18.08.2020, 12:26

Asil Soylu yiğitler diyarı umutlu kasabası (Misafirperverlik, asalet ve cömertliğin başkenti babu belgeseli)

Yiğitlik, cömertlik, misafirperverlik ve asalet denilince herkesin aklına önce Babulular gelir. Memba tadındaki suları, zümrütü andıran yeşilliği, bereket fışkıran dağı, taşı, ovası ve envayitür ağaçlarıyla Yozgat coğrafyasının en estetik dekoruna sahip Umutlu, özü sözü sağlam, alicenap, elicömert ve delikanlı insanlarıyla bilinir.

Hanedanlık ve güleryüz toprağına bereket olarak yansırken, asil soylu yiğit adamlarının  faziletleri, Orta Anadolu’nun her yerinde saygıyla anılır ve Yozgat karnesine itibar olarak yazılır. 

Töre, gelenek, görgü ve nezaketin hakim olduğu bu güzel köyde, Bozok kültür ve gelenekleri en orijinal haliyle yaşanıp yaşatılırken, genetiği bozulmamış güzel huylara sahip değerlerinin, izzet, ikram ve muhabbetleri tüm gönülleri fetheder. Güven veren sadakatli dostlukları, ince ruhları, güleryüzleri, adaletli ve tevazu abidesi zarif şahsiyetleriyle bölgeye örnek olurlar.

Bozok Platosu; bozkır ve engebeli düzlüklerden oluşan ilginç coğrafyasıyla İç Anadolu Bölgesine özgü Step bir iklime sahiptir. Bilirsiniz ki, Step iklimlerde kısıtlı yağışlar yüzünden ormanlar hem bodur, hem seyrek hemde yok denecek kadar az olur. Yıl içinde sadece bir veya iki mevsim yeşil kalabilen küçük boylu ot toplulukları görülür. Flora genellikle yaz aylarında sararan kısa boylu çayırlıklar, ayrıkotu, keven, sorguç, katırtırnağı, yabani arpa, püsküllü ot, hardal, yemlik, yılgın, gelincik, papatya, hatmi, sütleğen, ballıbaba, yabani gül, böğürtlen, sığır kuyruğu, çayır üçgülü, koyun yumağı, gelincik, yavsan, üzerlik, çoban yastığı, mine, taşkıran, düğün çiçeği, yıldız, kardelen ve kekik gibi tohumlu bitkiler ile karaçam, ardıç ve meşelerden teşkil kurakçıl orman adacıkları görülür ki, bu ormanlar, genelde insan tahribatından arta kalan küçük korulardan ibarettir.

Umutlu Kasabası ise Yozgat doğasının aksine maki bitki örtüsüne benzeyen farklı iklimi, bol oksijen üreten havadar rakımı, zengin mineralli toprakları ve billur sularıyla adeta mikroklimatolojik bir özelliğe sahiptir. Topoğrafik yapısı, konumu, eğimi ve yerleşkesi ile yeşilin her tonu, endemik bitki türlerinin en bol çeşidi ve meyve ağaçlarından teşkil eşsiz manzarasıyla dikkat çeker. Hoş manzara dediysek doğası elbetteki tamamıyla yeşil değil tabiiki. Karaçokrak, Olucak, Karahisar Tatlısı ve Babu’nun çıplak yamaçlarından da anlaşılacağı gibi bu köyler yükseltisi ve eğimleriyle karın, fırtınanın, yağmurun, rüzgarın sürekli test ettiği karlı-buzlu, ayazlı soğuklarıyla bölgede kışı en uzun geçen yerleşkeler olarak  bilinir. 

Aslında Ekitce, Gale Deresi, Derindere, Dilki Deliği, Gale Depesi, Kohağan Pınar, Bağlar, Çile Dağı, Golela ve Cerek mevkiilerindeki meşe ve sarıçam ormanlarına bir bakarsanız buralar yakın zamana kadar zümrüt Akdağ ormanlarının devamı niteliğinde bir orman arazisiyken, maalisef ki iyi korunamamış ve bilinçsizce yok edilmiş. Yani bölgeyi tam tarif etmek gerekirse Umutlu ve çevresi Antropojen Bozkıra sahip istenilse eski efsane güzelliğine tekrar dönüştürülebilecek ender yerlerden biri.

Batısında Çime Dağı ve Güneydoğusundaki Büyük Kale Tepesi arasında muhteşem bir masif arazi üzerine kurulu olan Umutlu, 4 tarafını çeviren Küçük Kale Tepesi ve Kohağan Pınar gibi yükseltilerin arasındaki estetik konumuyla hoş bir mikroklimatolojik iklime ve bitki örtüsüne sahip. Tavı, kıvamı, verimi, fosforik özellikleri ve zengin mineralli toprakları bir çok endemik türleri barındırdığından, ilaç ve kozmetik sanayi dahil botanikçiler ve farmakologların ilgisini çekiyor.

Burda yetişen sebzenin, meyvenin, hububatın, etin sütün kısaca her nimetin inanın çok farkedilir bir tadı, eşsiz bir aroması var. Saraykentliler ve Sorgunlular der ki; “Kimse Umutlu’ya gitmeden sakın cennet gördüm demesin, ekmeğini yemeyen, suyunu içmeyen de sofra gördüm demesin.” Derler. Hatta derler ki; “Sırf, Yassıpınar’dan, Hacoon Eşme’den ve Düğün Deresi’nden Umutlu’ya getirilen memba tadındaki terkos sularını içmek için bile Umutlu’ya gitmeye değer.” derler. 

Coğrafyasının estetiği zaten Sivas Yolundan veya Tokat Yolundan giderken bile Babu tarafına dönen ara yollara uzaktan bile bakıldığında muhteşem bir güzelliğin içine çekecek gibi cazibe akseder. Çünkü Umutluya  3 taraftan giren tüm yolların etrafı Allah vergisi bir güzellikle ağaçlık, yeşillik, meyvelik ve sulaktır.

Cennet Umutlu’ya 3 ayrı yoldan giriliyor. Ana yoldan sapıp Çiçekli tarafından geldiyseniz Memiklerin Melik’in, Garaosman’ın, Alosman’ın, Kel Fazlının Nuh’un evlerine rastlarsınız. Hacı Irızanın Arif’in, Çil İsmailin Mahmut’un, Daşdelenin Hamdinin Refik’in ve Durmuşali’nin evlerinin önünden geçtikten sonra dostluk ve muhabbet yuvası ana meydanına ulaşırsınız.

Ya da Karamağra tarafından köye girdiniz diyelim. Sırasıyla Hacı Mısdafanın Ahmet’in, Hacıahmetin Dursun’un, Çavışın Mahmıt’ın, süt mandırasını, Nazimin Memmed Çavış’ın, Memedoğon Mahser’in, Irızanın Kelşevketin Şahsi’nin, Rasulun Ahmet’in, Memedoğon Sayim’in, Mıllanın Mısdafa’nın, Irızanın Hacosman’ın, Hohur Yusuf’un, Kel Gadir’in, Hasanın Halloğ’nun, Garibin Möhrali’nin, Mısdafa’nın, Necatinin Yusuf ve Ali’nin, Kelfazlının Hacı’nın, Arzunun Sülümanın Hasan’ın ve Guddünün Yayha’nın evlerini geçtikten sonra belediyenin önüne inersiniz.  

Gerçi Umutlu’ya giriş için en çok kullanılan esas yol Sazlıdere tarafından gelen yoldur. Ordanda Şukrünün Yüksel ve Aziz’in, Kelyusufun Hacı’nın, Sıddığının Nurunun İsmail’in, Eminin Hamza’nın, Battalın Ömer’in, Kezziğin Memmedin Abidin’in, Şıhının Erdal’ın, Abısın Osmanın Durağan, Delacının Mıhdadın Yuksel’in, Bekirağnın Mıhdatın Ömer’in ve Hayati’nin evlerininin önünden geçerek direk meydana varırsınız.

Bu cennet köye hangi yoldan girerseniz girin, evlerinin önünden geçipte köyün içine doğru giderken sizi görüpte sofrasına buyur etmedik kimse kalmaz. Zaten kalsa birbirini ayıplarlar.

Hanımından herifine hepside hatırnaz ve babacan olan Babululara kim olursanız olun, nerden gelirseniz gelin hanelerine gönül rahatlığıyla misafir olabilir, çekinmeden acım, susuzum diyebilirsiniz. Gelenek dediğimiz kültür, yılların birikimiyle şekillenen, aile ve toplumun birlikte besleyip büyüttüğü değerler silsilesidir. Yaşadığı yere aidiyet duyguları eşsiz olan Babuluların, yüzleri batıya dönük kasketli filozoflarının her konuda bilge yorumları ve felsefi analizleri alimleri bile şaşkına çevirir.

Statünüz ve hiyerarşinizin azametide farketmez. İnsan olun yeterli. Ağa, paşa, sadağcı, deşirici, çerçici, bohçacı, köylü, kentli, zengin, fakir; hangi mevki ve katmanda yer alırsanız alın, burda aynı değer ve güler yüzle karşılanır, her sofrada yer bulur, cömert ikramlarla ağırlanır, uğurlanırsınız. Misafirperverliğin şahikasını görürsünüz.. Çünkü Babu’da  misafirin adı bereket, teşrifi ise hane sahibine itibardır. Bu gelenek eskidende böyleymiş, şimdi de aynı. Konuk kimliğinizle başlarına taç, ruhlarına ilaç olursunuz.

Belediye Başkanı İlhan Koçak, memleketine aşık hemşehrilerine sevdalı bir değer. Kasabası ve insanları için gecesini gündüzüne katarak çalışan, çok misafirperver, yüreği güzel bir insan. Kültür ve geleneklerine özünden bağlı, görevini liyakatıyla yapan sevilen saygın bir şahsiyet.

Çarşıda, pazarda, bağda-bahçede, şehirde, kasabada nerde bir Babu’lu görseniz samimi davranışına, sıcak üslubuna ve sevimli simasına emin olun akrabamsı bir yakınlık hissederseniz.

Soğuğu sert, adamı mert sözünü nerde duysam, bu köyün bulutu beyaz, umudu mavi güzel insanları aklıma gelir. Konumları Yozgat’ın, sevgileri ise yüreklerin zirvesindeki bu köy, erdem ve tevazusuyla unutulmaya yüz tutmuş kültür ve geleneklerimizi liyakatiyle yaşayıp yaşatırken, hem kendilerine hemde tüm hemşehrilerimize tarifi imkansız bir saygı ve itibar kazandırıyor.

                Sadece Bozok bölgesinde değil, çevre illerde bile adamın kralı diye asaletleriyle bilinen İbice, Manağan Arif, Uyuzlu Memmed, Hacosmanın Irıza, Mılla, Demirci Hayri, Tırtıl Çavış, Kummetin Ali, Mamoğ, Deli Hacı, Gülüsün Şükrü, Bekirağanın Mıhdat, Ali Çavış, Kor Fadiğin Şükrü, Garibin Möhrali, Şıhali, Honaza Hacıbağ, Hacıüsüyünün Sülüman, Boyamanın Hurşud, Çahırın Abuzer, Gara Bayram, Gadoğ Dursun, Gulüğün Omar, Sıddığın Haceli, Gara Osman, Hacıbilalın Necip, Müdürün Kazim, Hohur Yusuf, Tozoğ Ömer, Hayrının Isak, Piteyin Osman, Zünenin Kazim, Ostuğun Hacı, Güddüğün Yayha, Önnüğün Hacı, Bekci Hasan, Bekirağanın Mıhdat, Körbamin Ehsan, Şükrünün Üsüyün, Goyneksiz, Sülüman, Guru Fadimenin Aziz, Cin Üsüyünün Halil, Kel Fazlı, Gara Osman, Celalın Hamdi, Celanın Memmet, Zakir Çavuş ve Topal Sefo gibi nam yapmış, has gönüllü şahsiyetlerin hepside bu köylü.

Babulular asil soylu, sözüne er, çalışkan ve üretken olduğu kadar bir o kadarda estetik anlayış yönünden çok özel zevklere sahiptiler. Bu köyün öyle elit bağları, öyle güzel havlusu-hayatı ve öyle imrenilir bosdanları olurdu ki, her gören hayran kalır, bir bakan bir daha bakardı.

Örneğin Golela, Gulbağa, Gumburdek, Bağlar ve Ganlı Tarla’daki bostanlıklar aynı Paris’teki dinlenme parkları kadar özenilmiş güzelliklerdi.

