikkat edilsin.” demektedir.

Aynı eserinin 78.nci sayfasında; “11 Ocak 1691 tarihli bir fermanda Adana Sancağında Ayaş, Berendi ve Kınık Kazalarına Dulkadırlı’ya bağlı bazı oymakların yerleştirilmesi emredilmistir. Yine bunlar içinde Alcılar da vardır.” Derken,

78’inci sayfasının 124 numaralı dipnotunda Esbli Alcısı ve 79.ncu sayfanın 126 nolu dipnotunda Çepni Alcısı, Kılıçlı Alcısı” diye yazılıdır.

Alcı bir soy olduğu halde Osmanlılar zamanında vergi toplama kolaylığı için ve hangilerinin olduğu da belli olsun diye şura Alcısı, bura Alcısı diye yer isimleriyle birlikte anılmaktadır. Tabiiki bu isimler daha sonraki zamanlarda lakap olarak üstlerine kalınca hem akrabalık bağlarında zayıflama, hemde başka bir oymak, boy, soymuş gibi karışıklıklara sebep teşkil etmektedir.

1707 tarihli bir fermanla Alcı ve Kılıç (Kılıçlar) Alcısının Maraş’ın Guvercinlik Kazasına yerleştirilmeleri emredilmiştir. Deniliyor.

Ahmet Refik’in “Anadolu Türk Aşiretleri-Türkmenler” adlı kitabının 67.nci sayfasında; Ferman no 124 “Kadılara ve Beylerbeyine; Boz ulusa tabi (Maras – Diyarbekir - Halep Turkmenleri) cemaatlerinin kendi kıslaklarında kıslamalarına dair.” Emirde;

“Halep ve Yeni il (Sivasın guneyi) Turkmen taifesinden olan cemaatı Mamalı, Kara koyunlu, Celduklu, Sarıklu, Bozlu, Sam piyadeleri, Karakocalar, Avsar, Urcan, Musacalu ve Cemaatı, Alcı kadimul eyyamdan (ta eskiden beri) yazın vilayeti Rumda Sivas, Amasya, Corum, Bozok, Divriği (Sivas’ın ilcesi) Canik (Amasya Giresun arası), Arapgir (Malatya’nın ilcesi) livalardan mutesekkil (tesekkul eden) buralarda yaylayup, kısın Sam-ı serif etrafında kıslarken birkac seneden beri bu adetlerine muhalif olarak Karaman eyaletinde idaremiz altındaki yerlerde yazlayıp kıslıyorlarmıs. Bunları eski yerlerine iade etmeniz uzerine emr-i serifimi icra ediniz.” Denildiği,

“Fi.14.z.1022. (Miladi: 1606) Aynı eser; sh. 80, Ferman no: 136 ve Ferman tarihi: 1101 (Miladi: 1685) Viyana bozgunundan sonra Osmanlı Boz ulus (Maras- Diyarbekir-Halep) Turkmenlerini de harbe istirak ettirmeye mecburiyet hasıl olduğundan Boz ulus asiret beyleri Konya’da Ali pasa’nın huzurunda toplandılar. Sefere istirak edeceklerine dair cıkan padisah fermanı Konya mahkemesinde kendilerine okunduğu gibi tarafı aliyeden gelen isim listesi kendilerine verildi. Butun asiret beyleri kadının huzurunda muvafakat ettiler.Beyler birbirlerine muteselsil kefil olup senet imzaladılar. Her asiret kendi oymağından kac kisi ile istirak edecekse taahhüt edip bu senede yazdılar.” Gibi dahası uzun bir senetten bahsediliyor.

Beğdili aşiret oymaklarının toptan askerlerinin 1340 adet olduğu belirtilirken, bu oymağın birisi de (yani Beğdililerin) Alcı cemaatıdır ibresi düşülmüş.

Zamanoğlu Tatar Kethuda (Muhtar) ismindeki Alcı cemaatı temsilcisi (15) asker vermeyi üstlenmiş. Diğer bütün aşiretler ve cemaatler de ne kadar asker vereceklerini kayıt altına aldırmışlar. Yani Alcılar da boylece Beğdili’nin Alcı cemaatı olarak 15 askerle harbe iştirakı üstlenerek bu fermanda ve faaliyette yer aldığı kayıtlarda net olarak geçiyor.

Aynı eser; sh. 96, Ferman no: 148, Ferman tarihi: 1102, (Miladi: 1686) Turkmenlerden sekiz cemaatın Rakka havalisine iskan olunmalarına dairdir.

Bu ferman içinde de Alcı ve Kılıçlı Alcısı olduğu yazılı. Mehmet ADİL Hoca fermanın tamamını yazmamış. Aynı eser; sh. 106-107-108, Ferman no. 159, Ferman tarihi: 1104, (Miladi: 1688) Bu fermanla bazı aşiretlerin Hama ve Humus’a yerleştirilmeleri emredilmiştir. Hama Humus kadılarına yine bu cemaatleri Alcı Ramazan cemaatı, Sağırlu Alcısı, Esenlu Alcısı, Ekrat Kılıçlı (Alcı Kılıçlısı) diye yazılmış hatta bunların ayrı ayrı isimleri de yazılmış.

Aynı eser; sh. 155-156, Ferman no: 201, Ferman tarihi: 1131, (Miladi 1715) Hama Humus’tan kaçarak manisa’nın Saruhanlu ilçesi taraflarında kışlayıp, Aksehir dağlarında yaylayan, fakat disiplinsiz davranışları nedeniyle suçlu duruma düşen bu gurubun iskan yerleri olan Hama humus’a tekrar gönderilmelerine dair ferman açıktır. Bu fermanda da yine Alcı cemaatı diye yazılıdır. Aynı eser; sh. 166, Ferman no: 207, Ferman tarihi: 1135, (Miladi 1719) Rakka’dan Anadolu’ya kaçan cemaatlerin tekrar Rakka’ya gonderilmesine dairdir. Bu fermanda yine Tecirli-Alcı isimleri geçmektedir.

Prof. Yusuf Halacoğlu’nun “XVIII. YY. Osmanlı İmparatorluğunun İskan Siyaseti ve Aşiretleri Yerleştirmesi” adlı kitabındaki padisah fermanları içinde geçen Alcılar: Yukardaki mevzubahis eser, sh. 49. Alcı ve diğer cemaatlerin Ayaş, Berendi ve Kınık iskan bolgelerinden ayrılarak Kayseri Yahyalı da ziraat ve insanlara zarar verdikleri, bunların tekrar iskan yerlerine gönderilmeleri hakkındadır.

Tarih miladi 1703 Adana ve Kayseri yetkililerine: Aynı eser; sh. 62, Ferman tarihi: 1705 Alcı-Tecirli de içinde olmak uzere Kurt Kulağı Derbentciliğini yapıp, oradaki arazileri ekip biçmeleri için 24 cemaat hakkındadır. (Derbent: yol, geçit emniyetini üstlenmedir.)

Aynı eser; sh. 84 dipnotu 559, Ferman tarihi; 1710 Hama Humus’taki Türkmen cemaatlarına Araplar baskı yapmış, Türkmenler de Trablusşam ve Lazkiye, Şam, Kudüs ve Harran Ovasına varmışlardı. Bunların toplanıp iskan yerlerine tekrar gönderilmesi emredilmiştir. Yine bu Türkmenler içinde de Alcı ve Tüccarlı (Tecirli) bulunmakta ve fermanda isimleri tek tek yazılmıştır.

Bu hususta ikinci bir ferman olup ferman tarihi ise 1711. Aynı eser; sh. 83-84, Ferman tarihi: 1718. Çukurova’da Kurt Kulağı Mahalline iskan olunan ifrazı Dulkadiriyeden olan cemaatlerden Çığrık Tecirlisi, Sihap Tecirlisi, Sarızlı Tecirlisi, Karamanlı Alcısı, Kabakulak Alcısı, Ostile Alcısı, Avcı (Bu da Alcıdır) ve diğer 30-40 kadar cemaat iskan yerlerini terk ederek Karaman, Kütahya, İç-el, Bursa, Saruhan (Manisa) sancaklarına gitmişler. Teke, Hamit, Biga, Karası, Muğla, Bolu, Ankara ve Çankırı sancak ve kasabalarına dağılarak yerleşmişlerdir. Bunların toplanarak eski iskan yerlerine gönderiilmesi hakkındaki 1725 tarihli fermandır.

Aynı eser; sh. 109, Dipnotu no: 766, Ferman tarihi: 4 Ağustos 1704. Marasa tabi Engerek (Engizek) Dağında yaylayup Pazarcık ve Haruniye ve keferdiz mahallerinde kıslayan İlbeylu, Hamitli cemaatı ahali uzerine baskı yapınca bunlar Halep civarı Munbic’e yerleştirilmişlerdi. Sonra Maras’ta yaylayup kışlamak ve Maraş bolgesini eskiyadan korumak için müracaatta bulunmuslar. 4 Ağustos 1704 tarihli fermanla istekleri kabul edilmişti. Bu İlbeyliler hem Maraş bölgesini koruyup hem de harap olmus köyleri şen abat edeceklerdi. Yani ekip biçeceklerdi.

Bu hususta Maraş Beylerbeyine (1704) tarihli ferman gönderilmiştir. 766 nolu dipnotta; İlbeyli cemaatının biraz once Munbic’e yerleştirilip orada birkaç yıl kalmaları esnasında Maraş’ta 150 köy harap edilmiştir. Harap edenlerin içinde Okcu, İzzeddunlu, Kılıçlı, Aşireti, Recepli Avşarı, Tecirli-Alcı cemaatları da bulunmuşlardır. Halbuki bunlarda Beğdilinden eskiden ayrılmış Beğdili cemaatlarıdırlar.  Deniliyor. Fakat o zamanın şartlarını şimdi hükme bağlamanın manasız ve yersiz olacağıda belirtiliyor.

Aynı eser; sh. 111, Ferman tarihi: 1706. Hama’ya iskanları emredilen sonra afedilerek maatabii Elbistan nahiyesinde Ahsendere (Esendere-Ericek) mevkiine yerlestirilen Kılıclı-Alcı cemaatları kotu hareketlerde bulunduklarından Kıbrıs’a surulmek icin harekete gecilmis ancak Kılıclı-Alcı cemaatlarının kethudaları (muhtar) müracaatta bulunmuslar. Eski iskan mahalleri olan Hama da ziraatçılık yapmak ve 25.000 kurus vergi odemek istediklerini bildirmeleri uzerine 1706 yılında Maras beylerbeyine gonderilen bir fermanla istekleri kabul edilmistir.” Deniliyor.

Aynı eser; sh. 111, Dipnot: 781. Bu karar 1706 tarihinde alındığı zaman sozu gecen Kılıclı-Alcı cemaatları Kars-ı Zulkadiriye (Kadirli)’de isyan halinde olan ana asiretleri Tecirli ile beraber bulunuyorlardı.

Dipnot: 782. Bak. Mad 8458. sh. 161. sene: 1117 (Miladi 1701) Aynı eser; sh. 132 ve 944 nolu dipnotu.

1691 yılında Adana’nın Ayas, Berendi ve Kınık mevkilerine ifrazı Zulkadiriyeden 120 kadar oymak yerlestirilmis, anca burada 20 kadar oymak kalmıstır. Diğerleri oradan kaçmışlardır.

Yukardaki 120 oymağın içinde Esbili Alcısı (Tecirli) de bulunuyordu. Ancak buradan dağılan yüz kadar oymak 1712 yılında tekrar toplanarak iskan yerlerine getirilmişler.

Aynı eser; sh. 133. Adana Demirkapı ile Misis arasına ifrazı Zulkadiriyeden 20 kadar oymak yerleştirilmiş. Çıkrık Tüccarlısı (Tecirlisi) ve Sihab Tecirlisi cemaatı 1705’de Kurt Kulağı Derbendine derbentci kaydedilmişlerdi. Yine bu gurubtan (1707’de Sivas ve Kırşehir de Pehlivanoğlu Kenan Beyin yanında sakin olan Kabakulak Alcısı ve diğer oymaklar Adana ovasında Anavarza Kalesi ve Kınık bolgelerine yerleştirildiler.

