Yok olmadan yaşamak

Serap DEMİRTÜRK

Serap DEMİRTÜRK

Uzun süren kıştan sonra sımsıkı tutunup ağacın dallarına, şöyle bir baktı da filiz verdi domur domur. Güneşe göz kırptı, toprağı selamladı. Merhaba hayat, dedi. O cılız ama heyecanlı sesiyle daha önceleri hiç duymadığı sesler vardı bu evrende. Daha önce görmediği o kuvvetli ışık, gözlerini kamaştırdı. Ayasını iliklerine dek garip duygular kapladı içini. Bu, doğumdu: yaprağın doğumu. Gün geçtikçe serpilip güzelleşti de dönüp bakmaya başladı, diğer ona selam veren soydaşlarına. Ne hoştular. Kimi ince uzun, kimi tombul, kimi yeşil, kimi yeşile benzemeye çalışan…
Tutunmaya çalışırken dalına, hava birden karardı… Serin bir yel esti, ruhunu üşüten. Önce minik damlalar düştü yüzüne, sonra iri iri damlalar çarpı minnacık vücuduna. Nasıl da acıyordu canı. Tüm çabasıyla tutunuyordu dalın ellerine… Dolunun vicdanı yok gibiydi. Gözlerini kapadı titreyerek… Bir süre sonra sessizlik oldu. Çıt yoktu doğada…
Gözlerini açtığında olanları algılayamadı.
Yaştaşı olan, o merhaba deyip selamlaştığı komşularının çoğunun ya dalı kırılmıştı ya da o gencecik komşuları yerlerde görünüyordu. Doluya, gözyaşları karıştı. Neden ki hayata bu erken veda? 
Gün o saatten sonra oldukça hüzünlü geçti ve günler, günleri kovaladı. Nasıl oluyordu bilmiyordu ama büyüyüp serpilmişti. O büyürken dallarına başka komşular da gelmişti ağacın. Yaprağın ayası iyice belirginleşmişti. On beşlik gençlere taş çıkarırcasına güzeldi, duru ve sevgi dolu.
O gün gözlerini açtığında çocuk sesleri duydu ağacın dibinde. Bir grup çocuk, ağacın altında toplanmış, kıkırdaşıyorlardı. Kalp şekli kazıyorlardı ağacın iri gövdesine sevgi adına, sevgiyi hiçe sayarak. Ağaç bir şey diyemiyor, sessizce olanları izliyordu ilikleri sızlayarak. Ah edemeden öylece bakakaldı. Sonra sek sek oynarcasına hoplayarak uzaklaştı çocuklar…
Üzerine kaç yağmur yağdı, kaç yaprak gözyaşları damladı ağacın gövdesine, bilemedi.
Bir gün kalabalık bir aile yaklaştı ağaca. Yaprak, merakla bakıyordu gelenlere. Bunlarda mı bir şey yapacaklardı ağacına, babasına? O da ne! Biri bir halat attı, şu kalın olanına. Bir daha… Sonra çekti, çekti, çekti ipi. Dal ses çıkaramadı; eli, ayağı buz kesti. Adam bağırdı:”Tamam! İp hazır, hadi sen kilimi getir.” İplerin arasına kilimi nasıl koydular bilemedi yaprak, ama salıncağı gören şu kıvırcık saçlı esmer tenli çocuk koşarak geldi yüzünde bin tebessümle. Oturttular çocuğu salıncağa; ip, ayaklarının altında kalıyordu ve canı yanıyordu ama sevincinden çok değildi acısı. Başladılar sallamaya yaramazı, “Daha yukarı! Daha! ”diye haykırıyordu çocuk. Bir an dal, kırılacak gibi oldu; gözyaşları acıyla damladı toprağa ağacın, gören olmadı. İnledi, duyan olmadı. Kızdı, söyleyemedi… Yaprağı hüzün sardı, babasıydı ağaç onun. Hangi zerresi sızlasa onun da ruhu ağlıyordu.
Sonra durdu salıncak… Çocuk, yavaşlayan salıncaktan hopladı, düştü; toz içindeki dizini sildi, top oynamak için babasını aramaya koştu. Büyükler, yüreklerindeki çocuğu uyandırıp top oynarlarken çocuklarıyla yüzlerinde garip bir mutluluk olur ya onu gördü yaprak ta uzaklardan.
Onlar oynarlarken minik bir kıpırtı oldu dalda. Küçücük bir çocuk, salıncağı sallıyordu boş boş. Öyle hoş bir ahenkti ki bu… Dal, çektiği acıyı unuttu. Çocukla birlikte oynamaya başladı.
Bir ileri, bir geri… Sanki duruluvermişti fırtınadan artakalan sızı. Birden salıncak durdu. Çocuğun annesi, kucaklayıp onu salıncağa yatırdı hırkasını yastık yapıp. Çocuğun sapsarı saçlarının bukleleri papatyalar gibi sardı yastığı ve göğe mahmur mahmur baktı masmavi gözleri. Bir ninni tuttururken anne yanık sesiyle yavaş yavaş sallıyordu salıncağı, dalı incitmeden. Dağlar, taşlar, yapraklar, çiçekler, böcekler dinledi… Duruldu tüm fırtınalar, uyudu çocuk. Dal da sakinleşti ninninin ahengiyle. Yaprağın gözleri doldu bu anın etkisiyle…