Hatırlayanlar bilir. Battalın Altın ve gelini Nüfüze’nin Gülbağa’daki bosdanlığı, Hacı Irızanın Müslüme’nin Ganlı Tarla ve Gumbürdek’deki pahla; Abdırrahmanlı Memmedalinin Firdes’in Golela’daki misirler, gırmızılar, kelekler, biberler ve gülleri oraları cennete çevirirdi. Her bostanlığın orta yerlerine dikilen ve çam ağacını andıran dev kendirlerin burcu burcu kokuları 500 metreden hissedilirken, sınır diplerinden dışarı doğru uğrelenen gözer gibi şemşamerlerin ala çiçekli kellelerini görünce insanın içi giderdi. 

                Helede İbicenin Aniş’in Basdırma Deresi’ndeki bahçesi zümrüt bir gerdanlığı andırırdı. Gara Abdıllanın Hacının Anşe’de Korpınar’a o kadar tertipli, düzenli, süslü ve hevesli bir bostan ekerdi ki, bakmaya kıyamazdınız.

Hallonun Nüfüze, Kel Fazlının Fitnet, Şükrünün Üsüyünün Şaziye ve Manağan Fayığın Anşe’nin bostanlıkları aynı Japon bahçeleri gibi dekoratifti. Bu güzel insanlar emeklerine bir başka özenirlerdi. Herifleri de avratlarının yumuşlarına bek gider, gıyıyı gıranı cıncık gibi yaparlardı. Bu adamların bosdanlıhlarındaki gırmızıların, suvanların, samırsahların boyu diğerlerinin iki katı olurdu. İplikli pahlalar diplerine dikilen cereklere dolanır, her biri birer ardıç gibi görünürdü. Bi misir közlerlerdi ki ağzınızın suyu akardı. Bosdan garıhlarından sınıra sarkan gabahlar, duğlekler, içi sarı, çiğitleri siyah garpuzlar, kelilere ektikleri pancarlar, garıh garıh madenis, dereotu, reyhanlar, biberler, baldırcanlar ne biçimdi Yarabbi.

                Helede süs için ektikleri renk renk Mine çiçekleri, Sardunyalar, Petunyalar, Kasımpatı, Akşam Sefası, Sabah Sefası, Zambak, Krizantem, Lavanta, Siklamen, Şakayık, Yasemin ve Leylakların kokuları insanı büyülerdi.

İç Anadolu Bölgesinin bozkır örtüsüne ve kurak ve karasal step iklimine inat Korpınar, Golela, Basdırma Deresi, Gulbağa, Gumburdek, Bağlar ve Ganlı Tarla’nın sulak yerlerinde Nilüfer ve Orikde çeşitleri, alüvyal zeminler, dere içleri ve güneş alan kayalık yamaçların kuytularında da her biri birbirinden farklı renk, desen ve motiflerde Şebboylar, Nergisler, Zinyalar, Gelin Teli, Açelya, Karanfil, Lilyum, Manolya, Fulya, Gardenya, Mimoza, Cam Güzeli, Glavör, Itır, Kaktüs, Papatya ve Gelincikler çıkardı ki bu görsel güzellikleri görenler, “Cennet dedikleri yer acaba Umutlu’mu” diye hayıflanırdı.

Kelleleri halbır gibi şemşamerler, rüzgarın yönüne göre edalı edalı uğurlenirken, biyazı yeşiline karışmış ala çamırlı hıyarların aroması tâa genzinize nüksederdi. Çol çocuk o  bostanlara tummak, şemşamer kellelerini goparıp üfelemek, hıyarı, keleği yolabilmek için sürekli etrafında döneler, gendilerini zor dutarlardı.

                Öyle üzümler, elmalar, cevizler, hıyarlar, bosdan ve kelekler olurdu ki, helede Nazlının Hasanın Kel Fazlı’nın, Şıhali’nin, Alosmangilin, Nazlının Hasanın Gazi’nin bağlarındaki üzümler aynı altın gibiydi.

Garozdaki bağlar Osmanlı döneminden beri Umutlu’nun geçim kaynağı olmuş. 1963-65 yıllarında Halil Çavuş’un baktığı dönemlerde o bağların üzümü çevrede bir numara olarak görülürmüş. Bölgeye birara eşkıyalar dadanınca çoğu hane, kadın, kız, çol-çocuk bağlara hiç gidememişler. Halil Çavus’ta rahmete erince bu bölge maalisef tamamen batal olmuş.

                Bu toprakların tavı, kıvamı, fosforik yapısı, mineral  değerleri, rakımı, havası veya suyundanmı nedir meyvelerinin, sebzelerinin tadı, kokusu, cazibesi ve ebatı bambaşkaydı. Şıhali’nin, Alosmangilin ve Gazi’nin bağlarından üzüm, Karali Kaçağından Hasgül’ün ve Çirkin Abu Bekir’in bahçelerinden kayısı, Hacı Irızanın Müslüme’nin Gumbürdek’deki garıhlardan hıyar, kavun-kelek, şemşamer ile Kel Fazlının, Deli Gasımın ve Omar’ın havludan da ceviz yolabilmek için köyün tüm gençleri hergün ayrı ayrı taktiklerle hırsız grupları oluşturur, sabah, akşam operasyon planları yaparlardı.

                Osduğun Seyfettin’in, Garaabdılla’nın ve Şavgının Hacı Mısdafa’nın elmaların ve Gasim’in cevizlerin zaten heç sansı yohdu. Babulu olup ta, o elmaları, cevizleri yolmayan bir genci tarih yazmaz.

                Bu köyde acı-tatlı günler muhteşem bir kenetlenmeyle karşılanırdı. Fertler arasında küslük, dargınlık veya farklı husumetler bile olsa, kin ve nefretler çabuk unutulur, tüm kırgınlıklar anında rafa kaldırılırdı. Hepside en içten hisleri ve en samimi dualarıyla birlik ve beraberlik sarmalında bütünleşerek, öyle imrenilir güzelliklere imza atarlardı ki, yaş hiyerarşisinin bu güzellikte ve bu saygıda işletildiği başka bir yer görülmemeiştir. Büyük-küçük, konu-komşu, akraba-akran hiyerarşisini en mükemmel yardımlaşma ve dayanışma duygularıyla uygulayan köy olma hüviyetlerini her zaman gururla taşırken, örnek erdemlerine tüm çevreyi imrendirirlerdi.

                Yaşadıkları mekanları temiz, üstleri başları şıktı. Hani Paris ve Milano her kreasyonu ve defileleriyle nasıl modanın ve dünya sosyetesinin merkeziyse, Orta Anadolu’daki tüm hanımların ve heriflerin gözündeki iş, aş, görgü ve görenek merkezi de Umutlu’ydu. Bişirdiği yenen, gonuşduğu dinlenilen, ağırbaşlı, vakur, eli uz, en Osmanlı ve oturaklı avratlar bu köydeydi. Bilgisi, becerisi ve ulu sözleriyle tüm genç kızların imrenerek örnek aldığı Gülislerin Yeter, Celalın Eminenin Dudu, Sıddığın Anşe, Dirmidin Iraz, Gadoo Dursunun Analığı Emiş, Garaabdılalanın Cennet, Nurettinin Anşe, Garibin Mısdafanın Hüsne, Fazlının İsmayilin Nazente, Manağan Arifin Satı ve Irızanın Kôr Gulsüm gibi çevrenin görgü-görenek sahibi bilge hanımları, kazandıkları bu saygı ve donanımlarıyla köylerinin adını her yerde yüceltirlerdi. Bunlar, statülerindeki itibar, itaatle dinlenilen yumuşları ve davranış kurallarındaki vakur ehliyetleriyle en iyi iş-aş bilen hatır hörmet saabı hanımlar diye anılırdı. Yaptıkları çokelik, gaynattıkları hedik ve kestikleri erişteler herkesi imrendirirken, çevre köylerdeki tüm avratlar onlardan iş görmenin inceliklerini bellemiye çalışırdı.

Allah uzun ömürler versin, şimdi hayatta olan Dünyanın en saygılı, en hürmetli ve pırlanta kalpli hanımefendileri Zunenin Kazimin Satı, Şıhının Erdalın Gulhan, Battalın Omarın Kiraz, Keziğin Memmedin Abidinin Semra, Hamdinin Refiğin Emine, Dedenin Durmuşalinin Şengül, Galenin Ömerin Emine, Hacıırızanın İrbahamın Narin, Kelfazlının İsmayilin Arzu, Garanazlının İdirizin Kiraz, Abısın Hacının Fadik, Salimin Ziyanın Emine, Zunenin Hasanın Saniye, Eyibin Mahzerin Arzu, Şukrünün Yukselin Elmaziye, Gülislerin Azizin Döndü, Kelyusufun Hacının Hürü, Garibin Bilalın Gulürehan, Bekirağanın Mıhdadın Hava, Şekirin Macarın Gülbahar, Şıhalinin Nurunun Dudu, Guddülün Hasanın Fatey ve Mediklerin Hasanın Sultan gibi görgülü, görenekli misafirperver ve asil soylu hanımlar, aynen eskinin Umutlulu hanımları gibi bu beldenin adını şanını yükseltmeye, yüceltmeye devam ediyorlar.

İşleri, ibadetleri, temizlikleri, titizlikleri ve hürmetleriyle herkesten dua ve takdir gören bu asil soylu ablalarımıza ve kıymetli ailelerine bizlerde sağlık, mutluluk, bolluk ve bereket içerisinde uzun ömürler diliyoruz.

                İbogilin Hanımlar kadar eli çabuk, işi temiz, tertipli,düzenli, aşı, ekmağ lezzetli hanımlar yoktu. Bunların malı-davarıda bol, gapılarının önünde dağ gibi bohluhları ve kullükleri olurdu. Erbaharın çok kalabalık bir gunnükcü gurubuyla bohluh çiğneyip, güne yamaç öyle bi kerpiç dökerlerdi ki, yazı yaban tüm tezek dolardı. Şukrü’lün eviynen Hacıbağ’gilin o dere tüm kerpiçinen kahılıydı. Erbaharın birde ahırı kermeleyip havlunun duvarlarına güne yamaç yaslarlar, güze doğru hayatın altına, kesmikliğe öyle geçgerelerinen yapma, tezek, kerme, çitilgi, yahacah vs. çekerlerdi.

                Sarının Hanım, Hamdinin Fatey, Kibar, Keziğin Cennet, Havuza Garı, Elmas Garı, Şahnaz Garı ve Kurdün Gızı bir Profösör kadar bilge; bir master şef kadar lezzetli aş-ekmek bişirir, bir diplomat kadarda gorgü-gorenek bilirlerdi. Her işte yetkin, her alanda uzman ve evliya kadar merhametli ve alim kadınlardı. Yağ, çokelik, pendir gibi işlerdede Şander’in eline kimse su dökemezdi. 

                Nazlının Hasanın Satı zabağnan gahıncı mavi çinko çaydanlıhlarıynan Daşoluğun suyundan bi çay demler, pineden aldığı taptaze yımırtalar, bahçeden topladığı fasulye ve öteberilerinen bi gôo pahla gavuddurması taladırdı ki, onuda yeni sulanıp düzlenen petek gibi yuha ekmağnen bi dürüncü vay anam vay… 

                Velinin Eşenin Gelini Firdes’de bek işçimandı. Gışın teneke sobanın üsdünde yuha ekmağ gevredir, guvermiş çokeliğnen, çamannan gom gibi bi dürüm alır, yanında çalhamaynan anam… anam… 

                Memiğin Gamer’inen Mıllanın Zekiye, gonnenmiş deriden goca bi torba diker, hergün eşgilediği yoğurtları o deriye boşaldır, guze doğru da o yoğurtları deriden çıharır ve örü yayığıynan tereyağ yayardı. O daş gibi olmuş yoğurtdan birazını gayfeltilik ayırır, sobada gevrettiği ekmağ sarıp çayınan tumdunmuydu vay gurbanım ne olurdu bilirmisiniz.  

                Demirci Hayrinin Zekiye’nin bişirdiği Bozaş, Deli Zunenin Fatma’nın bukdüğü Cıbır Mantı, Mamoğon Fatma’nın yaptığı Herle, Ali Çavışın Hava’nın yaptığı Haside ve Şıhalinin Zeyneb’in bişirdiği Narpızlı Bulamaşı’nın üsdüne güzel yemek yapan Türkiye’de görülmemiştir.