Tecirli cemaati bazan Rakka’ya bazan Çukurova’ya yerleştirilmeye devam edilirken (1708) yılında yeniden Ayaş, Berendi ve Kınık’a yerleştirilmeleri emrolundu. Bundan sonra Tecirli’nin yeniden Rakka’ya iskanlarına karar alınmıştır. Ancak bu teşebbüs de akim kalmıştır. 1724 yılında ziraatcılık yapmak şartıyla Çukurova’da Anavarza’ya iskanlarına ferman yazılmıştır.

Aynı eser; sh. 85-86. Çukurova’da Kurt Kulağı Mahalline iskan edilmiş olan ifrazı Zulkadiriye cemaatlarından Çıkrıklı, Sihap, Sarızlı Tecirlisi, Karamanlı Alcısı, Kabakulak Alcısı, Ostile Alcısı, Avcı (Alcı) ve başka aşiretlerden otuz kadar oymak, asıl mahalleri olan Çukurova’dan firar ederek Karaman, Kütahya, Bursa eyaletlerine, İç-el, Aydın, Saruhan, Manisa sancaklarına giderek dağılmışlardır. Ayrıca Teke, Hamid, Biga, Karesi, Muğla, Bolu, Ankara ve Çankırı sancaklarındaki köy ve kasabalara yerleştiklerini 1718 tarihli bir padisah fermanından öğrenmekteyiz. 1725 tarihli bir fermanla bu oymakların toplanarak Çukurova’da eski yerlerine yerleştirilmeleri emredilmiştir.

Padisahın her emrini yerine getirmek bazen mümkün, bazende olmamıştır. Bazen de aşiretleri takipten vaz geçilmiş, oymaklarda bazen gittikleri yerlere yerleşip kalmışlardır.

Aynı eser; sh. 139 ve 1011 nolu dipnot. 1691 yılından sonra Rakka, Hama ve Humus’a yerleştirilen Yeni İl (Sivasın güneyi) Türkmenlerinden Esenlu Alcısı, Kulular Alcısı, Ayuhanlı Alcısı, Ekradı Kılıçlı Alcısı (Ekrat kelimesi lakaptır, yani Halep Türkmenlerinden anlamındadır. Halep Türkmenlerinin bir adı yani lakabı da Ekrat Türkmenidir.)

Kethudaları ve kefilleri olan Bektaş Ağa’nın Hama’dan padisaha bir dilekce ile müracaatı üzerine yalnız Hama’dakiler o zaman Elbistan’a bağlı bulunan şimdiki Göksun ilçesinin Ericek köyünün yerindeki Ahsendere’ye Hama’dan nakil olunmuşlar..

Ancak yukarda ismi gecen Alcılar, Kılıçlar, aynı eser 1011 nolu dipnota gore 1705 yılında yeniden Hama’ya götürülmüşler.

Rakka’ya, Colab’a yerleştirilen Alcı-Kılıçlıların büyük bir bölümü Tecirli ve bazı diğer Beğdili oymaklarıyla ve bazı diğer aşiretlerin obalarıyla birlikte 5000 çadır ve 15.000 nüfus olarak iskan yerleri Rakka bölgesinden Anadolu’ya müteveccihen izinsiz ve iskan paşa ve beylerini dinlemiyerek ayrılmışlar, Nizip’in altından yaya geçidinden Murat (Fırat) suyunu geçip, meşhur Yusuf Paşa’nın 600 kişiyi kılıçtan geçirmesi olayının içinde bulunmuşlar.

Beğdili ana asiretleri icindeki Rakka’da ve Colap civarında kalan Alcı obaları, Tecirli ve Kılıçlı Alcıları ise 19. asır başlarına kadar orada kalmışlar.

Suçu üstlerinde kalan bir kervan soygunu gerekçe gösterilerek Mısır valisi Abbas Paşa büyük bir askeri kuvvetle çok çetin bir muharebe neticesinde Rakka ve Colap’tan Beğdili aşiretini bütün oymaklarıyla beraber dağıtmıştır.

Buradan dağılan Beğdili ana aşiretleri ve Alcı, Kılıçlı ve Tecirli oymak ve obaları da bunların içinde Rakka’dan Antakya’ya kadar dağıldıkları gibi Rakka’ya sürülmelerinden yani 1691 yılından önceki kışlayıp yayladıkları yerler olan Halep’le Sivas Kayseri arasına dağılıp kendiliklerinden kah toplu, kah parça parça küçük guruplar halinde ve hatta bir iki hane bile olarak kendiliklerinden yerleşmişler.

Hatta bu aşiretlerden bir kısmı yine konar göçerliğe yani yazları yaylalara, kışları Antakya, Osmaniye, Kadirli ve Düziçi’ne 1865 tarihine kadar yani Osmanlının Islahiye fırkasını bu aşiretleri ıslahla münasip yerlere yerleştirilmesi için görevlendirilen Islahiye askeri fırkasının gelip müdahalesine kadar devam etmişler.

1865’de adı geçen Islahiye Fırkası askerlerinin başındaki üç paşa Derviş, Cevdet ve Osman Paşa,  kuvvetleri ile Avşarları Kayseri Sarız tarafına, Reyhanlılar Hatay’ın Reyhanlı ilçesine, Tecirli-Alcı, Kılıçları da şimdiki Osmaniye ilinin 4 km kuzeyine, şimdiki köyler halinde ve Düziçi’ne, Ceyhan suyu ile Hamıs suyu arasındaki eski kışlaklarına zorla yerleştirmişler.

Devletin 1865 yılındaki bu yerleştirmesinden önce de bu aşiretlerden aynı yaylak ve kışlaklara yerleşmiş olanlar da vardı. Hatta yerli hayattan göçebeliğe geçenler ve göçebelikten yerli hayata geçenler olduğu gibi benzer zikzaklar devletle olan çesitli münasebet şartlarına göre yoğunlaşıyordu. Kimisi yerleşmek istemiyor,  kimisi yurt beğenmiyor, kimisi devlete vergi vermekten kaçıyor, kimisi hür yaşamak istiyor, kimisi başı boşluğu yeğliyor, kimisi de yerli hayata geçtiğinde çakalın arslanı boğacağından korkuyordu. Kimi suç işlemiş yerinin belli olmasını istemiyor, gizleniyor, kimi kendi aşiretine küsmüş, kimi daha başka sebeplerden sıkıntı çıkarıyordu.

Evet güzel insanlar.. Padisah fermanlarında ismi gecen Alcıları ve Tecirlileri yer, zaman, kaynak ve durum bildirerek yazdık. Şimdide tüm Alcıların abisi, hocası ve büyüğü ilan ettiğim kıymetli Mehmet ADİL ALCIĞLU Hocamızın ve ekibinin bizzat tespit edip, kaynak kişilerinden araştırıp dinledikleri  Alcıların özel hallerini, anılarını, Hocamızın ağzıyla anlatalım, yazalım.

            Beğdili oymakları olarak bunlarla birlikte Rakkaya 1691 tarihinde yerleştirilmis ve oradan defalarca Anadolu’ya kaçıp geri götürülen Alcı mensupları arasında, atadan babadan o zamandan beri söylene söylene zamanımıza kadar gelen bir armut asma meselesi vardır. Bunun mahiyeti nedir, nasıldır hiç birisi bilmez.

Tüm Alcılı atalarımızın ruhlarını Cenabı Hak Şad eylesin diyerek Mehmet Hoca bu ahitleri ve vasiyetlerini bu araştırmasıyla yerine getiriyor.

Hadiseye dair Alcılardan birisinin söylediği nazım ve kafiyeli hatırasını kendi düzelterek sadeleştirmiş ve şu şiiri bulmuş.

Yandık çöllerinde çıktık Rakka’dan

Anadolu yolun nerde gel dedik

Kurtulak diye de yoruduk ordan

Murat Suyu kanlı gölunde kaldık

Fermanıyla Yusuf Paş gelende

Askerini üstümüze salanda

Acımadan kılıçları çalanda

Ecel fırtınası yelinde kaldık

Muradı geçince kapandı yollar

Alındı koyunlar kalmadı mallar

Kırıldık aclıktan cok yaman hallar

Zalim merhametsiz elinde kaldık

Sanki Kerbelada Huseyin olduk

Aile efradı butun mahvolduk

Evel sahan idik simdi gaz olduk

Nuhun tufanının selinde kaldık

Aclıktan atınan deveyi yedik

Bunlar da bitince yaprak yayıldık

Sormayın ezelden biz nasıl idik

Simdi alcakların dilinde kaldık

Cok buyuk kuvveti bulduk karsıda

Kalkmıyor kolumuz kalmısık darda

Dustuk cehenneme yanıyok narda

Yanan bedenlerin kulunde kaldık

Alcıoğlu asığım yanıyor yurek

Gomek oluleri getirin kurek

Her yandan sarıldık kime bildirek

Çevrilip Nizip’in ilinde kaldık.

Şimdiki Fırat Nehrinin baştarafına Elaziz, barajlara dökülene kadarki adına Murad Suyu deniliyor. Barajlardan sonra Suriye içlerine kadar Fırat denilsede, eskiden Suriye toprakları dörtyüz sene kadar Osmanlı idaresinde kaldığı zamanlarda Fırat Nehri’ne Basra Körfezine döküldüğü yere kadar adına Murat Suyu denildiği anlaşılıyor.

Mehmet Hoca, bunu teyit ve te’kit eden Dadaloğlu’nun aşağıdaki iki kıt’ası ve Evliya Çelebi’nin Seyehatnamesinden alınan cumleyide buraya almış;

Dadaloğlu der buradan geçerse

Elbeyli Türkünden yolun açarsa

Akan kanlı Murad kopuk saçarsa

Seyid Baddal gibi er var önunde

Cerid Rakiye’den arayı açın

Kinedin altından Muradı geçin

Sarardı benziniz yaylaya göçün

Çek atın başını Uruma doğru.

Şimdi önüne gelenin hikaye uydurup, değişik unvanların gölgesine sığınarak hiç edebiyat ve güzel sanatların yanından bile geçemeyecek kalitesiz kalem ve cümleleriyle kirlilik yarattığı edebiyatçı-tarihçi bozuntularının ha bire kafa karışıklıklarına sebep olduğu Alcı kelimesi ne demek, anlamı ney ona bir el atalım.

ALCI KELİMESİ NE DEMEK, ANLAMI NEY ONA BİR EL ATALIM

Türkçemizde Al kelimesinin bir anlamı almaktır. Yani birisi bir şeyi verirken al şunu der. Diğer bir anlamı ise renk ifadesidir. Ateş alevi rengindeki kırmızıdan daha başka bir renktir. Üçüncü anlamıysa; bazı insanları uykusunda veya uyku ile uyanıklık arasında çesitli şekillere giren, bilhassa yeni evlenen ve doğum yapmış kadınlara karabasan kabus olarak musallat olduğuna inanılan bir hayaldir.

Hastanın üzerine bastırılmıs, çullanılmış gibi bir hal olur. Bu bir kabus ve hayaldir. Hastayı sıkıştırır ve korkutur. Çok sürmez, sonra bırakır gider. Ama hasta bundan çok hırpalanır. Bu bir gerçek ve daimi olay olmayıp hastayı aldatmak ve yalancıktan onu korkutan bir olay olmasından dolayı da Al kelimesinin bir manası Aldatmaktır. Bu olay halk arasında “Al Basma” olarak adlandırılır.

İnsanlık aleminde herhangi bir işi, sanatı yapanın isminin veya yaptığı işin isminin arkasına cı, ci, cu gibi iki harf eklenerek adamın ne iş yaptığı ifade edilir ve soylenir. Misal olarak odun satana Oduncu, kömür satana Kömürcü, çift sürene Çiftçi, su satana Sucu, aş (yemek) pişirene Aşcı, demir ustasına Demirci, körük çekene Körükçü denildiği gibi.