Gece olduğunda hâlâ o anı hatırlıyordu yaprak, gizli gizli özleyerek gök gözlü çocukla ninniyi, o sakin salınışı anarak…
Yaz bitiyordu. “Hayat ne de güzel devam ediyor.”diye mırıldanırken yaprak, bir çıtırtıyla sıçradı. Çocuklar… Gene onlar mıydı; gene sapan yapacağız, diye geçen günkü gibi babasının canından can mı alacaklardı? Hayır, kuru dallara basanlar, kelli felli adamlardı. Ellerindeki baltayı kimi sırtına vurmuş, kimi elinde sallıyordu. Kiminin elinden de sigara dumanları savruluyordu. “Sakın! ” diye inledi yaprak sesi çıkmadan, sessizce…”Sakın atma o sigarayı, söndürmeden! ” Hayır, atmadılar… Oturdular ağacın dibindeki taşlara ve hangi ağacı keselim, muhabbetine başladılar. Yılkıya çıkmış ağaç yoktu ki burada, hepsi yemyeşildi. Olacak iş miydi bu, göz göre göre cinayetti! “Bak dallara, kalın kalın… Bundan iyi çit olur.”deyip hiç düşünmeden vurdular baltayı karşıki ağaca. O güzelim dallar, bir bir yere serildi, yapraklar ağladı. Ağaç yalvardı “Durun! ” diye… Duyan olmadı…
Koruyu derin bir sessizlik sardı. Kuşlar bile korkudan darmadağın oldular. Sincaplar kaçtı. Börtü böcek dalları terk etti. Yüklendiler, götürdüler dalları. Yapraklar yerde ağladı, ağaç çırılçıplak kaldı.
Sanki günler mi kısaldı, ne! Daha erken kararıyor artık hava. Sabahları çiy taneleri ile başlayan gün, serinlemeye başladı. Yaza özlem duydu bir an yaprak derinden bir iç çekerek. Geçen zamanda nasıl da büyümüş, serpilmişti. Geçen sene ağaç onlara, karlı havaların ne kadar eğlenceli olduğunu; karla yüklü dallara bir kuş konduğunda yere süzülen kar tanelerinin yere inerlerken nasıl dans ettiklerini anlatmıştı. O günleri yaşamayı istiyordu. Yaprak, bir an ne çok şey yaşadığını düşündü yaşının küçüklüğünü göz ardı ederek. Sevgiyi, acıyı, huzuru tatmıştı; dostluğu öğrenmişti. Ancak kendini eskisi kadar iyi hissetmiyordu. Rengi de değişmeye başlamıştı, eski gücü kuvveti yoktu sanki.
Bu aralar sık sık yağmur yağıyor; rüzgâr daha sık okşuyordu ayalarını, estikçe esiyordu. Yeşilden ala, aldan sarıya geçen yaprak, ağacına, dalına çarpıyordu her rüzgârda olduğu gibi ve eli ayağı buz kesiyordu çektiği acılarla. Oysa o kadar çok seviyordu ki rüzgârı. Onunla ferahlamıştı ruhunun en ücra köşeleri bunca zaman. Nereden bilebilirdi ki yokluklara savruluşunun nedeni olacağını…
Gece çok üşüdü, titredi ilikleri. Bir yağmur yağıyordu, bir rüzgâr sarsıyordu. Dört elle tutunuyordu dalına. İçini, bilinmez bir korku sarmıştı. Yaşadığı her şey bir bir gözünün önüne geliyordu. Elinde baltası olan adamlar kâbusu oluyordu; sonra o kıvırcık saçlı çocuk, elinden tutup onu uzaklara götürüyordu. 
Sabah gözünü açtığında kendini yerde buldu hazan yaprağı… Yerdeydi!.. Ağacından uzaklarda bir yerde!.. Çığlık atmak istedi, atamadı. Elini uzatıp tutmak istedi dalını, uzanamadı. İyice kurumuştu, üşüyordu iyiden iyiye… Rüzgâr savuruyordu çaresiz ve sararmış bedenini oradan oraya. O sırada bir ses duydu, son bir ümitle başını kaldırdı ve ölümün nefesini hissetti ensesinde, derinden bir acıyla. Ah, dedi… Kimse duymadı. Bilmeden üzerine basan, yeni yürümeye başlayan çocuk bile duymadı inlemesini. Dağıldı her bir parçası bir yere gitti. Bir zerresi de toprağa ulaştı yeniden dirilmek için.

 

15 Aralık 2018 Cumartesi tarihinde eklendi ve 810 kez okundu

Yazarın son yazıları...

tümü

YORUMLAR

0 yorum yapıldı
Üye girişi yapmak için tıklayınız