                Honaza Hacıbağın Zebik eyi turşu vururdu. Hacı Üsüyünün Sülümanın Gelini Sahriye öğlen vakdi davar gelince bi koremez yapar, çolu-çocuğu doyurur gapıya guverirdi. Hurşudun Ümüşen’de bek zorlu bazlama ederdi. Onun ettiği bazlamalar hosurtlah gibi gabarırdı. Zuğnenin Satı’nın yaptığı sini, Çahırın Abuzerin Navrız’ın gızartdığı Pahlavu, Abısın Osmanın Satı’nın yaptığı Barnah Çörek, Gadoğ Dursunun Ferik’in Kesme Aşı, Gulüğün Omarın Keziban’ın Çullaması ve Sıddığın Hacelinin Akgül’ün Kadayıf ve Sütlüsü, Ziyanın Emine’nin Gavurga, Rahimin Sultan’ın Bekmezli Un Helvası ve Aloon Ferik’in yapdığı Eşgiliye ve Herle’ye doyum olmazdı.

                Haa.. unutmadan söyleyim, Abısın Hacının Fadik zabahları bi Duğürcük Aşı bişirir, üstüne guyruh yağı ve suvan yahar, yanında gevremiş ekmek, guvermiş çokelik, çaman ve gôo suvannan da girişdinmi beş tas Duğürcük aşına banamısın demezdiniz.

                Memet Çavışın Fatiş, Hacıırızanın Leyla, Garabdıllanın Cennet, Hürünün Alinin Firdes, Hohur Yusufun Hatın, Güleyin Ömerin Keziban ve Hacoon Ömerin Erik yorgan kopüme, yamalıh yamama, dikiş, nakış, örgü-biçki, ip eğirme, dallama kazak, yün çorap, hasır, kilim vs. gibi dokumacılık işlerinde çok üstün tasarımlara sahip becerikli hanımlardı. Helede Çahırın Hüsne, Kor Kâanin Mısdafanın Aşik ve Garib Üsüyünün Nadiye aynı Sümerbank’ın melefelerinden çok daha düzgün örgü örer, kilim, çul ve çufralıh dokurlardı.

                İş-güç bol, hayat şartları ağırdı ama insanlar mutlu ve huzurluydular. Türküler, oyunlar, şakalaşmalar ve samimi muhabbetler bu köyün genetiğinde vardı. Acı-tatlı günlerin hepsi samimi bir dayanışma erdemindeydi. Sesi, avazı ve kulak yatkınlığıyla türküleri, diyeşetleri ve yöresel besteleri ustaca yorumlayan değerleri vardı. Mesela Hürünün Alinin Gulhan’ın ve Hacırızanın İrbahamın Narin’in söylediği maniler hâlâ milletin ezberindedir. Lütfü Karabil, Tekin Koçak, Kadir Bozkurt, Fatih Bozkurt gibi popüler sanatçılardan daha güzel türküler söyleyen sesi çok güzel değerleri vardı. Onları dinlemeye doyamazdınız. Hanımlardan da Döndü Bozkurt, Semiha Arasbora ve Sultan Koçak Sevcan Orhan’dan, Nazlı Öksüzden, Gülşen Kutlu’dan çok daha güzel türküler söylerlerdi. 

Yav hakikaten Umutlu’da ne becerikli hanımlar vardı. Şavgının Havize, Deli Gasımın avratları Ferik ve Hava, Memmed Çavısın Fatiş, Çahırın Hüsne, Akifin Cumanın Resmigül, Hacıbağan Zebik, Garaosmanın Anşa, Şıhının Erdalın Gulhan ve Kupcünün Asiye beş dakgada bi ordu bile gelse anında ekmek-aş hazırlardı. Köyün tüm düğün yemekleri bunlara danışılır ya da bunlara yaptırılırdı. Çevre köylerden bile onlara ricacı gelir, o köylerin düğün yemeklerinide yine onlar yapardı.

                Godek Halinin Zekiye gaç yımırtıya gurk yatırırsa yatırsın, heç birini ziyan etmeden cücük çıhattırır, alıcı guşa, saksağana, kediye, ite gaptırmadan alayıcığnıda ziyansız böyüdürdü. Gapısının önü tavığnan, cücüğnen, boduynan, şibiynen culuğnan kahılıydı. 

                Ahirete intikal eden hanımların ölüsünü Guleyin Keziban yıkardı. Keziban Nene Tohdur gibiydi ve aynı zamanda inneci ve sınıhcıydıda. Golu, bacağı gıçı kırılanlar, hotu çıhanlar, eyağsi denişenler, omuzu çıhanlar ona gelirdi.

Bulgurlama ve Karalama mütehassısları yine İrecebin Pempe ve İzetin Gamerin Anası Habibe’ydi. Kulak-Burun-Boğaz servisinin en uzman asistanı Sahriye Bibiydi. Sobada ısısttığı bürüğnen yada gızdırdığı bi melefeynen öyle bi buğaz çekerdi ki, iyi etmeden kimseyi guvermezdi.

Duası iyi gelen hanımlar ve adamlar da vardı. Bilinmeyen dertlere, görünmeyen belalara, gafil durumlarda enbiyaların, evliyaların, yatırların mekanlarının önünden, gaflete düşüp duasız geçince uğranılan şanssızlıklara karşı nefesleri, okumaları iyi gelen insanlar vardı. Mesela Ekitce’ye giderken Cin Gayası, Yığılıdaş, Mahmıdı Boğan Gôl ve Halloğon Bosdanın oralardan geçerken cin dutmasın diye dua edilirdi.

Köyün inneci kadınlarından biride Hacelinin Mısdafanın Zela’yıdı.  Erkeklerden de Muhzünün Celalın Memmed inneciydi. Bu inneciler tarihi geçmişmi, geçmemiş mi bakmazlardı ama bi gağnı Penisilin inneleri ve boducunan golonyağları vardı. Hepsi demirden imal birkaç tane inneleri vardı. Hepside o inneleri vurmadan eyibi gaynadırlar, mikroplarını gırar ve hartadan inneyi bağıddırarak vururlardı. Günümüz hijyen anlayışı, sağlık kriterleri, tedavi metodları ve teşhis tekniklerinin hassaiyetine bakılırsa bilip bilmeden önüne gelen insana iğne vurulması, hemde aynı iğneyi ineğe, danaya, ata, eşeğe bile kaynatıp kaynatıp kullanıldığıda düşünülürse ne kadar tehlikeli bir girişim olduğu ortaya çıkıyor. İnanın Cenab-ı Allah insanları ve yaratıklarını büyük bir şefkatle himaye ediyor.

Diyelimki akşam sığırı guverdiler, davarı dağıtdılar. Malı, melalı saydığınız asik var. Yadırgı varmı diyi tüm köyü dolandınız, heç bi yerde yoh. Anlaşılır ki mal-davar yazıda galmış. Havada garanıyo. Norecağniz mecbur Gurt Ağzı Bağladacağnız. Kime gidecağniz bu işlerin en uzmanı İmmahan Garıya ya da Sahriye Garıya. Onlar bi açıp kapamalı çoban pıçağna ohuyacah, üfürecek, pıçağı gapadacah, sizinde sırtınızı böyük gulenüzüynen guccük gulenüzüyü ohuyup, avsınnayıp guverecekler. İpdi Allah sôna onnarın sayesinde eşşağniz, atınız, inağniz, davarınız yazıda bile galsa, cenavarın, gurdun, guşun hışmına uğramadan, heç bibişey olmadan Allahın izniynen havlunuza hayatınıza gelecek.

                Tabiiki arada kavga gürültüde olurdu. Deli Gasım, Hacı Musdafa, Hacı Bâa, Kel Gadirin Necibet, Abısın Osman, Kel Şevket, Omarın Ali, Kel Fazlının Nuh, Şıhının Basiri, Manağan Hasan ve İboon Halis haksızlığa heç bizaman tahammül edemez, hemen süver ve doğüşürlerdi.

                Avratlardan da Hacı Irızanın İrbahamın Narin’e Kel Fazlının Nuhun Gamer’e, Halloon Nüfüze’ye, Möhralinin Zeynep’e, Alibaan Döndü’ye, Akifin Kor Ramazanın Medine’ye, Daşdelenin Dedenin Alime’ye, Memiklerin Memmedin Gamer’e, Godek Halilin Rahimin Sultan’a ve Alosmanın Nigar’a kimse çatamazdı. Helede bu bibiler garıh-gatıh sularken sıra beklemiye bek tahammül edemez, hemen suyun geverini gendilerinden yana çalar, “Sıra benim” diyene kurağnen goyuncu uzadırlardı. Millet, “Aman Nüfüze Nene, Gamer Bibi, Sultan Bacı, Döndü Hala kölen oluyum, tek sen sulada biz ondan soona sularıh.” Deyip gırana çekilirlerdi.

                Çizgi filmlerin masumiyeti ve komedisini aratmayan çocuksu kavgalarda olurdu. Şimdi mazilerini gülerek andıkları, dostluk ve samimiyetleri emsalsiz olan iki sülalenin unutulmaz döğüşlerini paylaşmak istiyorum sizlerle.

                Köyün kurucuları sıfatındaki Garahasanlar ve Veliler bölgeye ilk yerleşen iki sülale... Bolluk, kıtlık, hastalık, savaş ve bir çok acı-tatlı günleri yüksek bir vefa ve dayanışma içerisinde beraberce yaşamışlar. Ama bu güzel insanlar, basit bahanelerlede sinirlerine bir türlü hakim olamayıp sürekli birbirleriyle kavga ederlermiş.

                Kavgaların sebebi de ne.. Kedi cücüğü gaçırdı, it çocuğa ılgadı, mal pahlıya vardı, eşşek küllükte ağnanırken yeni yunmuş melefeleri toz etti, havluyu-hayatı çalarken gubürü buyannı süpürdün, tavıhlar garıhlardaki sitilleri ditdi vs. gibi basit güncellikteki gülünç enstanteneler. Garahasanlardan Hacı Musdafa, Gara Abdıllanın Memmed, Iruşen, Hacı, Mahmıd, Şıhalinin Nuru, Müslüme, Cennet, Abide, Leyla, Dudu, Hatın, Velilerden de Şavgının Hacı, Deli Gasim, Hasan, Müdürlerin Uşahlar, Ferik, Gülbahar, Hava ve daha onlarca çol çocuk hurra döğüşe…

                Konular basit ama döğüşlere çol-çocuk, kadın-kız tüm sülaleler karışınca olayların sevk ve idaresi meydan muharebelerini bile aratmıyor. Sabahleyin döğüşe bir başlıyorlar ki gün öğlen olmuş. O ordan taş atıyo, o ordan kahıç kahıyo, o ordan soğyö sayıyo, o ordan yabaynan, sıyırgıynan, kürağnen birbirinin üsdüne yörüyo derken hepside yorgunluktan bitaplar. Gün tam öğlen olunca Hacı Mısdafa “Huooooppppp” diye bi bağırıyor, her iki sülalede duraklayıp Hacı Mısdafıya bakıyolar. Hacı Mısdafa “Öğlen ekmağ vahdı geldi durun gayli” diyo ve herkes daşlaşmayı bitirip sessizce ateşkes ilan ederek evlerine gidiyorlar. Davarı sağyolar, guzuyu goyuruyolar, öğlen ekmağni yiyip goyunu-guzuyu sürdükten sonra harp galdığı yerden aynı hız, haz ve herste tekrar başlıyor.

                O ordan, o ordan saatlerce daşlaşıyolar, diynek atıyolar, gomunan, çağyınan, dalgaraynan, toyahaynan, cerağnen, anadutunan birbirine yörüyolar, bağrış çığrıç, kahıçlar kahıyolar birde bakıyorlarki yatsı olmuş ezan okunuyo. Hacı Mısdafa tekrar o gür sesiyle elini kaldırarak bağırıyor. “Huooppp Paydoooos. Bugünnük bu gadar yeter, bırahın Paydosss” diyo ve herkes evine dağılıyor.

                Bu kavgalar günlerce devam edince Garahasanlardan hanımın biri Hacı Mısdafa’ya “Ağa bek yorulduh, yarın izin versende doğüşmesek n’oldu” diyo. Hacı Mustafa Kâa’de “Olurmu yavrım, yarın onların pahla sulama günü, tam haşat edecağmiz gün, duracah vahıt değal” diyo.               