Mevzumuzu teskil eden Alcı kelimesi ve Alcı denilenler de, Oğuzların Beğdili Boyunun Tecirli Oymağından bir oba İken, bunlara neden ve nereden Alcı denmiş, onu anlatalım.

Atalarımızdan ve konuya ilgi duyan diğer yaşlılarımızdan duyup dinlediğimize göre rivayetlerden biri şöyledir;

Alcıların başlarındaki bir aile geçici bir süre yerleşke için bir yere çadırını kurmuş. Aile fertleri çadırın dışında koyun, kuzu ve diğer hayvanlarıyla meşgul olurken, çadırda kalan bir bebekle çok yaşlı bir erkek bulunuyormuş. Yaşlı adam gözleri yumuk bir şekilde düşünürken göz ucuyla bir güvercinin su dolu bir kabın içine boncuk gibi bir sey atttığını, beşikteki bebeğide kanatları ile boğmaya başladığını görmüş.  

Güvercin yaşlı adamı uyuyor o an uyuyor sanmış. Yaşlı adam güvercinin su dolu kabın içine bıraktığı cevheri alıvermiş. O anda çocuğu boğan güvercin anında insan şeklini almış. İhtiyara aldığı o cevheri geri vermesi için yalvarmaya başlamış. İhtiyar vermem, çünkü sen benim torunumu boğuyordun demiş. İnsan haline dönen güvercin, “Ben perilerdenim, sözüm onların hepsinede geçer, yemin edip and içiyorum ki senin ailene ve ondan meydana geleceklere biz perilerden hiç birisi dokunmayacak demiş ve sizin su yedi adet Kur’an suresini okuyup üflediğiniz zaman Al Basanlar, rüyasında korkanlar, sa’ra tutanlar kesinlikle iyileşecek.” deyince ihtiyar tama demiş ve perinin cevherini vermiş. O da tekrar bir güvercin olmuş ve uçup gitmiş.

İşte bu günden sonra bu ailenin ve onlardan doğup çoğalanların okudukları herkes iyi olmuştur. Artık bu aile ve oba bu vasıflarıyla tanınmış ve ad-ocak sahibi olmuşlar. Bunlara o günden sonra hep  “Al Kesenler”, “Alcı”, “Alcılar” denmiş. Nasıl odun işi yapana Oduncu deniliyorsa, bu aile de Al kesme işi ile uğraştığı için bunlara da “ALCI” yani “AL KESENLER” demişler

.

Bu husustaki ikinci bir rivayet ise Türklerin Orta Asya’dan İran’a, oradan da Irak ve Suriye’ye geldikleri zamanlarda Emevilerin son dönemi, Abbasilerin de ilk dönemleridir.

Türklerin çok yiğit ve  muharebeci olduklarını görüp, anlayan bu milletler onlarla iyi geçinmiş ve kız vererek akrabalık bağları kurmuşlar. Türkleri bazı bölgelere ve birkaç şehrede emir tayin etmişler.

Böylece Türklerin bu üstün vasıflarından ziyadesiyle yararlanma amacında olmuşlar. Bundan dolayıdırki bu Türklere bizafi Seyitlik geçtiği söylenmiştir. Bilindiği gibi zamanımızda da olduğu gibi bir soydan veya bir obadan bir kız alındığında, o kimseye falancanın eniştesi, damadı, güveği denilir. Gerçi bu izafi bir deyimdir, hakikisi ise o soyun veya obanın bir ailesinin damatıdır. Bu durumdan dolayı  Abbasiler Hz. Peygamberin soyundan olduğu için bunlardan evlenenlere de izafi olarak Peygamber soyu, sülalesi, yani Seyit denmiş, Türklerinde Seyit olduğu söylenmiştir.

ALCILAR VE SEYİTLİK

Bir de hakiki Seyitlik vardır ki bu da doğrudan Peygamberimizin bizatihi kaç göbek sonra olursa olsun torunları ile evlenerek ondan doğanlardır.

Alcıların kökünde böyle bir Seyitlik kokusu olduğu söylenir. Yani Peygamberimizin göbek torunlardan birisiyle evlendiği ve bugünkü fertlerinde de karakteristik benzerlikler ve vasıfların mevcut olduğu söylenilir. Bunu halk arasında farketmek için bazı ölçüler, bazı kıstaslar vardır. Bunu bilenler bunlardaki bu farklılığı anlayabilir. Fakat bu Alcı soyundaki Seyitlik kokusu hakiki bir seyitlik midir yoksa izafi bir seyitlik midir tam bilinemediğni araştırmacılar söylüyor.

Tarihen sabittir ki Bağdat’taki Abbasiler, Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’den Abbasi Halifesinin 1055’ten sonra 1057 tarihlerinde yardım istemesi üzerine Sultan Tuğrul, Mısır, Medine, Mekke ve Kızıl Deniz’e kadar yürüyüp idaresine aldı ve hatta Resuloğulları diye bir Türk birliğiyle Yemen’e kadar gidip, oralarda senelerce çok adaletli bir şekilde hüküm sürdü.

O dönemdeki kökü Türk olan Tolunoğulları ve Ihşitlerin idareleri zamanından, 1517’deki Yavuz Sultan Selim’in idaresine kadar Türkler ailece ve halk olarak Arap Yarımadasında yaşadılar. Hpsi olmasa da asırlarca veya 30, 40 sene gibi zamanlarda oralarda yaşadılar. Tabiiki bölgede araplaşıp kalanların olduğu gibi Anadolu’ya geri gelenler de oldu.

İşte o zamanlarda Alcıların buralara göç edip, bir müddet sonrada Anadolu’ya geri döndükleri, bu arada izafi veya hakiki Seyitlikten pay almış olmaları hiçde ihtimal dışı sayılamaz.

Üçüncü bir ihtimalse; Bağdat’taki Abbasi Devleti bazı devirlerinde çok sıkıntılı süreçler geçirdi. İçindeki hakiki Seyitleri çok sıkıştırdılar. Bazılarını Bağdat’tan uzaklaştırdılar. Buradan ayrılan Seyitlerin çoğu  doğu tarafına Türklerin içine, yani Buhara, Taşkent ve Maveraunnehir istikametine doğru gittiler.

O zamanlardaki Türkler, Bağdat’tan Orta Asya’ya kadar Seyitlerin gidecekleri güzergahtaydılar. Evlilik ve diğer koşullardan dolayı bu Seyitlerden Türklere hakiki Seyitliğin geçtiği, bunların içindeki Alcı adını taşımayan Alcıların ataları Oğuzun Beğdili boyu içinde bulunduğundan Alcılara Seyitlik karıştığı söylenmektedir.

Tabbiki çok detaylı araştırma gerektiren bir konu olduğu için olabilir veya hiç olmayabilir de denildiği gibi Alcıların bu ismi almaları ve Al kesmelerinin üzerine ve Seyit söylentilerinin sıklığından böyle bir açıklama yapılıyor.

Alcılar ile ilgili bir hal ise Alcılar ocak, ocaklı diye adlandırılırken, Alcıların evlerinden kül alınırsa veya bir çaput parçası alınıp hastaya kokutulursa hastanın iyileşeceğine inanılıyor.

Ama nasıl ve nereden ocaklılar, mahiyetinin ötesi tam bilinmiyor. Örneğin Adana’nın Tufanbeyli ilçesi halkının dediklerini ve oradaki bir mahalle Alcıları buna örnek gösteriliyor.  

Kahramanmaraş’ta da bir ailenin hastası olduğunda, ya da bir delilik eseri görüldüğünde o, hastanın sahibi “Hemen bunu Alcılara götürüp Alladalım dermiş.  Yani okuyup üflemenin adı “Allamadır”. Bu işi bundan elli sene evvel sırf Alcı mensupları ve Alcı soyundan olanlar yaparken yaklaşık elli seneden beridirde hiç Alcı soyundan, ocaklı ve Seyit olmayanlarında  yaptığı, sahtekarlık yapıp menfaatlendikleri söyleniyor. Hakiki Alcıların manevi hakkını kullandıkları, halbuki buradaki Alcılar babadan, dededen, ta evvelden beri bu işi yaptıklarının herkes tarafından bilindiği aşikar deniliyor. Yani Al Keserler, hastaya okuyup üfürürler, bunun karşılığında da asla kimseden para almadıkları biliniyor.

Şimdilerde ise üfürükçü derler diye hakiki Alcı mensupları bilseler de Allama işini terk etmişler, hiç birisi  yapmıyormuş. Fakat haksız sahtekarlar yinede ocağız Alcılılyız diye bu işlere devam ediyorlarmış.  Netice olarak Alcıların Ocaklı ve Seyit olmalarına ne tamamen hayır deniliyor ne de tamamen evet deniliyor. Bunun tam olarak aydınlanması için kapsamlı bir araştırma daha gerekir diyor kıymetli Mehmet Hocamız.

Şu anki mevcut durumda söylenti, kanaat ve şüpheler yukarda belirtilenlerden ibarettir. Al ve Alcıları Araştırmacı Yazar Ali Rıza Yalkın Hoca 1931 tarihli “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı kitabının 2.nci ciltinin 293.ncü sayfasında yazmıştır. Bu kitapta Al nedir, Alcı kimdir, okununca çok iyi anlaşılmaktadır.

Ali Rıza YALKIN Hocanın tespiti aynen şu şekildedir. ALCILAR: Al basma hastalığından korunmak için Ocaklı olanlara ALCI derler. ALCI olmak icin; “Al karısının attığı boncuğu alan loğusa, bunu geri verirken Al karısına yemin ettirmelidir”, diye yazıyor.

Mehmet ADİL Hocanın asaletle ilgili şu tarif ve yorumları gerçekten çok etkileyici. Verdiği örnekleri aynen aktarıyorum. Diyorki;

“Hazreti Muhammed (avs) buyurmuştur ki: “İnsanlar madenler gibidir. Yani altın kıyamete kadar altındır. Demir kıyamete kadar demirdir. İsterse bunlar başka madenlere karıştırılsın. Yine o madenlerin içinde altın altın olarak demir de demir olarak bulunur demek istemiştir.

Hakikaten dikkat edilip bir yerdeki insanlara bakıldığında göze çarpan hal ve tavırları ayrı ayrıdır. Sanki ayrı ayrı madenler gibidir. Bir takım farklılıklar göze çarpmaktadır. Mesela şu durumlarda; fakirlik içinde cömertlik, gaddarlık içinde acımak, cehalet içinde adalet, yanlışlık içinde hakperestlik, şeytanlık içinde saflık, günahlar içinde sevapkarlık, yamukluk içinde istikamet, kaypaklık içinde sadakat, cimrilik içinde yardımperverlik, hırs içinde kanaat, açgözlülük içinde tok gözlülük, sapıklık içinde düzgünlük, fırsatçılık içinde fırsatçılık yapmamak, hayırsızlık içinde hayırseverlik, inat içinde ikna olmak, intikam içinde terk etmek, kin ve buguz içinde affetmek, kurnazlık ve şeytanlık içinde bunu yapmamak, yapamamak, haksızlık içinde haktan ve haklıdan taraf olmak, zayıfları ezenler içinde zayıftan taraf olmak, itimatsızlık içinde itimat etmek, güvensizlik içinde güvenmek, herkesi düşman bilenler arasında herkesi dost bilmek, iş bitirilmemek içinde iş bitirmek, darda boğmaklar arasında bunu yapmamak, hile ve hokkabazlık içinde bunu bilmemek, ard niyetlilik içinde böyle olmamak, özür dilemeyi kabul edip affetmek, haksızlık içinde haktan taraf olmak, yalancılık içinde doğruyu söylemek…. Evet istisnalar olabilir. Ekseriyat esasına göre böyledirler. Bu gibi hallerde olan soylarda iyi bir asaletin kendilerinde bozulmuş şeklinin görülmesidir denilebilir.

