Anılarla Mazideki Yozgat – 74 Rahmetlik Babamla geçen anılarım

Abone Ol

Önceki makalemde Yozgat’ın saf garibanlarından kısaca bahsetmiştim, bugünkü makalemde de Yozgat’ta ki mültecilerden kısaca bahsetmeye çalışacağım.

Eski yıkılan hapishanenin olduğu yerde mültecilerin kaldığı bir ev vardı. Mülteciler burada yaşar burada barınırlardı. Arada bunlara çarşı izni verilir. Belirli bir saate kadar çarşıyı gezer gelirlerdi.

Bunlardan bir tanesi vardı. İri yarı, babayiğit, gözlüklü 65-70 yaşlarında, başında siyah kalpağı vardı. Sırtında yaz kış giydiği uzun bir paltosu vardı. Ayaklarına beyaz yün çorap giyerdi. Ayaklarında ayrıyeten tahtadan yapılmış takunyası vardı. Yolda giderken hep tak tuk diye yüksek ses çıkarırdı. Bu takunyanın sesinden bunun gelip gittiği belli olurdu. Kendisine ALBAY derlerdi.

Devamlı Köseoğlu mahallesinden gelip geçerdi. Takunyasının sesinden ALBAY geliyor, ALBAY gidiyor derlerdi.

Vaktiyle Yunanistan’da askerde albay imiş, herhangi bir olayda Yunanistan uçağına biniyor, pilota silah çekiyor, uçağı doğru Türkiye’ye sür diye tehdit ediyor. Uçağı Türkiye’ye indiriyor. Türk Hükümetine teslim oluyor. Onlar da gerekli incelemeleri yapıyor

İsmini bilmediğimiz bu ALBAY ı YOZGAT MÜLTECİ KAMPI’na gönderiyorlar. ALBAY burada mültecilerin kaldığı yerde ölene kadar yaşıyor. Yaklaşık olarak bu olaylar 1960’lı yıllarda cereyan etmektedir.

Bu anlattığım ALBAY çarşı izni çıktığında ayağında tahtadan yapılmış takunyasıyla tak, tuk ses çıkararar çarşıya gelir esnafları gezer, onlarla sohbet eder, onların çaylarını içer. İzin saati bitince de eski hapishanenin yanındaki mültecilerin kaldığı eve giderdi.

Bir gün rahmetlik ciğerlerim babam SIDDIK CENAN ARAP FERUDUN amcayla onun 1946 Model DODGE otobüsünü tamir ediyorlar. Bu sırada çarşı iznine çıkan mülteci ALBAY da yanlarına geliyor. Selam veriyor babam gil de bunun selamını alıyor hal hatır soruyorlar, sohbet ediyorlar. Ben de onların yanında onların sohbetlerini izliyordum.

Rahmetlik babam DODGE otobüsün benzin karbüratörünün avans ayarını yapıyordu. Mülteci ALBAY babama ustacığım karbüratörün ayarını biraz daha düşür diyordu. Rahmetlik babamda bu bilgili iyi biliyor sanıyordu. O ne derse onu yapıyordu. Araba çalışır vaziyette, babam bunun sözü üzerine habire, habire avansını düşürüyordu. Sonunda baktı olacak gibi değil arabada hararet başladı. Araba su kaynatmaya başladı. Babam arkadaşı ARAP FERUDUN amcaya ben bunun dediğini yaparsam arabayı çayır, çayır yakarız dedi. Sonra ALBAY’a ALBAY’ım ben karbüratörün avansını kendi kafama göre ayarlayacağım kusura bakma dedi. ALBAY’da tabii ustacığım nasıl istersen öyle yap, araba sizin dedi. Müsaade izteyip yanımızdan ayrıldı. Rahmetlik babam da arabanın avansını tekrar ayarladı. Ayarını yükseltti. Vantilatörün dönüşü hızlandı. Araba sakin olarak çalışmaya başladı. Rahmetlik FERUDUN usta da çok sağol SIDDIK ustam eline sağlık dedi. Biz ALBAY’ın sözüne gitseydin arabayı yakmıştık dedi.

Bu mülteci ALBAY ara sıra Tol çarşıdaki KARA NURİ‘nin küçük çay ocağına gelir oradakilerle sohbet ederlerdi. O zamanki çay ocağına gelenler, şoför ARAP FERUDUN amca, SEDİYENİN MEHMET amca , emekli bir KÖY İMAMI, ismini bilmediğim birkaç kişi daha bulunurdu. Çay ocağının sahibi KARA NURİ amca bunlara çay demler, bunlarla sohbet ederdi. KARA NURİ amca çok bilgiliydi. Tarihi olayları YOZGAT ın başından geçen olayların hepsini bilirdi. Bizlere çok ayrıntılı bir şekilde anlatırdı. Bunlardan en enterasanı posta arabasının soyulması olayı idi. Eşkıyalar çok iyi bir plan hazırlamışlar posta arabasını YOZGAT ın saray köyünü geçince argaşan köyü yol ayrımında çeviriyorlar . bütün ne kadar personeli varsa hepsini öldürüyorlar. Bunları o zamanki devletin izcisi iz sürerek bunların hepsini de ayrı ayrı yakalatıyor. Bu eşkıyalar buradan Büyük Nefes köyüne gitmiş ordan şu , şu köylerede uğramış en son çarşı hamamına gelmiş şu kurnada yıkanmış, hamamdan çıkmış şuralara gitmiş buralara gitmiş diye bizlere çok ayrıntılı bir şekilde anlatırdı. Bizlerde soluk almadan KARA NURİ amcayı dinlerdik. Çok da güzel demli çaylar yapardı. Keşke bu anlattığı posta arabası soygununu unutmasaydım da sizlere onun anlattığı gibi anlatabilseydim.

KARA NURİ AMCA YOZGAT’ın tarihiydi. Çok kuvvetli bir hafızası vardı. Eskiye dönük olayları tarihçilerden, tarih öğretmenlerinden daha iyi bilirdi. Onun bu bilgileri hep boşa gitti. Hiç kimse gelipde KARA NURİ amcamdan bilgi almadı. O bu başından geçen olayları güzelce bir kitap haline getirseydi. Yozgat’ımız için bulunmaz bir kaynak eser olurdu. Yozgat halkımızın böyle enterasan olaylara fazla merakları olmadığından bu gibi bilgili amcalarımızın, büyüklerimizin kıymetlerini, önemlerini anlayamadık. Eğer anlamış olsaydık. YOZGATIMIZA çok büyük eserler bırakırdık.

Bugünkü anlatacaklarım bundan ibaret olup haftaya başka bir makalede buluşmak üzere yazımı Tevfik Fikret’in Balıkçılar isimli şiiriyle bitiriyorum. Hepinize selamlar, saygılar, sevgiler

TEVFİK FİKRET

BALIKÇILAR

Yarın yavrucak nasıl gidecek

Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin

Düğümlü ekli, çürük ipleriyle uğraşarak

İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak

Şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin

Siyah kaburgasını… Ah açlık, ah ümit

Kenarda bir taşın üstünde bir hayal- i sefid

Eliyle engini güya işaret eyleyerek

Diyordu “haydi nasibin o dalgalarda, yürü”