                Akdağmadeni ve köylerinin tamamı 1970’li yıllara kadar nerdeyse tamamı toprak kara yapı türü dam evlerden oluşurdu. Kimse kimseden çok daha zengin değildi. Bu yüzdenmidir nedir, herkes herkesin evine gönül rahatlığıyla sığar, mahcubiyet ve utangaçlık hissetmezlerdi. Çamur suvalı kerpiç damların muhabbet ve samimiyetinin insan gönlüne ne kadar hoş geldiğini bilirsiniz. Zengin malzemelerle yapılan betonerme evlerin hiçbirinde sıcaklık hissedemezsiniz. Toprak evlerin içinde ucuz bi kilim, tahtalı veya seki dediğimiz bir yükseltinin üzerine serili birkaç çapıt minder, duvara çakılı gelinlikten kalma bir Isparta halısı, döşşeklik veya yüklük dediğimiz mekanda dürülü birkaç kat yatak, yorgan, küstüm yastığı, misafirler geldiğinde serilen allı-gullü yün minderler falan filan olurdu. Mutfak diye zaten bi yer olmazdı. Onun yerine helkelik veya bıcahlık dediğimiz rafta üç beş zehen, bir sitil, iki helke, bir veya en fazla iki pahır guşşene, alemiyon veya pahır ilağançe, teşt, boduç, desdi vs. gibi kaplardan ibaretti. Evin ortasında sağı solu delik teşik olmuş teneke bi soba; yanında gurbe laylunuynan kesmik, tezek, yapma, çitilgi, kerme; tahtalının altında el ilağni, ırbıh, gapının ardına asılı bi peşgır evin genel döşengisi ve aksesuarlarını oluştururdu.

                Buna rağmen bu mütavazi dam evlerin sahipleri, hanesine düğün alayı gelse, ordu bile konaklasa ekmekli aşlı, çaylı gayfeli ağırlamaya yeltenirlerdi. O zamanki bereketin sembolü olarak görülen misafirler, konuk kimlikleriyle tüm başlara taç olurken, ağırlandıkları her mekanda sınırsız bir saygı, izzet, ikram, hatır ve hürmet görürdü.

                İşte bu içi muhabbet ve mutlulukla dolu çamur suvalı kerpiç evlerin efsane ustaları Eminenin Zakir, Sağar Mahmıdın Hacımusdafa, İdiriz, Sıddığın Nurunun uşahları Yaşar, İsmayil, Muammer, Müdürün Tahsin, Salimin İrbaamın Tozo, Kummetin Alinin Nutu, Hacırızanın İrbaamın Salif, Galenin Omarın Komüş, Manağan Halloğ ve Ziyanın Ömer’di.

Bu güzel insanlar bol samanlı bi  çamur garar, tahta galıplara döker, geçgerelerle çekip güne yamaç sererek gurudurdu. Bu kesilen kerpiçlerle o kadar muazzam ve orantılı bir duvar örerlerdi ki, Rönesans Avrupa’sının mimarlarını bile kıskandırırlardı. Esirgemedikleri emekleri, hedefledikleri helal para ve alınlarının kutsal terleriyle yaptıkları evler, ahırlar, samanlıklar, tandır evleri ve çırahmanlıklar çevrede emsalsiz olurdu. Otantik müştamilatlı köy odaları dahil, bahçe duvarlarına vurulan siyeçlere kadar, depe delikleri, akımı-eğimi orantılı mimari hesaplama gerektiren çörtenler, tandır evlerine eşilen hava türbülanslı kulle delikleri, Hayatların gabari ölçütünde çatal gapıları, güvenlik amaçlı ve geleneksel etnografyaya uygun zerzeler, firekler, sürgüler, kızaklar, dayaklar ve dam peçeleri dahil hepside bunların ustalığı ve uzmanlık alanlarıydı.

Köy Odası deyince; bilirsiniz ki, bizim oralardaki köy odaları “Adam Yetiştirme Kurumu” olarak bilinir. Büyüklere saygı, küçüklere himaye, yardımlaşma, dayanışma ahlak, görgü ve ikram kurallarının hepsini oralarda öğrenirdik. Oda sahipleri ise her biri birer akademisyen, birer alim, bilge ve böyük adam kimlikleriyle, yönlendirici, eğitici sıfatlar takınarak adam gibi adamların yetişmesine vesile olurdu. Aynı zamanda kutsal hanelerine teşrif edenlere Oğuz Törelerine uygun bir düzenekte sürekli izzet ve ikramlarda bulunurlardı.

                O zamanlar herkesin odası vardı. Kimin çok misafiri gelirse en itibarlı hane o sayıldığından heryerde misafir kapma yarışı vardı. Atlığından yüklüğüne, mum sekisinden, bardaklığına müştemilatlar standarttı. Garabdıllanin odası sanatsal ve tarihi dekorlarla süslüydü. Şimşidin Abdulla ise bir akademisyen kadar bilgeydi. Arzının Sülüman’ın, Hacı Üsüyün’ün, Şavgı’nın, Memmed Ali’nin ve Güluslerin Rasıl’ın odalar gün boyu açık olur, geleni-gideni misafiri hiç eksik olmazdı.

                Her zaman hazır ve kilitsiz duran bu odalara gelen her misafir, şereflendirdiği haneye bereket ve itibar getirdiği inancıyla adına ünvanına, variyetine ve nüfuzuna bakılmaksızın eşit şekilde ağırlanır, uğurlanırdı. Köy odalarının her biri birer görgü okulu ve saygı kurumu niteliğindeydi.

                Birgün deşiricinin biri dar akşam yazıda Gara Abdıllayla karşılaşmış. Derbederin karnı aç, bedeni yorgun, gidecek yeride yok. “Emşerim buralarda ekmek-aş yiyecağmiz, istirahat edecağmiz bi hane veya hanedan yohmu, malamat-külhavıç olduh” der. Gara Abdılla’da “Bah emşerim şoo köyün adı Babu. Orıya get ve Ben Gara Abdılla’nın odasına gideceğam di onlar seni paşalar gibi ağırlar. Heç çekinmeden var.” Demiş. Deşirici sürmüş eşşağni köye gelmiş, Gara Abdılla kim odası nere demiş, tarif etmişler ve odaya gelmiş. Ekmek-aş, İzzet-ikram görmüş. Döşşağni sermişler uyumuş. Sabah krallara layık bir kahvaltı hazırlanmış. Omuzunda peşgır, elinde ırbıh ve el ilağniynen elini yüzünü yıkaması için su tutan adama bi bakmışki, karşısındaki dünkü adres sorduğu adam. “Ula emşerim sendemi burıya misafir oldun” demiş. Gara Abdılla’da, hoş geldin emşerim, ben bu odanın saabı Abdılla Kâayim” demiş. Deşirici kendisine odasını tarif eden, eşsiz ikram ve hürmete boğan bu hanedan şahsiyetin asaleti karşısında hayranlığını gizleyememiş ve “Sen Evliyamısın Nesin Ağam” demiş.. 

                Diyorum ya, Köy Odaları bir kültür merkeziydi. Bir oteldi, bir okuldu, bir ekoldü. İaşesi, ibadesi, töresi, saygısı, geleneksel motifleri, etnoğrafik aksesuarları ve hanedan şahsiyetlerinin eşsiz tevazularıyla çok saygın bir akademiydi. Oğuz Türklerinden kalma bu asaletli töre, bu izzet-ikram yarışı Umutlu’da halen sürdürülürken, Karaçokrak’ta, Olucak’ta, Tat’da bir çok güzel insan tarafından da farklı formatlarda yaşatılmaya çalışılıyor.

Şimdi geleneklerinden uzaklaşan ve farklı şehirlerde yaşayan bir çok köklü sülale, birbirleriyle güç, zenginlik ve kibir yarışına girerken Umutlu’daki Dinolar, Memililer, Serkizler, Cücükler, Garahasanlar, Veliler, Kümmetler, Abıslar, Memikler, Manaklar, Çopur Elifler, Coruhlar, Güdogil, Köleler, Şekirler, Hayrigiller, Süleymanoğulları, Sıddıklar, Memikler, Alikağaller, Cabatlar, Müdürler ve Dirmitler gibi asalet sahibi sülaleler halen hanedanlık, misafirperlik, ikram ve görgü yarışını sürdürüyorlar.

Muhtar deyince. Hangi köye köye kim gelirse gelsin oranın muhtarının hanesi açık, sofrası kurulu, izzeti-ikramı bol olmak zorundaydı. Bu bir kural, bir zaruriyetti. Şimdi özellikle şehirlerdeki muhtarlara bir bakın. Kim gelmiş, neciymiş, ne amaçla gelmiş, ağırlanmasımı gerekir, izzet-ikrammı yapılacak umrunda bile değil. Helede seçim öncesi kibarlık yarışına giren tırnakları ojeli, saçları günlük renk değiştiren, hizmetleri ücretli, yönleri paray odaklı, ikramı sıfır, fakirine, fukarasına duygusu samimiyetsiz hanım muhtarlar töredi ki, (Hepsine demiyorum tabiiki), eski Kâyâ dediğimiz cömert muhtarların tırnağına su dökemezler.

Aradan yıllar geçmesine rağmen adları ve emekleri halen saygıyla anılan Hacı Mustafa Şahin, Rasul Şanlı, Hattüsün Sülüman, Cin Üsüyünün Halil, Garibin Möhreli Kartal, Ali Baa, Gasım Yılmaz, Hacı Osman, Hidayet Karabulut, Muayinin Salimin Komüş, Gasımın İsmail, Irıfkının Salim ve Abidin Ünlü gibi efsane muhtarlar, hizmet dönemlerinde çok saygın hatıralar bıraktılar. Helede Efsane Muhtar Deli Gasim’in emekleri saymakla bitmez. Köyüne yaptırdığı muhteşem ortaokul, emekli ettiği ve sosyal güvenlik şemsiyesinden yararlandırdığı onlarca kişi halen o güzel insanı büyük bir saygıyla yadeder.

Babu’nun bahçesi, bağı, bosdanı, atı, iti, eşşağ, danası bile farklıydı. Şimdi dünyanın neresinde olursa olsun herhangi bir metropol kente veya saygın bir şehrine girdiniz diyelim. O şehri ünlendiren yada özel kılan unsurlar ya kalesidir, ya kulesidir, ya anıtsal bir yapısı, ya köşkleri, sarayları, parkları, gökdelenleri vs. gibi benzer sembolleşmiş görselleridir ya; hah işte eski Umutlu’nunda ününü, namını, imrenilir yönlerini hürmetli hanedan adamları, bereketli tarlaları ve sahip oldukları atı, iti, bağı, bosdanı, kağnısı, ekini vs. gibi sembolleşmiş zenginlikleriydi.

                Meselan Gara Abdıllanın Memmed’in bek zorlu bi eşşağ vardı ki, Memmed Kâa bu cins eşşağni milletin gözü değer diye çoğu zaman dışarı bile çıkartmazdı. O eşşek bi anırdınnıydı koyü zingirdedir, yanındaki yakınındaki tüm adamları apırcın eder goğdelerini titiredirdi. Mübarek anırırken hani o ara Es’lerdeki hıçkırıkları var ya, hah o esler aynı kağnı gıcılaması gibiydi. Hele birde keyfi yerindeyken anırırsın, o efsane sesinin gürlüğü tâa Örenkale’den, Olucak’tan, Karaali Kaçağı’ndan, Karapınar ve Abdurrahmanlı köylerinden duyulur ve gıyaben adı-ünü bilinirdi. Hanımı. Hacı Irızanın Müslüme “Cehennemin dibiiii, donuz şikirsiz, ne anırıyon, geberesice kafir, gönüne gaynar gatıran dolasısa, babanın bekini yiyesice “ diyi ha bire azarlardı.

                Ankara’dan Sivas’a, Kayseri’den Tokat’a kadar bu eşşağen namını bilmeyen, sesini duyupta bu Gara Abdıllanın Memmed’in eşşağ diye tanımayan yoktu. Memmed Ağa bu eşşeği köye gelen deşiricilerle takas etmişti.

                Manağan Hasan’ın eşşekte ondan geri kalmazdı. Anırmıya bi başlasın isdersen burnuna 70-80 dene diynek döşe gine susduramazdın. Hıçkıra hıçkıra anırır, yavaşlar, yavaşlar gür bir şekilde tekrar sesini yükselterek bi daha anırırdı. Eğer o eşşek kapalı bir yerde ya da ahırın içindeyken anırırsa meydanı goyuna, guzuya, mala, davara dar eder, hayvanları cin pıtırah edip çılgına çevirirdi. Öyle bi ses, öyle bi desibel ki gemi gornaları gibiydi. Sahibinden onlarca kez zopa yemesine rağmen anırması heç bitmezdi.  