Atalarımız “Asalet selahiyette belli olur.” demişler. Yani bir kişi selahiyet sahibi olduğunda her fırsatta adilik yapıyorsa o, kişinin asaleti bozuk denir. Fakat fırsatçı değil toleranslı ise o kişiye asaletli kişi derler.

Bu duruma musahhas bir örnek verelim: Bir yerde gördüm ki komşusunun veya akrabasının tarla veya arsa tapusu kadastro çalışmalarında yanlışlıkla kendisinin üzerine çıkmış.

Komşusu veya akrabası ona tapu dairesine gidelim bu durumu düzelttirelim dediği halde bundan kaçıyor, gitmiyor. Başkasının mülkünün kendi üzerinde kalması gibi bir alçaklığa tenezzül ediyor. İşte bu gibi fırsatçı ve haksızların neresinde asalet aranır.

Bu kisi alçak, zayıf, imansız, adi değil midir? Yine bir yerde görüyorsun ki aynen yukardaki gibi komşusunun veya akrabasının tarla veya arsa tapusu yanlışlıkla kendi uzerine çıkmış. Bu kişi gidip esas tarla sahibine hadi tapu dairesine gidelim benim adımdan tarlanı senin adına düzelttirelim diyor. Diğer fırsatçı adi gibi bundan kaçmıyor. İşte asaletli adam diye bu kisiye denir. Bu gibi farklılıklardan kişinin ırkının düzgün asil olduğuna kanaat getirilir.”

Yine ata sözlerimizdendir ki “Asil azmaz bal kokmaz.” derler. Asaletsizlerin muamelesi de asaletsiz olur.

Evet bu örnekler, haller ve misallerden Alcıların ocaklı veya seyitlik bulasığı olmalarına isaretler vardır. Gorulen farklılıklar bunu gosterir.” Diye etkili yorumlar, tarifler ve değerlendirmeler yapıyor Alcıoğlu kıymetli Mehmet ADİL Hoca..

Soyadı Kanunu çıkmadan önce yani kimseye soy isim verilmezden evvel Alcıların lakap ve ünvanları ALCIOĞLU idi. O zamanlar tüm insanlar mensup olduğu soyun lakap ve ünvanını taşırdı.

Soyadı Kanunu çıkıncada soyu belli olanlara kendi soyunun ünvanları, o soy mensuplarına soy adı olarak verildi. Şayet kişinin soyu bilinmiyorsa ona da Ataş, Taş vs. gibi ve benzeri bir soyisimler verilmiştir.

ALCIOĞULLARI’na da ALCI soyismi verilidi. Bu soyadı bir müddet böyle giderken, geçtiğimiz 30-40 yıldan beri verilen kimliklerinde ALICI, ALCI, AVCI gibi aslı ile hiç bağdaşmayan kelimeler yazıldı. Bu asaletli soyun mensupları kâh bilgisizliğinden, kâh umursamazlıktan, kâh başka bir soyadı hevesinden dolayı bu duruma dikkat etmemişler, ya da kimliği düzenleyen memurlar kendi dillerinin döndüğü gibi, kendi konuşma ve ağız yapılarına göre yorumlayıp yazıp verdiklerinden böyle bir harf dönüşümü olmuş denilebilir.

Eski nüfus kütüklerinde bu durumlar bellidir. Buna itiraz edilmiyor yanlış yazılan kimlikler bazen bazı yerlerde sorun çıkarıyor.

Diğer başka yanlışlıklara gelince, temelde Selçuklu ve Osmanlılar zamanında da Alcı kelimesi çoğu yerde yanlış okunmuş ve yazılmıştır.

Örneğin Osmanlıcada ALCI böyle yazılmasına rağmen bu kelimeyi hep yanlış okumuş, yanlış yazmışlar. Gerek arşiv belgelerinden çıkaranlar, gerekse Türkmenler hakkında eser yazanların çoğu bu kelimeyi doğru yazıp doğru okuyamamışlar. Aslı Osmanlıca olan ALCI kelimesi de zaten buna çok müsaittir. ALCI kelimesi 6-7 çesitte okunabilir ve anlaşılabilir durumdadır. Örneğin ALCI kelimesi; ELCİ, ELÇİ, ALICI, ALİCİ, ALCI, ALÇI, İLCİ, ELCİ olarak okunmuş, tarihi eserlere de böyle yansımıştır.

Şuda bilinmelidir ki; ALCI yani ALCIOĞLU soyundan olup da soyismi Alcı veya Alcıoğlu olmayan ve başka soyadı taşıyanlar daha çoktur. Yani aslının Alcıdan olduğunu bildiği halde soyadları değişiktir. Mesela bizim soyadımız ÇAKIR. İhsan dedemin babası Nurettin Dedem ile, Nurettin Dedemin babası Mustafa Dedemin göz renkleri çakır olduğundan, 1934 yılındaki nüfus kayıtlarına soyadlarını belirleyip işlemek için o zamanki Büyük Köhne’ye gittiklerinde kendilerine soy adlarınız ne olsun denilmiş tabiiki. Konuya vakıf olmadıklarından ve bilgisizliklerinden kararsız kalmışlar. Nüfus yetkilileride “Sizin gözünüz Çakır, soyadınız ÇAKIR olsun.” Demiş ve öylecede kalmış.

            Tabiiki o zamanlar Büyük Köhne nüfus dairesinde Yörük Türkmen Aşiretlerinin, obalarının, boylarının, soylarının, oymaklarının, gruplarının hepsini gösterir listelerde asılıymış. Ama okur-yazarın ve geçmişe ilginin azlığından dolayı köklerin belirginleştirilmesi maalisef kıt olmuş.

            Örneğin o tarihlerde Büyük Köhne (Sorgun) Nüfus İdaresinde Yörük Türkmen Aşiretleri ile ilgili asılı listelerde bulunan soy-boy-oymak vs. gibi listeden bir örnek verelim.   

1696'da Bozok (Yozgat) Yöresine iskan edilen Mamalı Türkmen oymakları Ayrıca bölgeye Çepni, Karakoyunlu ve Kınık oymakları da yerleştirildi.

1- Alibeyli                                                                 9- Kırık

2- Aliganem                                                             10- Keller

3- Arife Gazili                                                          11- Nefesli-Nefîsli

4- Bicili                                                                     12- Sarıklı

5- Haydarlı                                                               13- Sarılı

6- Karaçalı                                                               14- Selman Fakılı

7- Kafırkıran                                                            15- Turgutlu

8- Kızıllı                                                                    16-Yakuplu

1729'da Gaziantep, Kilis ve Kahramanmaraş Yöresine iskan edilen Beğdili oymakları:

1- Balabanlı                                                             8- Köcekli

2- Çağırganlı                                                           9- Sarıçalı

3- Döğer                                                                   10- SilsüpürCeridi

4- Doğanlı                                                                11- Şerefli

5- Harbendeli                                                          12- Tecirli

6- Karakocalı                                                           13- Yabaltun

7- Karaceceli

1712-1741 Yıllarında İçel ve Alanya Bölgesinden Kıprısa iskan edilen oymak ve obalar:

1- Avşar                                                                    6- Kaçar

2- Çarıklar                                                                7- Saçıkaralı

3- Eskiyörük                                                            8- Sendil

4- Hacı İsalı                                                             9- Tırtar

5- Horzum

1840-1887 Yıllarında Afyon ve Konya Bölgelerine İskan Edilen Obalar:

1- Karakoyunlu                                                       3- Sarıkeçili

2- Karatekeli

1843-1873 Yıllarında Bursa, Balıkesir, Saruhan ve Bergama Yöresine 39 oymak ve oba iskan edildi. Kalabalık olanlar:

1- Akçakoyunlu                                                       7- Karakeçili

2- Burhanlı                                                               8- Kılaz

3- Caferli                                                                  9- Kubaş

4- Çepni                                                                   10- Söğütlü

5- Hardal                                                                  11 - Yağcıbedir

6- Sancaklı                                                             

Karamanoğlu Beyliğini Oluşturan Topluluklar: -14.y.y

1- Abdal                                                                    5- Turgut Eli

2- Bayburteli                                                                        6- Türkmen

3- Karamanlı (Salur, Kaçar veya                         7- Tahtacı

Avşar Boyunun bir kolu)                                        8- Varsak

4- Tatar

Antalya Yörükleri: (1930-1950)

1- Çakallar                                                               7- Karatekeli

2- Eskiyörük                                                            8- Karahacılı

3- Farsak-Varsak                                                    9- Ahatlı

4- Gebizler                                                               10- Saçıkaralı

5- Honamlı                                                               11- Saraçlı

6- Karakoyunlu                                                       12- Tekeli

Aladağ Yörükleri: (1930-1950)

1- Bahşiş

2- Honamlı

3- Horzum

4- Karakoyunlu

5- Karaevli

6- Keşli

7- Müsürler

8- Sarıkeçili

ÇUKUROVA (1525-1825):

a-Çukurova Türkmenleri:

1- Akkoyunlu                                                           13- Karkın

2- Bayat                                                                    14- Karamanlı

3- Barak                                                                   15- Karakeçili

4- Bekdik                                                                  16- Kızılkoyunlu

5- Beydili                                                                  17- Mamalı

6- Boynu yoğunlu                                                   18- Morcalı

7- Boynuinceli                                                         19- Musacalı

8- Bozoklu                                                               20- Musluca

9- Cerit                                                                     21- Savcılı

10- Çil                                                                       22- Tabanlı

11- Danişment                                                        23- Turgutlu

12- İnal-înan                                                                        24- Yüreğir

Dulkadirli Eli Oymakları:

1- Çalışlı                                                                   4- Kebeli

2- Develi                                                                   5- Ulaşlı

3- Döngeleli

Dulkadirli eli Obaları:

1- Aydınlı                                                                  4- Kızılkeçili

2- Gurbet                                                                  5- Tekeli

3- Karakeçili

Cerit Oymakları:

1-Arbanlı                                                                  5- Kocahacılı

2-Bağlılar                                                                 6- Keçili

3-Dekirbalı                                                               7- Tabaklı

4-Dündar                                                                  8- Zeytinli

e- Çukurova Yörükleri-Aydınlılar:

1- Bolacalı                                                                10- Keşli

2- Çakal                                                                    11- Kiriş

3- Erikli                                                                     12- Koca

4- Eski                                                                      13- Kutluca

5- Gedik                                                                   14- Menemenci

6- Honamlı                                                               15- Sarıkeçiİi

7- Horzum                                                                16- Savran

8- Kaymak                                                               17- Tekeli

9- Keçili                                                                    18- Tırtar

Çukurova'ya Yerleşen Diğer Türk Boyları;

1- Avşar                                                                    6-Kıpçak

2- Abdal                                                                    7-Manav (Anav-Karkın boyu kolu)

3- Çepni                                                                   8- Peçenek

4- Halaç(Kozan)                                                     9- Tahtacı

5- Kaçar

Gündüz’ün Araştırmalarına Göre 16-18. yüzyıldaki Kalabalık Bozulus Oymak ve Obaları;

l - Avşar

2- Avcı

3- Atçı

4- Alahacılı

5- Bayat

6- Begdili

7- Cerid

8- Çavundur

9- Çayan

10- Çepni

11- Danişmendli

12- Dodurga

13- Döğer

14- Eymir

15- Harbendeli

İ 6- Gündüzlü

17- İnallı

18- İleminli

19- İlbeylî

20- Karkın

21- KutbeyIi

22- Musullu

23- Musacalı

24- Oğulbeyli

25- Sarılı

26- Salarlı

27- Tabanlı

28- Karakoyunlu

29- Tekeli

30- Tecirli-Tecerli

31- Yavılı

KARAKEÇİLİLER: (Prof. A. ÇAY'in Araştırmalarına Göre);

a- Keçili Cemaatleri

1- Akkeçili

2- Karakeçili

3- Karamanlı

4- Kızılkeçili

5- Sankeçili

6- Tekeli

b- Karakeçili Grupları

1- Aydınlı

2- Ayta (Hayta)

3- Bakılı (Bahşiş)

4- Develi

5- Kızılkeçili

6- Onamlı (Honamlı)

7- Savak (*Kürt aşireti – Kımanç – Alevi)

8- Tekeli

9- Tevlezli

c- Karakeçili Oymakları

1- Akçainli

2- Hacıhalil

3- Hayam Kethüda

4- Karabakılı

5- Karakayalı

6- Kıldanlı

7- Özbekli

8- Poyrazlı

9- Sazlı

10- Softalı

11- Tolazlı

12- Veliler

A. REFİK'in Araştırmalarına Göre Türkmen ve Yörükler:

A- Büyük Türkmen Oymakları (1691-1730):

a) Avşarlar

b) Kaçarlar

c) Diğer Türkmen Toplulukları:

1- Atçeken Ulusu: Eskil, Bayburt, Turgut

2- Avcı

3- Abdal

4- Bayat

5- Bayındır

6- Barak

7- Bozulus Türkmenleri

8- Beydili

9- Bekdik

10- Beynuinceli

11- Bozkoyunlu

12- Cerit

13- Çayan

14- Çepni

15- Dulkadirli

16- Düğer

17- Danişmendli

18- Gökçeli

19- Gündeşli

20- Halep Türkmeni

21- Harbendeli

22- İnallı

23- İlbeyli (29 oymak)

24- Karkın

25- Kınık

26- Kayı

27- Kızık

28- Köçekli

29- Kuştemir

30- Mamalı

31- Musacalı

32- Oğulbeyli

33- Reyhanlı

34- Silsüpür

35- Salar

36- Tabanlı

37- Tecirli

38- Türkmeni Selluriye

39- Tarsus Türkmeni

40- Ulaş-Ulaşlı

41- Varsak

42- Yeni İl Türkmeni

B- Balıkesir Yöresi Türkmen Oymakları (14. yy):

1- Bozkoyunlu

2- Çepni

3- Döğerli

4- Kadirli

5- Musacalı

C- Yörük Toplulukları (1691-1730)

1- Ankara Yörükleri

2- Aydın Yörükleri

3- Bolu Yörükleri

4- Boyabat

5- Bozdoğan

6- Çakal

7- Dulkadirli

8- Emirdağ

9- Eskiyörük

10- Horzum

11- Karaağaç

12- Karakoyunlu

13- Karahacılı

14- Söğüt

15- Sancaklı

16- Saçıkaralı

17- Tekeli

18- Tırtar

19- Uluyörük

20- Yağcıbedir

21- Yörükanı Sarıgöl

22- Yörükanı Evrenos

23- Yörükanı Araç

24- Yörükanı Selendi

25- Yörükanı Taraklı

 

Evet güzel insanlar… Yukarıda belirtilen bizim ve akraba oymaklarımızın haricinde daha başka grup, millet, cemaat, aşiret, boy ve soylarda var tabiiki. Göç güzergahlarımız değişsede bizim soy ve akrabalarımızı belirten listelerden bir tanesini aktardım sizlere..

            Neyse biz ALCILAR’ı anlatmaya devam edelim ve kaç çeşit isimde ALCI vardır ona gelelim.  

Kaynak olarak aldığımız tarihi eserlerde isimleri geçen ALCILAR’ın Osmanlılar zamanında vergi toplanırken veya herhangi bir muamelede karıştırılmasın, belli olsunlar diye Alcılar yaylakları ve kışlaklarındaki bulundukları yerin ismi ile şura Alcısı, bura Alcısı diye lakaplandırılmışlar. Bunlardan bazıları şu şekildedir.

1- Ramazan Alcısı

2- Sağırlı Alcısı

3- Esbli Alcısı

4- İlihanlı Alcısı

5- Emir Hacılı Alcısı

6- Kılıclı Alcısı

7- Boynu Yoğunlu Alcısı

8- Karamanlı Alcısı

9- Kaba Kulak Alcısı

10- Ostile Alcısı

11- Esenlu Alcısı

12- Kulular Alcısı

13- Ayuhanlu Alcısı

14- Tululu Alcısı

Yukardakilerin hepsi akraba belirginlik oluşturulsun diye başlarına bulundukları yerin ismi konulmuş. Örneğin Maraş Tahrir Defterinde Boynuyoğun denilen yer şöyledir. Maraş’ın Zamantu Kazasının Pınarbaşı Nahiyesinin Karakısık, diğer adı Hacı Paşalu Köyünün bir mezrasıdır. Şimdi ise burası Kayseri’nin Sarız Kazası ve Pınarbaşı Kazası arasında bir köydür. Şimdi buraların ve bu köyün ismi  değişmişte olabilir. Fakat o zamanki kayıtlar aynı bu şekildedir.

Bu yazılanların dışında daha başka ALCI lakabında olmayan bir çok yer isimleriyle anılıp, kayıtlara geçmeyen ALCILAR olduğu gibi, hiç yer ismide taşımayan ve başka ünvanlar taşıyan bir çok ALCILAR da vardır. Ayrıca ana boyları Beğdili-İlbeyli-Elbeyli ve ana aşiretleri Tecirli ismini taşıyan Alcılar da çoktur. Bunlara siz kimlerdensiniz diye sorduğunuzda “Ben Beydilindenim, ben Tecirlidenim ama bu aşiret içindeki aile ünvanımız Alcıdır.” Dedikleri belirtiliyor.

Cevdet Türkay’ın “Oymak, Aşiret ve Cemaatler” adlı kitabında her ne kadar Alcı Kılıçlıya tabi ve Kılıçlar da Boynu Yoğunlu aşiretine tabiidir denilmişse de, yada bu esere başka bir parmak kasıtlı veya kasıtsız olarak karışmamışsa burası tamamen yanlış gibi gözüküyor.

“Aslında Kılıçlı da (Kılıçlar) Alcılarla beraber Tecirli obasıdır. Boynu yoğunlu da zaten aşiret değil. Yukarda geçtiği gibi eski ismi ile Maraş’ın Zamantu Kazası, şimdi Kayseri Sarız’dır. Pınarbaşı Nahiyesinin Karakısık Hacı Paşalu Köyünün bir mezrası, yaylasıdır. Alcıların bir kısmı eskiden buralara yaylaya çıktıkları için oranın yer ismi olan Boynuyoğunlu ismi lakap olarak verilmiştir. Kayıtlara da yanlış olarak Boynu yoğunlu asireti olarak gecmiştir.” Diyor Mehmet Hoca…

“Yani Alcıların kullandığı yayla ismi Boynu yoğun onlara aşiret ismi olarak söylenmiş ve tamamen yanlış. Cevdet Türkay’da aynı eserinde “Arşivlerde çok yanlışlık ve karışıklıklar vardır. Aşirete oba, obaya aşiret, obaya cemaat, cemaate oymak, kola boy, boya aşiret denmiştir.” Diyor.

ALCIOĞLU Mehmet ADİL Hocanın  şu yorumuna yürekten katılıyorum. “İşin doğrusu yazanlar başka başka bunların farklı bölge şive ve ağızları ayrı ayrıdır. Şimdi dahi böyle değil midir.Karadeniz konuşması güneydoğu konuşması, İç Anadolu, İstanbul konuşmamız bölge bölge birbirini tutmamaktadır.

Halbuki hepimiz Turkiye’de yaşayıp Türkçe konuşuyoruz. Okullar aynı, yazı dilimiz aynı, devlet dilimiz aynı olduğu halde böyleyiz. Bundan çok zaman önce göçebe yaşandığı, okul görülmediği zamanlarda nasıl olur bir düşünün. Birde Osmanlılar zamanını beş altıyüz sene içinde yazılanları bir düşünelim. Kayıtlar, arşivler birisi üçyüz sene önce yazılmış bazısı ikiyüz sene sonra yazılmıştır. Ayrıca Osmanlıca’da sekiz çesit yazı sitili vardır. Cevdet Türkay doğru söylemiştir. Bu durumlarda karışıklıklar olur ve olmaması da imkansızdır.

Bütün sözlü ve yazılı kaynaklardan okuyup incelediğimiz bilgilere göre meselenin hakikisi yukarıda bildirdiklerimizden ibarettir. Uzman ve çok okumuşlar bilirler.”diyor ALCIOĞLU Mehmet ADİL Hoca…

Kahramanmaraş’ta Alcı-Alcıoğulları: Güzel İnsanlar, Yozgat’ta, Suriye’de, Maraş’ta, kısaca yurt içindeki ve yurt dışındaki Alcı-Alcıoğullarının doğudan Anadolu’ya ilk geldikleri yer ve ana aşiretleri Tecirli ve ana boyları Beğdili ile kaldıkları yer Kahramanmaraş olduğu için, ALCI-TECİRLİ tarihinin yazılımına ilk önce Maraş’takilerden başlanılır.

Bu bilgiler ışığında, yurt içinde ve yurt dışında nerelerde Alcı – Alcılı – Alcılar - Alcıoğulları varsa, her kim olursa olsun ulaşabildiklerini, öğrenebildiklerini ve hangi ilde, ilçede,köyde bulunduklarını birbirine bildirirse ALCILAR ile ilgili birikimimiz dahada zenginleşir. Örneğin Kırıkkale’nin Delice İlçesinin Alcıoğlu diye bir köyü var ama akrabalık bağlarımızdan maalisef haberleri yok.  

Turkiye’nin neresinde Alcı – Alcılı – Alcılar ve Alcıoğlu bulunuyorsa oralara Maraş’tan gitmişlerdir ve az çok mutlaka Maraş’ta kalmışlardır. Bütün Anadolu Türkmenleri de aynen bunlar gibidir. Maraş o zamanlar adeta Türkmenlerin toplanma ve dağıtılma istasyonu gibiydi. Türkmenlerden bahseden kaynakların hemen hemen hepsi bunu göstermektedir.

Bahsedilen zaman ise Selçuklular ve Osmanlılar dönemleridir. Osmanlılar zamanında (Alcı-Tecirli)’lerin bir kısmı yukarılarda belirttiğimiz yaylak ve kışlaklarda hayvancılıkla uğraşırken, diğer bir kısmı da Maraş Dulkadırlı topraklarında çiftçilik yaparlardı ve onların mukataasıydılar.  

Yani devletin toprağını işler Dulkadırlı Devletine vergi verirlerdi. Alcı-Tecirli’nin bu durumları 1691 yılına kadar sürmüş, sonrasında farklı mesleklere atılıp, başka memleketlere dağılıp göç etmişlerdir.

1691 yılında alınan bir Osmanlı Devleti kararıyla Alcı-Alcıoğulları da Beğdili oymağı olarak Rakka’ya gönderilen 80.000 hane içinde bulunmuş, Alcılar genellikle Rakka, Hama, Humus, Halep, Munbiç civarları ve Sacur Suyu boylarına yerleşmişlerdir.

Kaynaklardan anlaşıldığı üzre, buralardan tekrar Maraş’a ve Anadolu’ya defalarca kaçmışlar, fakat yakalanıp geri oralara gönderilmişler.

Bugun Yozgat ve Maraş merkezde bulunan Alcı-Alcıoğullarının ataları da aynı işleme maruz kalmışlar, çok sonraları ise çiftçilik yapmak üzere Yozgat’ta, Maraş’ta ve göç ettikleri değişik merkezlerde  yerleşerek kalmışlar.

ALCIOĞLU Mehmet ADİL Hoca, memleketi Maraş’ta tâa İlk bilinen baştan iki kişiyi Alcıoğlu Mıstık ile Alcıoğlu Goğ Ali diye tespit etmiş. Bunların iki kardes olduğu, bugünkü Maraş Alcı-Alcıoğullarının bunlardan üreyip çoğaldığını, Maraş’ta en az 100 hane olarak varlıklarını sürdürdüğünü, il dışında bulunanlarında sayıldığında 100 hane kadar olduğunu belirtiyor.

Ayrıca bunların yaklaşık üçyüz seneden beri diğer Maraş Türkmenleri gibi çiftçilik yaptıklarını,  yaşlılarından öğrendiğine göre 35 çift ökuzle ekip biçtiklerini, Maraş’ın büyük çiftçilerinden olduklarını, epeyce arazi çoban, çırak sahibi zengin kimseler olduğu duyumlarını almış.