                Şavgının Hacının Gır Eşşağe gelince, Hani İngiltere Kraliyet Sarayındaki törenlerde kullanılan otobüs büyüklüğündeki Gadana Atları var ya, hah işte o Gadana Atları Şavgının Hacının bu gır eşşağan yanına dursa sıpa gibi kalırdı. Yav bu eşşağen heybeti, azameti öyle bi ürkünçtü ki, onun geçtiği yollarda herkes apırcın olur, hızla gırana çekilir yol açarlardı ki bizi depeliyecek diye.

                Sıddığın Haceli’nin eşşekte aynıydı. Bu cins eşşeklere yörede Gırbız Eşşağ denirdi. Aslında 2,5 metrelik bu devasa hayvanın diğer eşşeklerden çok farkedilir heybetini görünce bek zorlu eşşek derlerdi ama Kıbrıs türü bu eşeklere uzun bacakları, azman yapıları ve sivri sırtları nedeniyle hem seklem atmak zordu hemde kalp ve ağır hareketleri nedeniyle pekde tercih edilen bir tür değildi. 

                Gel gelelim Kuleğan Osman’ın ata.. Çılgın ve zıpkın gibi bir atı vardı. Hani “At Sahibine Göre Kişner” diye bir deyim var ya. Kuleğan Osman’da, Atıda çılgındı. Atına binince geçtiği yeri ve sürdüğü hedefi adeta zingirdedirdi. Herhangi bir adamın üstüne sürsün dinime imanıma o at gözünü bile kırpmadan o adamı depeleyip ezer geçerdi. Kuleğan Osman atınan geliyo denilince millet apar-topar yoldan gaçışır, şahır şahır gapıyı-peceyi kitlerlerdi. Bu yüzden Osman Kâa’ya bu çılgınlığı yüzünden Şer Osman’da derlerdi. Hatta millet birbirlerine kızınca “Üsdüne Şer Osmanın Atı Şeytsin” diye kalıplaşmış bir deyimde oluşmuştu.

  Memiğin Hacıbağ’da hergün atına halı habesini atar çevre köyleri gezerdi. Her köyde sevilen, sayılan, değer verilen bilge bir şahsiyetti. Ona bölgenin Evliya Çelebisi de denirdi.

                Patlaalinin Gağnı’nın gıcılaması siren sesi gibiydi. Helede mazısına Zabınnasına doldurduğu soba kurumundan ve yoğurttan sürdünnüydü o gıcılama sesi tâa Kadışehri’nden, Akdağ’dan, Sarıkaya’dan bile duyulurdu. Örenkale, Olucak, Karaali Kaçağı, Karapınar, Abdurrahmanlı gibi çevre köylerin hepside siren sesini andıran bu yanık ve kesintisiz gıcılama sesini duyunca Patlaalinin Gağnı gine sap gotürüyo” derlerdi. Mübareğin eli uz, işi ise bek muazzam olurdu. Onun kağnısına yüklediği sapı şimdinin moturları, makineleri, gamıyonları bile çekemezdi. 

                İrecebin Hacı’da at arabası goşardı amma, arabası sağlammı, tekeri, çemberi, oku, terbiyesi, yan gayışları, hamıtları, şinayları, oku, makası, marhası ayarlımı; umurunda bile olmazdı. Bakımsız ve derme çatma arabasının tekerinin biri Akdağ,a, biri Sivas’a gidiyo derlerdi .

                Babu’nun dağı bayırı, yazısı-yabanı yemyeşildi. Aşşağ yeliynen efil efil uğurlenen nimetlerle dolu ekin tarlalarına herkes dua ve şükürle yaklaşırdı. Manağan Hasan, Macar Şekirin Veysal, Gara Abdıllanın Memmed, Çavışın Mahmıd ve Hacı Mısdafanın İdiriz’in ekin bekçilikleri döneminde bırakın milletin tarlasına malın melalın ılgamasını, gargalar bile gonamazdı. En uzun süre bekçiliği Kel Memmet, Alinin Dursun, Macar Sarının Sülüman ve Gurafa yaptılar.

                Umutlu’nun insanları hoş sohbet, hatırnaz, şakacı, birbirlerine karşı çok arif, latif ve anlayışlıydılar. Yardımlaşma, dayanışma, hatır, hörmet ganiydi. Mizahi esprileri ve enstantene standartları çok kaliteli fıkralara bile taş çıkartırdı.

                Sıddığın Haceli Kâa için şöye bir karamizah anlatılır. Haceli Kâa 2,5 metrelik Kıbrıs cinsi eşşeğiyle o günkü işi gereği Kadışehri taraflarında bir köye gidiyor. Zahmetli yolun yorgunluğu ve Temmuz güneşinin havlimiyle çok acıkan ve susayan Haceli Kâa, ekmek eden yaşlı bir teyzeye rastlıyor ve ondan su ve yiyecek istiyor. Yaşlı teyze ise ona yöremize has misafirperverlikle ilgi gösteriyor. Ellerinin hamur olduğunu söyleyerek, sofradaki ekmeği ve çalhama yapması içinde helkedeki yoğurdu gösteriyor.  Koca helkede akşam çalınmış, ağzının örtüsü bile açılmamış yoğurt var. Haceli Kâa ekmağnen o yoğurda bi tumuyo, tüm yoğurdu bitirdiği gibi birde dibini sıyırıyor. Yaşlı Kadın durumu görü görmez “Vıyh amaaa yavrım nası yidin goca bi helke yoğurdu, südeşi bile brahmamışsın, ben şimdi nerden buluyum N’oldu acik südeşi bırahsaydın” diyor.

                Şimşidin Nurunun Necati’nin koşutu ise bi çift huylu Katırdı. Gatırlarından gendide horantası da heç memnun değalidi. Mar Gatırı dedikleri cinsten bu inat, huylu ve yanaz hayvanlar, en olmadık bir yerde aniden kiritir, istediğin kadar döv-söv, gamçi vur, norürsen gor, fren yapar gibi sanıdır, gıpraşmazlardı. Necati Kâa bunlara ha bire gamçi çalar, saatlerce yedi cetlerine, onbir sülalelerine süver sayar amma, galp ve inat gatırları yürütemezdi. Bilmiyorum doğru mu ama Necati Kâa, kendisini yıldıran ve bezdiren bu katırları köye gelen deşiricileremi ya da bohçeci cinganlara mı bir kazak karşılığı ikisini birden verdiği söylenilir.

                Ünü Bozok Platosu’nu aşan bir Umutlu efsaneside Gulislerin Makaryos’tu. Adını, cinsini ve huyunu duyan herkesin hayran olup imrendiği bu it; bırakın Yozgat’ı, Sivas’ı, Tokat’ı, Kayseri’yi Türkiye’nin yarısından fazlasında tanınırdı. Makaryos’a Ortadoğu’nun en namlı iti derlerdi.  

                Makaryos, sahibine olan sadakati, sürüde üstlenmiş olduğu görevi, evde-yazıda titizliği, hassasiyeti, verilen yumuşlara riayeti, çevikliği, ataklığı, gücü ve akılalmaz yetenekleriyle adeta tek başına bir ordu gibiydi. Bir ara köye dadanan ve kuduz olduğu söylenen köylünün korkusu azman bir kurdu boğup öldürmüş ve tüm köyü büyük bir dertten kurtarmış. Bu sadık ve efsane ite sahip olabilmek için çevre illerden, çevre köylerden onlarca talip uçuk tekliflerle Gulislerin gapısını aşındırırdı. Ama, hepsindede elleri boş dönerlerdi. Yüzyılın iti diye anılan Makaryos’un sahibi Gulisler’de, eğitimeni Çolah Çoban’da Markayos’u dünyalara değişmem derlerdi. .

                Makaryos kadar olmasada Umutlu’da çok namlı itler vardı. Gasımın İtler, Kor İrbahamın Ehsanın İt, Cin Üsüyünün Halilin it’de cinsleri, babayiğitlikleri, yavuzlukları, sadakatli itaatları ve şaşırtan maharetleriyle bek muazzam hayvanlardı. Diyelim ki bu itler adama ya da bi mala-davara ılgadı; vallahi 10 gişiynen  tum elinden alamazdınız. Hacı Üsüyün Yapal İtinen, Garibin Möhralinin Çörçil’i de heç bi it buğamazdı. İkisi de tank gibiydi. Çörçil’e Örenkale’li bi adam tüfek çekmiş, nası bi ılgayıp adama tumarsa derbederin boynundan sallayıncı 4 metire ötiye kotelemiş derlerdi.  

Şekirin Macar’ın, Müdürün Hasan’ın, Müdürün Yayha’nın, Kazim’in, Kel Gadir’in, Gara Osman’ın ve Irıfkı’nın da çok koyunları olurdu. Geçileri, şişekleri, tohluları dana gibi babayiğit ve etli olurdu.

                Babu’da av meraklıları da çoktu. Avcıların cins tazıları ve meşhur gopeyleri vardı. Hayrinin Omar, emşinin Hacının Mısdafa, Cin Üsüyünün Halil, Recebin Hacının Nuru, Saim ve İdiriz muazzam avcıydı. Onların 15’er kğ’luk birer metre tazıları, 50 metreden kokuyu alıp, kekliğin, davşanın adresini gösteren gopeyleri vardı.

Çopuroğlanın Memmedali köyün bızağsını güderken, kadrolu ve daimi görevli gibi en az 5 sene bırakmazdı. Sığırcının Osmanın Cücük Mısdafa’da görevi devralınca o da 7 seneden önce bırakmazdı.

Aşıh Osmanın Hayri için “Demiri sanata çeviren, demirden adam yapan adam” derlerdi Bu kadar işini seven ve emeğine saygılı başka bir usta daha görülmemiştir desek yalan olmaz.

                Umutlu’da bir deyim daha vardır. “Yöralinin Halitte gider bazara, Seydinin Duranda gider bazara” diye. Burdaki durumu şu şekilde açıklarlar. Yöraalinin Halit pazara gidince iğneden ipliğe, yemden gübreye, yemeklikten, elbiseye heşeyi fazla fazla alırken, Seydinin Duran Kâa ise gezmeye tozmaya dalar, ucuz, pahalı veya sonra alırız vs. gibi üşengeç bahanelerle gün sonu hiç bir şey almadan köye gelirmiş. Tabiiki hanımların beylerini karşılama kriterleride geliş formatlarıyla aynı orantıda olunca kavga kaçınılmaz olurmuş.

                Şavgının Hacı Mısdafa ise tam bir gönül insanıydı. Güleryüzlü, misafirperver, sofrası açık ve mert yürekli bir adamdı. Hanımı Çahırın Ferizaf’da hanedan ve görgülü bir aileden gelmeydi. Misafirleri eksik olmaz, alicenap ve eli cömert kimlikleriyle insan ayırt etmeden izzet ve ikramları olurdu.

                Hacı Mısdafa Kâanin maceraları o kadar çok ki, hangisini anlatayım. Onun maceralarındaki ince mizah, felsefe yüklü hazır cevaplığı ve kaderi tiiye alan hoşgörüsü Nasrettin Hoca fıkralarına bile taş çıkartır.

Bu Kasketli Filozof bir gün tarlasında fığ biçiyor. Biçtiği zoolar düzgün ve tertipli toparlansın diye, ayaklarına süpürgeleri bağlamış zevkle tırpan sallıyor. Biçe biçe zoonun başına vardığında geriye dönüp baksaki esen talaz, avgın, hortum tınaz işte herneyse topladığı zooları darma duman etmiş ve ha birede savuruyor dağıtıyor. Binbir zahmetle biçtiği o zooları tekrar toparlamanın imkanı yok. Sinirle ellerini Yaradana açıyor ve “Yav derdin neyse en de aşşağ gorüşek, gozlarımız bi bölüşek, bennen alıp veremediğin ne ki?” demiş.

                Birgün de oğlu Bahri’ye şifeyi şifeyi arpa biçtiriyor. Bahri yiğit, guvvatlı, çevik ve çalışkan. İşlerde öyle çok ki, nefes alınacak zaman değil. “Ha gurbanım Bahrim, baban sana gurban, aslanım, kaplanım, yiğidim, gurban olduğum, kölesi olduğum” diye ha bire tav veriyo, Bahri ise performansını bu motive ile nerdeyse 3 katına kadar çıkarmış çalışıyo. O da ne, Bahri tırpanı savururken kazara koca bir taşa çalıyor ve tırpan kırılıyor. İltifatkar Hacı Mısdafa Kâa 180 derece dönerek “Babanın bekini yiyesice, senin yaptığın işin, biçtiğin tırpanın anasını, ecdadını diye basıyor küfürü, azarı ve elinde taş hışımla köye kadar guvalıyor.

                İbicenin Ali’yle de ilgili şöyle bir şey anlatırlar. Dikkatiyle övünen Ali Kâa Karamağra’ya kendi arabasıyla rahatsızlanan ineğini götürüyo. Farkında olmadan oralarda biryerde arabadan hayvanın buzağısını düşürüyor. Köye geliyor ki Buzağı yok. Bir hafta aradıktan sonra bulabiliyor.

Rahmetli Abısın Hacı’nın Mevlüt’ün düğünü olacak. Gardaşı Hacı’yı Yünalan köyüne davulcu ve zurnacıyı getittirmeye salıyor. Hacı Yünalan’daki düğünün eğlencesine dalıyor ve kendi düğünlerini unutuyor. Ordaki düğün bitecekte davulu-zurnayı abisinin düğününe getirecek Nihayet Yünalan’daki düğün biter ve davulu zurnayı alıp Babu’ya gelir. Birde ne görsün abisinin düğünü yapılmış, yapılmış, bitmiştir bile.

                Bu köyün güzellik ve zenginliği mütevazi, dostluğu ve komşuluğu yürektendi. Tüm yiğitler lakaplarıyla anıldığından, hepsininde adı, namı ve şanı tam orijinaldi. 

                 Arazi çok verimliydi. Gannı Tarla, Özler, El Kohudan, Bağlar, Yasdı Pınar, Gale Depesi, Kepir, Çahmahlı, Düğündere, Kütüklü, Ekitce, Gabah Depe, Sümbüllük, Guzuağlı, Kohağan Pınar, Oluğungaya, Ağpınar, Gızıl Burunun Yüz, Şağaloğlu, Çorahlıh, Uzuntarla, Arabören ve Derindere’ye can ekseniz can biterdi.

                Gavahlıdere, Dilki Deliği, Elicek, Tosun Boğazlının Dere, Gölala, Avgın ve Çiftliyurt’un nohudu, mercimağ, arpası, buğday alım ofislerine götürüldüğünde hemen farkedilir ve bütün tüccarlar başına üşüşürdü. Yılbırt yılbırt yanan Babu mahsüllerini görenler Şu Arabören’in ekinimi, şu Derindere’nin, Deliaçah’ın mercimağmi, şu Oluğungaya’nın nohudumu diye tüm arazinin mahsülünü ve kalitesini tanıyıp saabına sorardı. 

                Zaten arazinin çoğu sulak, toprağı tavlı, pınarıyla, eşmesiyle, çeşmesiyle köy adeta bir cennetti. Büyüğünden küçüğüne herkes yazıda yabanda, işinde gücündeydi. Köyün çocukları mal gütmeye gittiklerinde Daşoluhta, Gülbaağ,da Ekitce Pınarının oluğunda, Şükrünün Aziz’in Havuzda, Düğünderesindeki Deringöl’de, Guzuağalı’nda ve Öz’deki golmeklerde sabahtan akşama kadar çimerdi.

                Babu’dan hergün Akdağ’a ve pazarı kurulduğunda Peyik’e münübüsler kalkardı. Rasulun Hohur Yusuf’un, Hurşudun Üruşen’in, Harinin Ömer’in, Sıddığın Nuru’nun, Hayrinin Halitin Hidayet’in ve Guruyusufun Memmed’inen Talip’in ortak aldıkları münübüsleri Babuluların ulaşımını sağlardı. Bu münübüslere hem insanlar biner hemde bir sürü öte-berilerini yüklerlerdi. O zamanlar ev horantaları çok kalabalık olduğu için alınan nevaleler kilo ile değil çoğu batmanlarla ölçülerek satılırdı. O münübüslere neler yüklenmezdi ki; Büyük çuvallarla gırma mal yemleri, böyük tüpler, gurbe laylunları, zavar unu torbaları, daş duzlar, geçi, goyun, tavıh, culuh, bodu, şibi, it, toğomluh zahireler, çanak, çömlek, pahla-pancar daha neler neler... Hem çok yer kaplayan hemde ağır ve zahmetli olan bu yüklere münübüs saapları dahil hiç kimse itiraz etmez, “Ehdiyaç mecbur alacah.”diye hepside anlayış göstererek saygıyla götürür-getirirlerdi. Münübüslerin içinde geçi-goyun melemeleri, it hırlamaları, adam bağrışmaları, çocuh ağlamaları neler nelerle karşılaşırdınız.

Şimdilerde Garaabdıllanın Mahmıdın Abuzer, Gasımın Ferzi, Şukrünün Üsüyün ve Eyibin Mahzenin Ayhan halen Peyik, Akdağmadeni ve Saraykent arasında münübüsleriyle ulaşım sağlamaya devam ediyorlar.

Bu köyde görev yapan tüm kamu görevlilerine sonsuz bir saygı ve itibar gösterilirdi. Ozan’lı Mahmut Hoca, Pazarcık’lı Bilal Hoca, Razinin Alinin Salif Hoca ve Sorgun Araplı’lı Abdullah Büyükkaraduman Hoca burada uzun süre imamlık yaptılar. Razılın Alinin Salifin uşahları Tekin ve Hallik Hocalar, Yahya Eser, Tekin Akdağ, Süleyman Erbek, Bilal Karadağ, Mehmet Erbek, Hayati Demirci ve Ahmet Arıkan da yetiştirdikleri öğrencileri ile gönüllerde iz bırakan değerler.

Eski muallimlerden Hasan Hoca yetiştirdiği bir çok üst düzey değer ve bürokratlarıyla bu köyün en büyük emektarı olarak bilinir. Daha sonra Saim İzci, Ayhan Hoca, Naim Karain, Cuma Bucaklar, Kayserili Selami Dinçer Elmas Dinçer, Osman Dömekeli, Recai Hoca, Hamit Hoca gibi öğretmenler geldiler ve hepside aradan yıllar geçmesine rağmen halen minnet ve şükranla yâd edilirler. 

                Babulular Devlet kademelerine de çok saygın değerler yetiştirdiler. Avukatlar Satılmış Şahin, Mustafa Şahin, Sevda Şahin, Zafer Koçak, Rıza Koçak, Muhammet Emin Arıkan, Doç.Dr. Leyla Çime, Uzm.Dr. Hakan Çime, Opr.Dr. Abdullah Çime, Hemşireler Elif Çime, Öğretmenler Hasan Koçak, Saim İzci, Recep Olcay, Efendi Erol, Salih Koçak, Mehmet Parlak, Halis Karadağ, Fatih Karadağ, Halim Dalkıran, Zühal Atak, Selahattin Koçak, Ali Güngör, Mehmet Conger, Sağlıkçı Bürokratlar Amir Çime, Adem Çime, Kadir Bozkurt, Makbule İzci, Birgül Koçak, Bünyamin Garip, Mühendisler Suzan Çime, Aydın Koçak, Muharrem Eniler, Komutanlar Tarık Olcay, Macit Öztürk, Hikmet Yırtıcı, Hasan Yırtıcı, Celal Olcay, İsa Şanlı, Şuayip Garip, Arif Güvenç, İbrahim Güvenç, Polis Teşkilatında Mahmut Bozkurt, Halil Biçer, Salih Parlak, Muhlis Koçak, Özkan Ünal, Şükrü Demir, Cihat Enileri, Selçuk Özmen ve Şenol Özmen gibi vatansever, adil ve ilkeli tutumlarıyla  yetişmiş kıymetleri var.

                Güzel insanlar, Amir Çime denilince… Başarılı, üretken ve vizyoner bir bürokrat olan Amir Çime’yi mahallesi yardımsever gönlü, samimi üslubu ve babacan yüreği için yıllardır muhtar seçiyorlar. Birçok ilçeden, kasabadan daha büyük 7000 nüfuslu Ankara Mamak Altıağaç Mahallesinin muhtarlığını yaparken, bürokratik gelişmeler, Resmi mevzuat, sağlık, ulaşım, sosyal donatılar vs. gibi kapsamlı şehir bilgilerini hem mahallesine hemde çevresine iletiyor. Hizmet ve projeleriyle sadece Ankara’ya değil, Türkiye’nin her yerinden gelen muhtar, belediye başkanı, meclis üyesi vs. herkes onu örnek alıyor.

Yıllar önce Avrupa’ya göçmelerine rağmen gönül bağlarını hiçbir zaman koparmayan, köyüne, köylüsüne ve hemşehrilerine sürekli yardımlarını esirgemeyen cömert insanları var.  Ahmet Bozkurt, Şuayip Bozkurt, Fatih Bozkurt, Abdullah Bozkurt, Tekin Koçak, Şahsi Koçak, Neco Şanlı, Zafer Şanlı, Aziz Şanlı, Fehmi Taş, Hayri Karabulut, Zekeriya Karabulut, İsmail Taşdelen, Çağlayan Karabulut, Ayhan Parlak, Rasul Karabulut, Ahmet Karabulut, Ömer Kartal, Metin Yıldız, Hacı Eser, Coşkun Parlak, Hanifi Koçak, Selçuk Öztürk, Fevzi Öztürk, Menderes Olcay, Nuri Olcay, Bekir Parlak, Dursun Parlak, Necip Tek, Ramazan Tek, Cemil Karabil, Salih Karabil, Nazim Yıldırım, Mahmut Yırtıcı, Fatih Yırtıcı, Özkan Akdağ, Doğan Varlık, İlker Varlık, Mıhdat Dalkıran, Abdullah Dalkıran, Cengiz Dalkıran, Eyup Dalkıran, Halil Tek, Köksal Eker, Ahmet Dalkıran, Veli Yırtıcı, Ümit Demir, Ahmet Ünlü, Malik Ünlü, Serdar Demir, Hüseyin Ersoy, Abdurrahman Garip, Mustafa Ersoy, İsmail Eser, Yılmaz Varlık, Ahmet İpeksoy, Nuri Biçer, Seyit Tek, Halil Kartal, Mustafa Bozkurt, Zeynel Aras, Emin Aras, Nadir Aras, Selahattin Karabulut, Durak Aras, Komüş Aras, Halil Arkan, Muhterem Koçak, Birol Koçak, Tayfun Öztürk, Battal Öztürk, Çetin Yıldız, Yusuf Demir, İbrahim Demir, Kadir Biçer, Emin Biçer, Hacı Karabulut, İsmet Karabulut, Nadir Aras, Sürmeli Yıldız, Efendi Şanlı, Bünyamin Şanlı, Bülent İzci, Fatih Arıkan, Veli İzci, Kudret Yırtıcı, İsa Yırtıcı, Ali Yırtıcı, Nevzat Öztürk, Mustafa Öztürk, Mustafa Demirci, İsmail Yırtıcı, İlhan Garip, Nusret Garip, Veysel Öztürk, Tuncay Akdağ, Oktay Akdağ, Serkan Parlak, Levent Parlak, Talip Gürbüz, İbrahim Akgül, Bağler İpeksoy, Sinan Dalkıran, Sümani Yılmaz ve Mutlu Yılmaz gibi değerler memleket sevdaları, cömert gönülleri ve saygın kareaterleriyle hem Umutlu’yu, hem de ülkemizi liyakatiyle yurt dışında temsil ediyorlar.    

Umutlu’da kalemi estetik, gönlü zengin, sanatsal donatısı yüksek saygın şairler, yazarlar, edipler var. Söz sanatlarıyla dolu duygu yüklü şiirleri, felsefi içeriği derin akademik kapsamlı yazılarıyla bilge avukat Satılmış ŞAHİN bu alanda da yine bir ekole öncülük ediyor.

Bölgesinde güven abidesi kimliği ve misafirperver gönlüyle sevilen, babası Şavgının Hacı Mısdafa’nın ahirete intikal ettiği gün yazdığı “Babanın Ölümü” adlı lirik şiiri herkesin yitirdiği yakınlarına karşı duyduğu özlemlerine tercüman oluyor.

BABANIN ÖLÜMÜ

Bir garip olursun baban ölünce

Gözlerin boşlukta dalıp gidersin

Kaşmir paltosunu evde görünce

Yağmur yüklü bulut gibi dökersin

Haberi duyunca kırılır belin

Titrerken çeneler, kekeler dilin

Sızlayan dizlerin, tutmaz ellerin

Öksüzce mateme düşer kalırsın

Dünyanın en güçlü insanı babam!