Misafir ve oda sahibi, cömert, doğru, yiğitlikle tebaruz etmiş kimsele olduğu, vatanseverlikleri,  milletperverlikleri, samimi Müslümanlıkları ve erdemleriyle çok yüce kimseler olduklarını anlatmışlar.

Tüm coğrafyalardaki Alcılıların abisi, hocası olan Mehmet ADİL büyüğümüzün de memleketi olan ve araştırmalarına buradan başladığı Kahramanmaras Goksun İlcesi Değirmendere Kasabasındaki Alcıoğullarını ise Hocamız şöyle anlatıyor:

“Geride de gectiği gibi Tecirli’nin başka yerlere gidenleri ve oralarda kalanları haric ana aşireti içindeki Tecirliden olup da Tecirliden baska oba ismi taşıyanları ve Alcıda birlikte miladi 18-19. asırlarda kışları Düziçi ve Osmaniye ilinin kuzeyinde kışlayıp yazları da Göksun, Afşin, Elbistan, Kahramanmaras arasındaki yaylalarda, bilhassa Berit Dağı ve Binboğa Dağı etekleri ile bunlar arasındaki diğer dağlarda yerlerde yaylarlardı.

Kışladıkları yerlerden buralara ulaşmak için iki yolları vardı. Birisi Osmaniye’nin kuzeyinden çıkarak Kadirli’nin güney ve güney doğusundan Andırın üstü Göksun, Afşin, Elbistana ulaşan yoldur. Diğeri ise Düziçi’nin doğusuna yürüyüp Nur Dağlarını (Amanos – Gavur dağları) aşarak Maraş üstü Tekir, Göksun, Afşin ve Elbistan’a ulaşırlardı. Bazan da Maraş Zeytin üstü yaylalarına ulaşırlardı.

Bölgedeki Alcı Tecirlinin kışlak yeri olan Osmaniye ilinin 4 km kuzeyinde bulunan ve kendisi de aslen Alcı Tecirliden olan ismi üstünde Alcı Musa merhumun çiftliğinin ve babası Hacı Ali Ağa’nın eski Ağa evinin bulunduğu yer ve şimdi bu merhumun oğulları Yılmaz ve Nihat Beylerin portakal bahcelerinin bulunduğu yerle yanındaki Mal Hüyüğü ve Alcı denilen yer ve Osmaniye-Kırmıtlı-Araplı-Kumarlı ve Dervişiye ile çevrili bulunan yerde kışlayan Tecirli-Alcı obasından bir Aşık (Ozan) bu kışlaklarından Kadirli Andırın üstü Göksun yaylaları Binboğa etekleri ve Berit Dağına varan yol güzergâhlarındaki konup kalktıkları yerlerin adını bazı hatıralarını şiirlestirmiş ise de aradan gecen 100-150 sene gibi uzun bir zaman içinde bozulmuş, dağılmış olarak elden ele, dilden dile bize kadar ulaşmıştır.” Diye anlatıyor Mehmet ADİL Hoca.. 

Ayrıca bunların bu hatıralarının daha da bozulup dağılmaması icin kendisinin sadeleştirilip düzelterek kaydettiği, kıtaların bazılarının memlektlisi Alcıoğlu Ağa İsmail’in (miladi 1902 doğumlu) torunu Adil emmi diye bilinen soy akrabamızdan, birazını da diğer yerlerden toplayarak bize şu şiiri sunuyor…

Mal Hüyüğü Alcısından

Yüklendi yükler yaylaya

Cahan suyunun salından

Çıktık konduk boz kuyuya

Samen gediğine çıktık

Haramilere takıldık

Avuç avuç kursun attık

Vardık konduk Tokmaklıya

Har boğazı çetin yokuş

Andırınaca yoruluş

Halbırın da havası hoş

İndik konduk düz ovaya

Katarı çektik Gebene

Kayranlının eteğine

Çıktık Meryemcil beline

Geldik konduk bir araya

Tepede eşek meydanı

Cincinde eyle seyranı

Gör ünlü adı yamanı

Konduk alıklı kayaya

Buradan sacılıp göçtük

Gerdek marasını geçtik

Göksun suyuna ulaştık

Durduk konduk Binboğaya

Binboğa’nın etekleri

Tecirli Alcı yerleri

Efsusun batı serleri

Cevrildik konduk oraya

Berittir koca yaylamız

Burda coktur hatıramız

Ahsen deredir yuvamız

Kavustuk konduk buraya

Yucedir Beridin bası

Dumanlıdır catal tası

Mesdeder yedi gardası

Đctik kandık doya doya

Tecirli Alcı soyumuz

Kapalı kalmaz yolumuz

Hersene bizim yurdumuz

Serildik konduk yaylaya

Sözlü ve yazılı tarihi eserlerin verilerine göre her tarafta bulunan Alcı-Alcılar, Alcılı ve Alcıoğulları gibi Değirmendere kasabasındaki Alcıların da köku Oğuzların yirmidört boyundan Beğdiline dayanmaktadır. Bu boyun diğer iki ismi ise İlbeyli ve Elbeylidir. Şu an Elbeyli olarak yaygınlaşmış. Tabiiki Alcıların asıl oymağı Tecirli olup, Tecirlinin de ana boyu Beğdili olduğu tüm kaynaklarda aşikardır.

Osmanlı Devletinin konar-göçer Anadolu Türkmenlerini 5-6 bölgeye yerleştirme kararı 1691, 1693 ve 1697 tarihlerinde vuku bulmuş olup, Alcı-Tecirliler de Beğdililerle birlikte, Beğdili oymak ve obaları olarak bu kararlarla aynı muamelelere tabi tutulmuşlardır.

Alcı-Tecirli ve diğer Türkmen oymakları bir çok kez yerleştirildikleri yerlerden Anadolu’ya kaçmışlar, ama takip edilerek  tekrar geri götürülmüşler.

Mehmet Hocanın memleketindeki yaşlı Alcılılar, Değirmendere Kasabasındaki Alcıoğullarının önce Maraş’ın Andırın ilçesine bağlı Geben köyüne yerleştiklerini, bir müddet sonra da Değirmendere köyüne geldiklerine kadar biliyorlarmış.  

Alcıoğullarının Değirmendere köyüne Geben köyünden 200 sene kadar önce geldiği varsayılıyor. Geben köyüne ise Alcıoğullarının yerleşmeleriyse yine ana oymakları Tecirli mensuplarıyla olmuş. Şu an dışarıdakiler hariç olmak üzere Geben köyünde 60 hane Tecirli ve 20 hane kadar Alcıoğlu bulunduğuda belirtiliyor.  

Kahramanmaraş’ın Andırın İlçesi Geben Köyünden Değirmendere’ye gelen Alcıoğullarını Mehmet ADİL Hoca geçmişe yönelik araştırmış ve teker teker ünvanlarıyla tespit etmiş. Şimdi diyeceksiniz ki, bu soyadlarıyla bizim Yozgat coğrafyasındaki Alcılıların, Araplıların ne alakası var. Soyadlarına, lakaplarına bakarsanız akrabalık bağlarınızı tespit edebilirsiniz. Yani bu tarihler çokta eski bir tarih değil. Diptarafı en fazla yedi-sekiz kuşak önceki atalarımızdan bahsediyoruz.

Bakın diyorki Hoca; Kahramanmaraş il merkezinde Alcıoğulları yüz hane kadar olup, Göksun ilçesinin Değirmendere kasabasında yüzelli hane kadardır.

Göksun ilçesi Fındıklıkoyak köyünde Alcıoğlu Ağa İsmail torunları olarak kırk hane kadar Alcıoğlu bulunup, sonradan karışıklık oluyor diye soyadları Avcu olarak değiştirilmiştir. Göksun ilçesi Taşoluk köyünde Hacı Osmanlar lakabıyla yirmi hane kadar Alcıoğlu bulunup sonradan bunların da Alcı soyadları Avcu olarak değiştirilmiştir.

Goksun ilcesi Ericek kasabasında;

-Kenan Ceceli Aliler

-Gurruk Aliler (Soyadları Alcı)

-Kara Postallılar

-Kasap Halitler

-Dingiller

-Battallar

-Kara Aliler

-Urum Gocalar

-Baltacılar (Kınıkkozda mezra)

-Kılıçlar

lakaplarında bilinebilen on gurup ikiyuz hane kadar Alcıoğlu vardır. (Kasaba dışında bulunanlar dahildir) Buradaki Alcılar sayı bakımından en çok olanlarıdır. Bölgede Alcı merkezi durumundadır.

Şimdi size yerlerinde tespit edilen ALCILAR’ı yazalım.

Afşın ilçesinin Nadır köyünde Hacı Ali Ağalar ve Kahyalar diye kırk hane kadar Alcıoğlu vardır. Şehirlere göçenleri dahildir.

Afşın ilçesinin Basustu (Nışanıt) köyünde Caballar lakabında, dışardakiler dahil onbeş hane kadar Alcı vardır. Bunların soyadları Alcı iken Alıcı’ya dönüşmüştür. Fakat bunların o köyde Tecirliden olduğunu herkes bilip söylemektedir. Yani Tecirli Alcısıdırlar. Afşın’in üç dört köyünde iki üç hanelik Alcı mensupları daha bulunuyor.

Andırın ilçesinin Geben kasabasında dısarda bulunanları dahil kırk hane kadar Alcıoğlu mensubu bulunmaktadır. Andırın’ın merkezde ve birkaç köyünde de Alcı mensupları mevcut olup, soyisimleri sonradan Alıcı’ya dönüşmüştür.

Türkoğlu (Eloğlu) ilçesinin Çobantepe köyünde Eşmeler lakabında otuz hane kadar (dışarda bulunanlar dahil) Alcıoğlu mensubu bulunuyor ve soyisimleri Yılmaz’dır.

Kahramanmaraş’a bağlı Karabıyıklı köyünde 1963 yılında yirmibeş hane kadar Alcıoğlu var. Soyadları Avcı olsada halk yine bunlara Alcıoğlu demekte. Bu köye beş km kadar uzaklıkta on kadar haneye yine Alcıoğlu denilmekte. Bu Karabıyıklı köydeki Alcıoğullarının en belli kişileri ise Alcıoğlu Kara Süleyman ve Alcıoğlu Tütüncü Mehmet’tir. En çok tanınanı ise Osmanlı yapılı Hatice Hatun’dur. Bu köydeki Alcıoğlu ailelerinden Gaziantep merkezine göçenlerde var.

Gaziantep merkeze bağlı Kirli Alcı köyünde yirmi hane Alcıoğlu mensubu bulunuyorsa da şimdi bunlardan dışarı göçenleri olmuştur. Yine Gaziantep’e bağlı Mertmenge köyünde de 1963’te 15 hane kadar Alcı mensubu bulunmuş ve soyadlarının Alcı olmadığı görülmüştür.

Gaziantep merkeze bağlı Sof Alcısı köyünde de şimdi onbeş hane kadar Alcı mensubu bulunuyor. Ancak bu köyden yirmi hane kadarı Gaziantep’e göçmüştür. Hatta tespit edilen akrabalarımızdan Sedef Boyacısı, Noffel ve Ahmet, Hayri, Doğan kardeşler bunlardandırlar. Ama soyadları Alcı olanları yoktur.

 

Mehmet ADİL Hoca ve ekibi Suriye seyahatlerinde Afrin yakınında (Alciye) Alcı diye bir köy ismi görmüş ve bu köyde doksan yaşlarında bir kişi bulup ALCILAR’ı sormuş. İhtiyar demişki, “Burası bizim Alcı köyümüzdü. Atalarımız eski zamanda Antep’in Sof Alcısı köyünden buraya yedi ev olarak gelmişler. Elli hane kadar olduktan sonra hepsi de Halep ve Şam’a göçmüşler. Burada yalnız ben kaldım, bir de Dikmetaş Köyünde bir bayan kaldı.” demiş.