Ömrü, beyaz kefen gibi saf adam

Şehr-i yare giden yoldadır, atam

Emrine boynunu büker kalırsın

Yüzüne kapanır cennet kapısı

Ardından dağılır ölüm helvası

Baba! dersin gelmez lafın arkası

Titreyen çenenle bakar kalırsın

Devrilen çınarlar durmaz yerinde

Bir hançer sallanır garip sinende

Koruyucu melek! uyku halinde

Arkasından ürkek ürkek bakarsın

Sığındığın liman olmuş tarumar

ölüm sessizliği, gaddar mı gaddar

Hazan mevsiminde açar mı bahar ?

Sonbahara dargın dargın bakarsın

Hasret kalırsın o müşfik nazara

Kaldırıp koydular toprak mezara

Ne büyük ibret, şu soğuk manzara

Akibet ölüm der, döner gidersin

Kadere razıym feleğe kastım

Can babam gidince dünyaya küstüm

Höykürmek istedim, vaz geçip sustum

Veren de alan da O der,dönersin

 Satılmış ŞAHİN

Şimdi kültür-edebiyat litetarürüne bir bakıyorsunuz koca koca akademik veya bürokratik ünvanları olan kalemi zayıf, hitabeti etkisiz, bilgisi fos, görgüsü sanal, duygusu samimiyetsiz bir çok garsamba kalemkör, sanatsal içerik ve estetikten yoksun olmalarına rağmen beyin kirleten pasaklı kalemleriyle bir el arabası dolusu abuk-sabuk kitaplar yazıyorlar. Bilgiden, söz sanatlarından ve edebi akıcılıktan yoksun hantal yazıları ve şiirlerinde aklına gelen herşeyi ölçüp-tartmadan salladıkları yetmiyormuş gibi birde adlarına kültür insanı dedirtiyorlar. Üstelik liyakatsız ünvanlarının verdiği cahil cesaretiyle herşeyi biliyorlarmış gibi şimdi bile heryerde edebiyattan, sanattan, tarihten bahsediyorlar. İşte bu balon beyinli, ölçmeyi tartmayı bilmeyen çer çöplerin hiç biri Umutlu’nun en kötü ve en güdük kalemine sahip yazarının, tarihçisinin, şairinin, edibinin bile yanı-yakını, ufuk çizgisi, yazım bilgisi ve edebi sanatının gölgesinde dahi eğleşemez.

Birkere bilgi ve kültür kelimesi, geniş kitlelerin saygı ve hayranlığını üzerine toplayan bir birikimler zinciridir. Av. Satılmış ŞAHİN’de usta kalemi ve kurumsal işletmeleri, marka isimleri ve kültür adına faaliyet gösteren bir çok devlet müessesesini gölgede bırakan çok vefalı, fedakar cömertlikteki bağışlarıyla uluslarası çapta saygı gören gerçek bir kültür duayeni. Ülkemizde ve Misak-ı Milli dışında harap olmuş Türk-İslam eserlerini restore ettirerek yıkılıp yokolmalarının önüne geçiyor. Bu koca yürekli yardımsever gavur ellerinde mahsun kalmış şehitliklerimizi, taş mezarları, camileri, mescitleri, çeşmeleri, vakıf eserlerini, köprüleri, hanları-hamamları tarihe şan verdikleri azametli yıllarındaki görkemleri ve asıllarına en uygun halleriyle restoresini yaptırıyor, ölümsüzleştiriyor ve ülkemiz adına dünya mirasına kazandırıyor.

Didaktik, pastoral ve epik tarzlarda bir çok şiiri olan bu değerden bir tasavvuf şiiri daha takdim ediyorum.

FELEĞİN VURDUĞI KUL

Nerde sararmış bir yaprak görürsen

Her yeri kurumuş gül benim işte

Şakıyıp dalında ötmek istersen

Dört yanı budanmış dal benim işte

Çağlayıp akarken suyu kurumuş

Çorak toprak olmuş göl benim işte

Üzümü vermeden bağı kurumuş

Feleğin vurduğu kul benim işte

Hatırlayıp dostum beni anarsan

Kıvrım kıvrım giden yol benim işte

Gurbet elde içten içe yanarsan

Gülerken ağlayan rol benim işte

Öfkeyle sıkılmış yumruk görürsen

Parmaklar yaralı el benim işte

Dizleri üstüne çöküp sürünsen

Ortadan kırılan bel benim işte

Satılmış şahin

                Yine kalemi, kelamı, saygısı ve görgüsüyle Umutlu’nun adını heryerde yücelten bir kıymette Yozgatımızın hanımefendilik adidelerinden kıymetli şair Semiha Arasbora... Bir çok kültür-sanat programında edebiyatın saygın otoriteleri tarafından şiirleri saygı gören Semiha Arasbora; doğaçlama taktiğiyle anlamlı sentakslar içeren anlık şiiirler ve deyişler üretebiliyor. Aşıklık geleneğinin atışma versiyonu için takibe değer bulunan bu özelliğiyle hanım ozanlar arasında seçkin bir yeri olan Arasbora, yurtdışındanda bir çok kültür insanının takibine alınıp, örnek gösteriliyor. 

GİZ

Kalabalıklarda yalnız şairim
Keramet haldeki izinen gelsin
Nerede güzellik varsa dairim
Az sabret dildeki hazınan gelsin

Dünyanın gözümde yoktur kıymeti
Hep yermişim nefis denen illeti
Adil hüküm ile sarıp milleti
Adalet seldeki hızınan dolsun

Düşündüm geceyi gündüze katıp
Yalan dostlarımı kenara itip
Aşka göz yaşımın tuzunu atıp
Rezalet güldeki güzünen solsun

Mübarek dergâha girdim çıkamam
Ermişim ki muhabbete bıkamam
Arıyım peteğe hile katamam
Asalet baldaki özünen kalsın

Aras ölmeyene kıyamet uzun
Hakktan yana olun tuzağı bozun
Sessiz içten içe göz versin közün
Fazilet kuldaki gizinen olsun

Semiha ARASBORA

                Yöresel kültürü estetik kaleminde şivesiyle süslerken sanatsal hayranlık uyandıran güçlü şiirlere dönüştürüyor. Yöremiz kızlarının bir araya gelerek, su dolu bir çömleğin içine çeşitli takılar ile fesleğen, nane, mantuvar çiçekleri gibi argümanlar koyarak maniler eşliğinde niyetlerin çekildiğ ve her maninin çömleğe bırakılan nişanla çıkanın bahtına kabul edildiği unutulmaya yüz tutan sözlü edebiyatımızın güzel örneklerinden bir Hıdırellez oyununu şaheser niteliğindeki bir şiirinde şöyle anlatıyor.

ANLATTIKÇA ANAM GÜLDÜ ÇOCUKLAR

Harman süpürmeye çıtlık bağlardım

Kağnım gıcırdasın diye yağlardım

Korda anadudu büker dağlardım

Anlattıkça anam güldü çocuklar .

Kader çöreğini döşerdim saca

Tatlı gelirdi hem toka hem aça

Allah nasip etsin,derlerdi hacca

Anlattıkça anam güldü çocuklar .

Mantuvar kurarak düştük yollara

Kulak verdik mani döken dillere

Ot çıkılarını vurduk bellere

Anlattıkça anam güldü cocuklar.

Kızlar kayasından kirmeni salıp

Aşamı ederdik laflara dalıp

Dağılırdık iğ'i koltuğa çalıp

Anlattıkça anam güldü çocuklar .

Höllük eler idik kızıl topraktan

Kundaklar tığlardık yeşil yapraktan

Al çabıdı aldım ürküp uğraktan

Anlattıkça anam güldü çocuklar .

Şimdi ne yokluk var ne de muhtaçlık

Nerden bilecekler nasıldır açlık

Aras der demeden hazırdır harçlık

Anlattıkça anam güldü çocuklar .

Semiha ARASBORA

                Yeni nesillerden yetişen bir çok Umutlu’lu seçkin kıymet, şimdi ülkemizin eğitim, denetim, güvenlik, basın, bürokrasi vs. gibi bir çok alanında elit hizmetler üretmeye devam ediyorlar.   

                Ankara’da yaşayan Umutlulular kültürümüzü, gelenek ve göreneklerimizi özendirerek tanıtan çok güzel bir dernek kurdular. Başkanları Kadir Bozkurt ve yönetimindeki Amir ÇİME, Şeref ÜNAL, Fikri ÜNAL, Mustafa ESER, Nusret BOZKURT, Yüksel ŞAHİN, Adem ÇİME ve Ömer BULUT gibi köyünü, köylüsünü ve Yozgatımızı yürekten seven insanlar, dürüst kişilikleri ve samimiyetleriyle hemşehri kimliğimize her yerde saygınlık kazandırıyorlar. Ekonomik, sosyal, kültürel, geleneksel ve kabul görmüş tüm görenek ve törelerimiz doğrultusunda o kadar zahmetli emeklerle köylülerine ve şehrimize hizmet veriyorlar ki, Ankara’da, İstanbul’da faaliyet gösteren başka illere ait dernekler bile onların çalışmalarını örnek alıp uyguluyorlar.

                Sporda, sanatta, bürokraside, yönetim kademelerinde ve zanaatta da çok yetenekli değerleri var. Özellikle sporda süper lig takımlarında bile futbol oynayabilecek cevval gençleri var. Eskiden de, şimdide bölgede futbol denilince Akdağmadeni’nde ve tüm köylerinde ilk önce akla İlhan Koçak, Tekin Koçak, Zeynel Aras, Mesut Bozkurt, Orhan Tok, Necip Demirci, Adıgüzel Şanlı, Gıyasi İzci, Fehmi Taş, Kadir Bozkurt, Hacıbağ Şanlı, Ahmet Parlak, Adem Garip, Zafer Şanlı, Hacı Mehmet Taş, Aziz Şanlı, Hacı Gürbüz, Tuncay Alandağ, Fevzi Alandağ, Bülent Yılmaz, İsmail Eser, Cengiz Karabağ, Yılmaz Karadağ ve Halil Kartal gibi efsane futbolcular gelir. Bu güzel insanları maç yaparken bi görün, Messi’yi, Ronaldo’yu niye seyrediyoruz dersiniz.

                Öyle güzel futbol oynuyorlar ki, helede İstanbul’da Fener’e, Galatasaray’a, Beşiktaş’a, Başakşehir’e kafa tutacak yetenekteki Babu’lu futbolcuları bi görseniz, Şampiyonlar ligine yükselmeyi bile hedeflersiniz. 

                Babu’nun sağlık hizmetleri konusunda bile isabetli ve bilge teşhisler koyan ve tanılarını cesaretle tedaviye uygulayan halk hekimleri vardı. Örneğin Celalın Memmed elinde çantası ve çivi kerpeteniyle köy köy gezer diş çekerdi. Adamın ağzında iltihap mı var, enfeksiyon mu kapmış, şekeri, tansiyonu varmı, kalp sağlığı yerindemi, yaşı, kilosu, kan değerleri ve omurga yapısı uygunmu hiç bakmadan kaç tane çürük dişi varsa hepsinide demir pensesiyle, kerpeteniyle çekip çekip kotelerdi. Üstelik paslı kerpetenle çektiği alanı dezenfekte bile etmeden oyuh yere kirli bi çapıt deper “Haydi geçmiş olsun.” der adamları guverirdi. O zamanki insanları Yüce Allah daha bi şefkat ve merhametle koruyordu galiba. Ellerinde ölen yada müzmin hastalıklara yakalanan kimse olmadı. Şimdi olsa kerpeteni bile görenin akıl sağlığı dahil her türlü enfeksiyonel rahatsızlıkları depreşir ve olan olmayan tüm hastalıkları hepsi birden nükseder.

                Gıçı gırılan, hotu sökülen, golu dirşağ bükülen, çıhan, çatlıyan herkes Sınıhçı Çolağa gelirdi. Çolak kırılan kolu, bacağı, beli her neyse oyannı, buyannı göz kararı büker, gıvradır hartadan yerine otutturur, yımırtaynan, bekmezinen, çalmaynan, melefe sarılı tahtalarınan sarar goyururdu.   