Gaziantep’in Musabeyli ilçesinin Korahmet Hüyüğü köyünde Hacı Aliler adında bir gurup Alcı mensupları bulunuyor. Gaziantep il merkezinde de parça parça Alcı mensupları bulunduğu gibi Oguzeli gibi bazı ilçeleri ve köylerinde de ALCILAR’ın olduğu bilinmektedir.

Antakya ilinin Kırıkhan ilçesinin Ceylanlı ve Söğütlü Öz (Karamankaşı), Arpalık ve Kodallı köylerinde toplam elli hane kadar Alcıoğlu mensubu bulunmaktadır. Tabiiki şehirlere göçedenler dahildir. Bostan Ağa ve oğulları Şemsettin Abdullah bunlardan bölgenin tanınan isimleridir.

Antakya il merkezi, İskenderun ilçesi ve diğer bazı ilçe ve köylerde parça parça bir çok Alcı mensubu bulunduğu biliniyor.

Antakya ilinin Payas ilçesine bağlı Sincan köyünde de köy dışında bulunanlar dahil yetmiş hane kadar Alcıoğlu soyu olup bunların soyadları Avcıoğlu’na dönüşmüş. Ama yinede bölge halkı onları Alcıoğlu diye biliyor.

Adana Tufanbeyli, Osmaniye, Kadirli, Kozan, Ceyhan ve Sumbaş ilçeleri ve köylerinde halen Alcı soyisimleri ile bir çok akrabamızın olduğu bilinmektedir.

Adana’nın Kadirli ilçesi Çaygecit köyünde de (Göçenler Dahil) otuzbes hane kadar Alcı mensubu var. Bunların Alcı olan soyadları sonradan her nasılsa diğer yerlerdekiler gibi Alıcı’ya dönüşmüş. Fakat eski kaynaklarda ve eski tapu kayıtlarında yine Alcı diye kayıtlılar.  

Adana il merkezi ve merkez ilçelerinde, özellikle Yüreğir ilçesinde yoğun olarak Alcı soyismiyle Alcıoğlu

mensupları bulunuyor.

Türkiye’de ALCI, ALCILI, ALCILAR, ALCIOĞLU gibi soyadı olanların bulunduğu il, ilçe ve köyleri aşağıda şöyle sıralayabiliriz:

  1. Kahramanmaras
  2. Adana
  3. Gaziantep
  4. Kilis
  5. Antakya
  6. Osmaniye
  7. Konya
  8. Yozgat
  9. Bolu
  10. Çorum
  11. Uşak
  12. Denizli
  13. Isparta
  14. Manisa
  15. Bursa
  16. Balıkesir
  17. İzmir
  18. Ankara
  19. Afyon
  20. İstanbul
  21. Elazığ
  22. Batman
  23. Erzincan
  24. Eskişehir
  25. Kars
  26. Kayseri
  27. Kocaeli
  28. Kastamonu
  29. Samsun
  30. Amasya
  31. Sivas
  32. Niğde
  33. Nevşehir

Haricteki ALCI’lara gelince, Suriye’de iki adet Alcı köyü bulunuyorsa da bunlar bu köylerden başka yerlere göçmüş ve şehirlere dağılmışlar. Parça parça Halep, Şam, Hama, Humus gibi değişik yerlerde ikamet ediyorlar.

En geniş kapsamlı araştırma ve emeğin sahibi Mehmet ADİL ALCIOĞLU Hocanın “Tarihte Alcı-Tecirli (Beğdili–İlbeyli-Elbeyli) Türkmenleri ve Soykimlikleri” adlı kitabında ve araştırılan diğer tüm kaynakların tamamından çıkan özet şudur. ALCI-TECİRLİ atalarımız asil, şerefli ve en yiğit Türk kavmi olan Oğuzhan-Oğuzlar içinde üç isim ve üç şekilde söylenen Beğdili, ilbeyli, Elbeyli boyu ve bu boydan çıkan yiğit Tecirli-Alcı oymak, aşiret ve obasıyız.

Bir çok değerli tarihçilerin emek verdiği eserlerinden ve kayıtlı arşivlerden yola çıkarak soyumuzun nereye ve kimlere dayandığını araştırdık. Başka bir kimsenin soyuna sopuna karışmadan, ilgilenmeden, bahsetmeden kendi atalarımızdan bahsettik.

Kutsal kitabımızda ve Peygamberimizin sünnetlerinde soyun bilinmesi tavsiye edilmiş, fakat bununla üstünlük kurma yönünde övünmek ise men edilmiştir. İnsanların madenler gibi olduğu buyruğunu yazmıştık. İnsan soylarının farklı kabiliyetlerini söylemek övünmek değil bir Hak takdiridir. Misaffirperverliğimiz, asaletimizi ve vatanseverliğimiz izlerin yüreğine kazınmış özelliğimizdir.

Güzel insanlar ALCI KÖYÜMÜZ ve BİZ ALCILILAR’ın tarihi, coğrayası, kültürü, insan değerleri, etnoğrafik aksesuarları, geleneksel motifleri ve diğer güzellikleriyle beraber babam Rıfat ÇAKIR ile birlikte çok uzak coğrafyalar gezerek, çok detaylı kaynaklar araştırarak, çok bilge insanlara sorarak zahmetli bir araştırma süreci yaşadık. Elbetteki hepinizin eleştiri ve katkı hakları vardır.

Bizden sonra gelip sona doğru gidecek torunlarımızın merak edip bilmeleri için, Alcı Köyü ve Alcılılar tarihini hazırlayarak beğenilerinize ve eleştirilerinize sunuyoruz.

Şimdi sizlere bir gerçeği daha sunayım. Diyelim ki Mümtaz YILDIRIM’ın torunun kimliğinde Alcı Köyü yazıyor. Belki kendi akrabaları haricinde onu Alcı Köyünden çoğu bilmiyor. Yeni nesillerimiz ne bilsin Gara Zabidi, Sarı Zabidi, Gırefenin Şekir’i, Nallının Elifi, İbişin Memmed’i, Tomsunun Gadiri, Çolatemin İsmayili, Tostul Şekireyi, Hekimin Havayı, Çelebi Ehsanı, Kôr Melihayı, Halidin Gaziyi, Gıyafeti, Aleddinin İsmayili, Hamişi, Mücömeri, Ağgelini, Zekiyeyi vs. vs.

Veya Tunanın Kehi, Goç Yolunu, Guş Hüyüğnü, Guvemi, Çatalçeşmeyi, Gamberi, Balıhlıyı, Uzun Golu, İnandığı, Damdolduranı… İşte bu tarihi belgeselimiz Alcı köyüne ait tüm gelenksel motiflerimizi, etnoğrafik aksesuarlarımızı, coğrafik dekorumuzu ve insan zenginliklerimizi hatırlatma ve unutturmama gayretleriyle büyük bir emek harcanarak yazıldı.

Cevdet Türkay adlı Manisa Salihli’de yaşayan araştırmacı yazar akrabamızın kayıtlarında ALCI şöyle geçiyor.

Konar-göçer Türkman Yörükanı Taifesinden  olan Alcılılar, Maraş, Antep, Kilis, Edirne, Sivas, Haleb, Kütahya Uşak, Hama ve Humus, Bursa, Adana Saruhan, İnegöl, Pazarköy, Şam, Hudavendigar, Karaman, Rakka, Kıbrıs, Rumeli, Mihaliç, Bolu, Eşme Kütahya gibi yerlerde ikamet ederken, cemaatin adı çoğu yerde Alcı, Alcılar, Alcılı(Alcılu), Alcı Türkmanı, Alcı Yörüğü, Elci, Elciler, Elcili(Elcilü) diye yazılır.

Cevdet TÜRKAY şöyle anlatıyor…

            Alcı(Elci) Cemaatı Kılıçlı Aşiretinden olup, Maraş'a tabi Ahsendere nam mahalde iskan olunmuşlar. Bölgeye 1871 de gelmişler.Aslen Maraş Ahsendere’ye iskan edilen bir kısım atalarım ordan Bugunkü Salihli Mersindere’ye gelmişler.1871 de Alcı yörüğü yıllardır aslımızın nerden geldigini merak ediyordum. Bu konuda çok fazla bilgi yok. Kardeşim Salihli Mersindere Köyü ile ilgili araştırma yaparken bazi bilgilere ulaştı. Çocukluğumda bizim dışımızdaki büyüklerimiz Manisa’nın diğer yerlerindekilere Tahtaci veya Çepni derlerdi. Biz Alcıyız lafını çok işitirdim. Alcı meğer bir boy ismiymiş. Kardeşimin bulmuş olduğu kitapta Maraş Ahsendere Kılıçlar Aşiretinden bir grubun Manisa Salihli’ye geldiği belirtiliyormuş. Ama buraya ne zaman geldiğimiz konusunda net bir kayıt yok. Berit/Karnı Yarıktan doğar, Ericek ,Tombak güzergahından Ceyhan’a dökülen Esendere Çayı vadi boyunca Alcı-Tecirli Türkmenlerinin yerleşim alanıdır.

“ALBASTI” NE DEMEK

Al, Alkarısı, Alanası, Alkızı, Albasması, Alarvadı, Alacama, Albıs, Almış gibi adlarla anılan ve hemen hemen bütün Türk dünyasında görülen olağanüstü hayali varlıklardan biridir. Türk korku yazarlarından Erkut Deral’ın “Gece Gelini” adlı romanı bu inanışı konu alır.

Bu yaratık Şamanizm dönemindeki Al Ruhu’nun günümüzdeki temsilcisi sayılabilir. Elazığ’da bunlara “Elkarısı” da denmektedir. Keçi, tilki, kedi, köpek, buzağı, örümcek, kuş, gelin, kefenli ölü gibi çeşitli kılıklarda görünürse de daha çok uzun boylu, uzun parmak ve tırnaklı, dağınık saçlı, yağlı vücutlu, el ve ayakları küçük, dişlek, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, çıplak gezen, göğüslerinden birini geriye atmış, tepesinde gözü olan çok çirkin, al gömlek giymiş bir şekilde tasavvur edilir.

Muğla’da denizden çıkan ve yalnız bırakılan çocukları çalarak dalgaların dibindeki evine götüren bir kadın olarak tasarlanmaktadır.

Dobruca Türkleri onu sarışın ve şişman bir kadın, Fergana Özbekleri pejmürde kılıklı, dağınık saçlı bir kocakarı, Gagavuzlar bir dev olarak tasvir ederler.

Kırgız Kazak Türklerinin inanışlarına göre Kara Albastı ve Sarı Albastı olmak üzere iki ruh vardır. Kara Albastı ciddi ve ağır başlı bir ruh olup sadece Ocaklı insanlardan korkar. Sarı Albastı ise hoppa ve şarlatandır. İnsanlara dokunmama sözü verebilir fakat fırsatını bulunca mutlaka zarar verir.

Albastı’nın en çok lohusalara ve bebeklere düşman olduğuna, lohusanın ciğerini sökerek suya attığına veya yediğine, bu yüzden elinde ciğer bulunan bir kadın görülürse hemen yakalanması ve üzerine iğne, çuvaldız gibi bir metal parçası takılması veya zift dökülmesi gerektiğine inanılır.

Onu yakalayan kişi Ocaklı olur ve “ALCI” adını alır. Al Karısı, Alcının soyundan gelen kadınlara zarar veremez. Alkarısından korunmak için doğum yapan kadın kırk gün kırk gece dışarı çıkmaz. Ayrıca evde de yalnız bırakılmaz. Aynı zamanda başucuna Kur’an asılır. Yastığının altına bıçak, makas, demir para, iğne, çuvaldız, maşa gibi metal eşyalardan biri veya çörek otu, soğan, sarımsak kabuğu, süpürge konur. Bu ruhu kandırıp, şaşırtmak için orta yere erkek elbiseleri de bırakılır.

Şayet anneyi değil çocuğu al basarsa bu çocuk “ayyaş” olacağı yani kendinden geçip bayılacağı için “Ayyaş Aşı” pişirilip dağıtılır. Bu aş sokaktan geçenlerin yakılan ateşe bir odun atmasıyla pişirilmektedir.

Alkarısı kırmızı renkten korktuğundan lohusanın başına al tülbent örtüp, yakasına kırmızı kurdele takılır. Ziyarete gelenlere kırmızı renkli şekerden (Nöbet Şekeri) yapılan şerbet ikram edilir.

Gagavuzlar ise doğumdan üç gün önce ve üç gün sonra lohusaya su yerine rakı içirirler. Alınan bu tedbirlere rağmen lohusanın çok ağrısı varsa, morarıyor, sayıklıyor, bayılıyorsa al bastığına karar verilerek bir hoca veya ocaklı çağrılır. Tüfek atılıp tencere kapakları vurularak, gürültü yapılıp bu ruhu kovmak için uğraşılır.

Kayıtlarından birinde de Alcıoğlu İbrahim diye bir Alcı kabilesinin liderine yakılan ağıt geçiyor ve olayı yazarımız şöyle anlatıyor…

Alcıoğlu İbrahim ve yeğeni Veli bir kış günü ava gitmişler. Avda Alcıoğlu İbrahim bir ayı inine girince ayıyla karşılaşmış ve boğuşmaya başlamışlar. Yeğeni Veli’ye yardım et diye bağırınca Veli ayıyı vurmak için ateş etmiş ama yanlışlıkla ayı yerine dayısı İbrahim’i vurmuş. O zamanlar İbrahim “ ALICI” kabilesinin lideriymiş ve çevrede çok sevilen, sayılan birisiymiş. Ölümü üzerine şu ağıt yakılmış.

ALCIOĞLU İBRAHİM’İN AĞITI

Yüce kaldırın salını

Gitsin görünü görünü

Eğer buna kim derlerse

Alcının baş torunu

İkindi üstü gitmiş ava

Gider gelim deye

Yiğit aklına almamış

Vadem yeter ölüm deye

Yaylacıkta av avlıyor

Ayının yolunu bağlıyor

Hürü,Rahma şorda dursun

Gelin Esme gan ağlıyor

Akşam oldu gün dirildi

Duyanın kolu kırıldı

Alcıoğlu ölmüş deyişin

Sandım ki mahşer kuruldu

İbrahim ölmüş deyişin

Göksun kazası yürüdü

Yaylacıkta koca kaya

Çıkın bakın doğan aya

İkindi, akşam namazı

Ganlı salın indi köye

Olur mu? Böyle olur mu?

Aman böyle olur mu?

Bu hiç görülmüş iş değil

Yiğen dayıyı vurur mu?

İkindi üstü gitmiş ava

Yaz gününe açar lale

Küskünmsün bibimoğlu?

Kolunu boynuma dola

Söğüt ova yazıları

Azgın yara sızıları

Babam deyi ağlıyor

Koç yiğidin kuzuları

Değirmendere geceleri

Sela verir hocaları

Enli düşte yaran açmış

Zalim ayı pençeleri

Güle güle gitmiş ava

Gelmemiş elinen bile

Küskünmüsün bibimoğlu?

Kolunu boynuma dola

Yüce dağdan getirmişler

Sağ köşeye yatırmışlar

Gadani alım bibimoğlu

Ocağını batırmışlar

Yandım babamoğlu yandım

Farz değil sünnete durdum

Gafil ölen babamoğlu

Gelen avcı gelir sandım

Yaylacıkta sarı kaya

Kar geliyor pare pare

Buna canlarmı dayanır?

Sağı solu çifte yara

Yazan ve Söyleyen Ali ALICI

Şu bizim Arabaşı yemeğimiz var ya.. Birde Koremez, Çullama, Omaç, Bu yemekler kesinlikle Beydili Aşiretinin yemeğidir. Hele bizim şivemiz gönülden gönüle akan bir muhabbet dili ve köprüsüdür. İnancımız, itikatımız, ibadetimiz ve dostluğumuzdaki sadakat ve samimiyet şu dünyada tek ve emsalsizdir.

Haklıya taraf, güçsüze hami, acımasız ve kalleşlere şamar, yoksula ve düşküne yürek sıcaklığında merhamet olan bir asaletin adıdır Alcı..

Vedalaşmadan Kerem ŞANKAZAN amcamın bir anısını daha anlatayım size. Diyorki; “Sorgun’da buğday Ofisinin önünde mahşeri bir kuyruk, düzensiz bir yığılma var. Herkes sinir küpü stres hat safhada. Derken ateşli bir kavga çıktı. Kalabalık bir grup kısa boylu, zayıf ve yanında çocuğuyla sıra bekleyen garip bir adamı dövmek için saldırıya geçti. Adam ordan bir dalgara çekti ve “Topunuz gelin ulan, Ben Alcılıyım, erkağseniz tüm Sorgun gelsin üsdüme” diye bir yaygara koparınca saldırıya geçen kalabalık grup anında tekledi ve gotün gotün çekildiler. Merak ettim ve adamın yanına gettim. Amca bende Alcılıyım, siz Alcıdan kimlerdensiniz dedim. Oda Yav yiyenim ne Alcılısı ben falanca köydenim. Milleti gorhutmah için masuz Alcılıyım dedim onlarda gorhup durdular.” Dedim.” Demiş. Kerem amca haksız, hukuksuz ve edepsiz hiçbir girişim Alcı’da karşılıksız kalmaz ve hakettiği karşılığı mutlaka  alırdı diyo. Hürmetin, hizmetin, şiddetin ve hatanın yani iyilik ve kötülüğün kat kat karşılığı ve saygıyla kabul gören bir adaleti uygulanırdı Alcıda diyor.

Güzel insanlar… Bendeniz Özgün Orhun ÇAKIR, bu belgeseli yazmak için yaklaşık 3 senedir çalışıyorum. Elbetteki eksikliklerim veya yanlışlarım olabilir. Her yönüyle eleştirilerinize ve yönlendirmelerinize açığım. Bu eserimi kitap olarak bastıracağım. Kitap olarak basılmadan önce eksikliklerimizi ve yanlışlıklarımızı lütfen bildirin ve düzeltelim.

Kalemleri usta, kelamları iltifatkar, gönülleri adaletli, eserleri estetik, edebiyatı zengin, dünyanın en misafirperver ve en cömert insanlarına sahip Yozgat Sorgun Alcı Köyünden ve yeryüzündeki tüm Alcı Köylerinden ebediyete intikal eden tüm geçmişlerimize Cenab-ı Allahtan rahmet diliyor, yaşayan değerlerimize sağlık ve esenlikler diliyorum. Aziz ve asil soylu köylülerime ve Türkiyedeki tüm Alcılara ASALETİN, MİSAFİRPERVERLİĞİN ve EDEBİYATIN BAŞKENTİ ALCI KÖYÜ KÜLTÜRÜ ve TARİHİ adlı kitabımı hediye ediyor, hepimizinde Dünya Alcılılar Günü adında kaliteli ve kalabalık bir organizasyonda buluşup tanışması dileklerimle  Yüce Allah’ın emanetine gönül dolusu selam ve muhabbetlerimle gönderiyorum. NE MUTLU ALCILIYIM DİYENE

Yazar :Özgün Orhun ÇAKIR

0537 587 27 80

Yorumlar (4)
Kadir Ünkazan 1 ay önce
Sevgili özgün okadar güzel anlatmışsınki alcıyı okurken çok duygulandım ağzına yüregine kalemine saglık seni bu güzellikte yetiştiren sevgili Rıfatı da tebrik ediyorum yolun düşerse mutlaka İzmir’de seni ağırlamak ve muhabet etmek çok isterim Kadir Ünkazan
Hamza Uçar 1 ay önce
Sevgili Özgün Orhun önce şu hususu belirtmeme izin ver lütfen. Hani bir deyiş vardır ya "Boynuz sonradan çıkar ama kulağı gecer" diye . Bana göre siz aynen öyle olmuşsunuz. Ben Babanı yazım ve anlatım konusunda çok yetenekli buluyordum ama yine bana göre sen bir HARIKA iş yapmış ve de beceri göstermişsin. Canı gönülden kutluyor başarılarıyın devamını diliyor bir Alcı li olarak seninle ve Babanla gurur duyduğumu belirtiyor eline kalemine ve de yüreğine sağlık olsun diyor sevgi ile kucakliyor ve sevgi ile gözelerinizden öpüyorum.
Mete BİROL 1 ay önce
Yazının %70 ini okudum Sınıf üstü olmuş diller söyleyişler anlatışlar harika ama beni yazmamışsın bende orda ismimi görmek isterdim Ethem KAA nın torunu olarak Rıfat Çakır ağabeyciğim Allah'a emanet ol Kendine iyi bak Selamlar
Resul ŞANKAZAN 1 ay önce
Sevgili kardeşim, bu öğretici kültür eserini yazın hazinemize kazandırdığın için çok teşekkür ederim. Bir çok araştırmacının da bu belgesel niteliğindeki eseri kaynak olarak kullanacaklarına şüphem yoktur. Çok teşekkür ederim. Sağlık ve huzur içinde kalın.
22°
az bulutlu
Namaz Vakti 18 Eylül 2020
İmsak 04:54
Güneş 06:18
Öğle 12:40
İkindi 16:08
Akşam 18:52
Yatsı 20:11
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Göztepe 1 3
2. Karagümrük 1 3
3. Beşiktaş 1 3
4. Galatasaray 1 3
5. Alanyaspor 1 3
6. Hatayspor 1 3
7. Antalyaspor 1 3
8. Erzurumspor 1 3
9. Fenerbahçe 1 3
10. Kayserispor 1 3
11. Konyaspor 0 0
12. Çaykur Rizespor 1 0
13. Ankaragücü 1 0
14. Kasımpaşa 1 0
15. Gaziantep FK 1 0
16. Trabzonspor 1 0
17. Sivasspor 1 0
18. Gençlerbirliği 1 0
19. Başakşehir 1 0
20. Malatyaspor 1 0
21. Denizlispor 1 0
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 1 3
2. Balıkesirspor 1 3
3. Altınordu 1 3
4. Ümraniye 1 3
5. Adanaspor 1 3
6. Ankara Keçiörengücü 1 3
7. Ankaraspor 1 3
8. Akhisar Bld.Spor 1 1
9. Altay 1 1
10. Tuzlaspor 1 1
11. Samsunspor 1 1
12. Bandırmaspor 1 0
13. Boluspor 1 0
14. Eskişehirspor 1 0
15. İstanbulspor 1 0
16. Bursaspor 1 0
17. Giresunspor 1 0
18. Menemen Belediyespor 1 0
Takımlar O P
1. Arsenal 1 3
2. Leicester City 1 3
3. Chelsea 1 3
4. Newcastle 1 3
5. Wolverhampton 1 3
6. Liverpool 1 3
7. Crystal Palace 1 3
8. Everton 1 3
9. Aston Villa 0 0
10. Burnley 0 0
11. Man City 0 0
12. M. United 0 0
13. Leeds United 1 0
14. Southampton 1 0
15. Tottenham 1 0
16. Brighton 1 0
17. Sheffield United 1 0
18. West Ham 1 0
19. Fulham 1 0
20. West Bromwich 1 0
Takımlar O P
1. Valencia 1 3
2. Granada 1 3
3. Osasuna 1 3
4. Real Betis 1 3
5. Huesca 1 1
6. Real Sociedad 1 1
7. Real Valladolid 1 1
8. Villarreal 1 1
9. Celta de Vigo 1 1
10. Eibar 1 1
11. Atletico Madrid 0 0
12. Barcelona 0 0
13. Elche 0 0
14. Getafe 0 0
15. Real Madrid 0 0
16. Sevilla 0 0
17. Deportivo Alaves 1 0
18. Levante 1 0
19. Athletic Bilbao 1 0
20. Cádiz 1 0
Günün Karikatürü Tümü
Arşiv

Gelişmelerden Haberdar Olun

@