                Babu ve çevre köylerdeki tüm insanların diğer sağlık sorunları da emin ellerdeydi. Gözünde it dirseğa çıkan, gızıl yurük olan veya gafasını çititmek isteyen, ağrısı dutan, yel giren, bi yerine bi baba çöken mağdurlar Galalın Omarın avradına, Hatsünün Emine’ye ve Sahriye’ye gelirlerdi. Diyelim ki Gızılyurik oldun. Doğru neriye gideceğan, bu alanın en uzman mütehassısı Sahriye Garıya. Sahriye Garı önce tavanın altını kızdırır, Gızıl Yurük olanın suratına coss diye basarak, parpılar ve tukürürdü. İt Dirsağ çıktı diyelim. Onunda tedavisi hemen hemen aynıydı. Böyle hastalıklara tükürüğü en iyi bunun geldiğinden, günde en az 3-5 kişi Sahriye Garıya tuküttürmiye gelirdi.

                Çocuğu olmayan avratlar belini çektirmek ve bağlatmak için Celalın Memmedin Şemşi’ye ve Komüşün Emine’ye gider bellerini çektirirlerdi.  

                Çocuh doğutturan ebeler ise İrecebin Pempe, İzetin Gamerin Anası Habibe ve Sarının Elif’idi. Babu ve çevre köylerdeki onlarca çocuğun ebesi olan bu melek yüzlü hanımların eli herkes tarafından saygıyla öpülür.

                Diyelim ki, köyde bir haberin duyurusu yapılacak.. Hemen köyün Dellalcısı Hacıbağ ve Çahırın Zeynel devreye girer ve cami haporlörlerinden millete duyururdu. Mesela, “Duyduh, duymadıh dimeyin, malları ekinlere guvermek yasah. Ağer mallarınızı ekinlere goyurusanız, gulağnı, guyruğunu keseciğik. Başınıza geleceklerden biz mesul dağalik.” Diye kendine has üsluplarla bağırarak bilgilendirme yaparlardı.

                Ramazan günlerinin neşesi ve paylaşımı mükemmel ötesiydi. Herkes pişirdiği yemeği komşusuyla paylaşır, birbirlerini sofrasına davet ederlerdi. Akşamları eşgilenen hamırlarla gece tandır evlerindeki sacda öyle bi bazlamalar edilirdi ki; tereyağyınan yağlanır, gaysi, erik, armut ve elma hoşafıynan yenilirdi. Zöhürde tenekeyi köyün Hashasları Hacı Bağ ve Çahırın Zeynel çalardı. Geceyi delen teneke seslerine it ürmeleri, eşşek anırmaları, inek hoörmeleri, at kişnemeleri ve horuz ötüşleri de karışınca Babu düğün yerine dönerdi.

                Lütfi Karabil, Tekin KOÇAK, Kadir BOZKURT, Utku DEMİR, Döndü BOZKURT, Selma OLCAY, Nihat OLCAY ve Semiha ARASBORA muazzam türkü çığırırdı. Bu köyün Düğünleri de dillere destan olurdu. Bekirağanın Mıhdat elinde hâbeyinen okuntu dağıtmaya başlayınca, anlaşılırdı ki çok yakında bir düğün olacak.

                Ohuntu dağıtma ve Hâbe Dönderme geleneği herkesin anlayış ve saygı gösterebileceği bir detayda incelik isteyen ayrıntılar gerektirirdi. Konu-komşu, eş-dost, yakınlık-uzaklık kriterlerine göre akrabalık dereceleri, köy büyükleri ve resmi görevlilerince, layık görülen hediye ölçütlerine olması muhtemel herhangi bir kınama veya olumsuz eleştiriyle karşılaşılmaması için karşılıklı hassasiyetlere dayanan kategori stratejileri belirlenirdi.

                Hâbe Dönderme hediyeleri genellikle yakın akrabalara, köy hocasına, gaham ve hısımlara bodu-culuh; sınarlara şibi, tavıh; gonuya, gonşuya ise bi galıp sabınnan, 1 metiro çit şeklinde olurdu. Diğer tüm tanıdıklara ise gabıhlı fısdıh, sormuh şekeri, leplebi, sarı üzüm, gara üzüm, gınalı şeker vs.den ibaret bir avuç kuruyemiş karışımı Ohuntu adında verilir ve davet ederlerdi.

                Adı okunan herkes, “Allah hayırleylesin” diyerek, bir sürü geleni gideni olacah düşüncesiyle düğün günlerine rastlayan sağanlarını, ağartılarını düğün evine iletirlerdi. Herkes ama herkes düğün sahiplerine moral vermek için “Allah gınıyanın başına versin yavrım, düğünün gusuru çoh olur, gormiyeceğaniz, duymayacağnız” diye bugün bile en eğitimli insanların gösteremeyeceği erdem ve tevazuyu gösterirlerdi.

                Köy yerleri asaletli insanlarla doluydu. Düğünlerde, düzgünlerde anlayışsız ve hoşgörüsüz birisinin çıkma ihtimali çok düşüktü. Çıksa bile herkes tarafından kınanır, ayıplanır ve dışlanırdı. Evlilik müessesesinin kutsiyetini herkes bildiği için sonsuz ve sınırsız bir saygıya bürünürlerdi. Herkes ama herkes gelin, damat ve düğün sahiplerine yüksek bir itibar ve kıymet verirdi. İşte bu yüzdendir ki, köy evlilikleri bir yastıkta ihtiyarlık ve ölümle biten sadakatli törelerle süslü kutsal güzelliklerle dolar ve temeli sağlam olurdu.

                Aslında köy evlilikleriyle ilgili şöyle bir yorum yapmak istiyorum. Aile eğitimi dışında hiçbir eğitim almamış, töre ve geleneklerine bağlı olarak yaşayan Anadolu delikanlıları ile yine ilkokul harici kurum eğitimi almamış, evden dışarı çıkmayan oldukça içine kapalı köylü kızları baba-anne ve konu komşu referanslarıyla birbirlerine yakıştırılır, görücü usulüyle evlendirilirdi.

                Şimdiki gibi atı, katırı, yatı, dairesi, arabası, işi, gücü veya variyeti varmı diye sorulmadan, Allah’ın rızkı boldur, himayesi kesindir güveniyle nişanlanır, düğünleri yapılırdı. Elbetteki sonradan yaşayacakları muhtemel aksaklıklar, binbir çeşit yokluk, sefalet, fukaralık ve kaçınılmaz sonuçlar nedeniyle zor koşullarda gurbet yollarına düşülürdü.

                Güçleri ve gelenekleri nispetinde beraber çalışır, beraber didinirler, çocuklarını aynı zorluk ve sıkıntı içerisinde büyütürlerdi. Ama her şart dahili altında sadakatlerini asla yitirmezler ve namusum, onurum diyerek birbirlerine sıkı sıkıya bağlanırlardı.

                Şimdi görüyorsunuz. Oğlan tarafına da, kız tarafına da atına, arabasına kadar alın ne yaparsanız yapın ne verirseniz verin, ne bağışlarsanız bağışlayın, isterseniz son model arabalarıyla birlikte 10 tanede daire verin, tüm evliliklerin hepsi memnuniyetsizlikler içerisinde çatırdıyor, saygı ve sabır anında bitiyor, yok oluyor. Yani demek istediğim köy yerlerinde her türlü sefalete karşı etkili bir direnç, tüm aile çatılarında ise bir kutsiyet vardı. Vefa ve sadakatin en yükseği, kaderin yazgısı olarak bilinen aile kurumuna gösterilir ve bu mübarek çatının yıkılmasınada asla müsaade edilmezdi.

                Babuluların memleket özleminin bambaşka olduğunu herkes bilir. Bu köylü olupta, kim hangi makama, hangi mevkiye, hangi statüye yükselirse yükselsin, tatil için ne Antalya’ya, ne Kıbrıs’a, ne Havai Adalarına, ne de Paris’e giderler. Onların en güzel tatil yeri her sene Deliaçah, Sümbüllük Yaylası, Böyük Pınar, Korgızın Pınar, Höyüğün Dibi, Hatın Oluğu,  Sarı Ballı, Golala, Çerağan Guyu, Saalik, Çadırarmıt, Soğuhpınar, Menevşelik, Garooz, Gara Belan ve Oluğun Gaya’dır.

Buralar özellikle yaz aylarında çok kalabalık olurdu. Köyün meydanı sanki Kızılay meydanı gibiydi. Çol, çocuk bakkaların önünde oynar, koyun kuzu, inek dana, bahçe-bosdan, dağ-daş bir acayip şenlenirdi.

                O zamanlardaki köy tukenlerini ben size nasıl anlatayım. Köyde zamanın ihtiyaçlarına binaen içinde nostaljik ürünler barındıran içleri naftalin kokulu, toprak yapılı birbirinden albenili tüken dediğimiz bakkallar vardı. Şibi Memmed’in Dede, Guş Memmed’in, Abısın Osman’ın, Kel Yusuf’un, Deli Hacının Mıhdat’ın, Daşdelenin Dede’nin, Korbamin Ehsan’ın, Elifin Nurunun Gadir’in sahip olduğu bu bakkallarda güncel ihtiyaçlara özgü satışlar yapılırdı. Tahta raflara dizili püsgut, lohum, sormuh şekeri, sadırazam, gırıh leplebi, lamba şişesi, gaya şekeri, eflatun gutulu 100 gr’lık çay pakitleri, don lasdiği, tığ, ören bayan yumahları, masıralar, bürükler, makarnamalar, vita yağ, sanayağ, sabah yağ, renkli renkli laylun kadın ayakkabıları, gıslavetler, soğukguyu ayaggabılar, horuzlu şekerler, mantar dabancası, Feza marka dabanca mantarı,  lamba fitili vs. gibi şeyler satılırdı.

Ayrıca Hatsünün Sülüman’ın ve Gudoğon Şukrü’nün öteberi sattıkları masaları vardı. Şükrünün Ali’nin ve İbice’ninde bankoları vardı.

                Çocuklar hep bakkalların önünde oynar, hayran hayran içeriyi seyrederlerdi. Bazı günler atının terbiyesinden tutup, şinanayının şıngırtısı ile içinde rengarenk öteberi oyuncak, iğde, geçi boynuzu, kızlar için işlengilik malzemeler ve türlü aklsesuarlarla dolu üstü örtük, at arabalarıyla çerçiciler gelirdi. Köyün uygun bir meydanına durur, atının boynuna saman torbasını takar, oraya bir çul serip tezgah açarlardı ki, köyde çol, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek ne kadar kişi varsa mahşeri bir kalabalıkla başına birikirlerdi.

                Hepsi naylondan olmasına rağmen, sattıkları her şey hayallerimizin süsüydü. Laylun tahsi, tekerli horuz, vagınatlı motur, dingilli gamıyon; gız uşahlarına bebekler, serum lastiğinden sapbanlar, mantar dabancaları, laylun düdükler, gırıh leblebi, geçi boynuzu, iğde vs. getirirlerdi. O kadar mütevazi ve gönülleri hoştu ki, koyun yünü, keçi kılı, gaysi çiğidi, laylun esgisi, alemiyon esgisi gibi argümanlarla takas eder, kimseyi parası yok diye horlamazlardı.

                Tukenlere ve çerçicilere vermek için yazıyı yabanı gezer, çalıya, çırpıya takılmış koyun yünleri toplardık. Arada teklettiğimiz goyunların sırtından yünlerini yolardık. Çerçiciler, bir köy odasında misafir olup kalmazsa, akşam karanlığı basmadan tezgahlarını toplar, süslü at arabalarıyla çocukların hayallerinide de peşlerine takıp, başka bir köye doğru aşar giderlerdi kızıl ufuklu tepelerden.

                Gros marketler, AVM’ler, ışıl ışıl hediyelik eşya dükkanları, farklı farklı teknolojik oyun ve oyuncaklar satan dükkanlar, ne satarlarsa satsın, ne yenilik getirirlerse getirsinler hiç birisi çerçicilerin getirdiği laylun oyuncakların verdiği mutluluğun zerresine bile ulaşamazlar. Şimdi anlıyorum ki o güzel çerçiciler bir at arabası dolusu mutluluk getirirmiş bizlere.

                İlginç bir şey daha söyleyeceğim. O zamanki çerçiciler, köydeki bakkallarla hemen hemen aynı ürünleri satmalarına rağmen, hiçbirisi çerçicilerin gelmesine itiraz etmez, “Herkes nasibini yer.” diyerek erdem, tevazu ve hoşgörü gösterirlerdi. Şimdi bir işletmenin önüne küçük bir işportacı bile gelse nerdeyse cinayetle sonuçlanan kavga ortamları oluşuyor.

                Babunun bakkalları, kahvehaneleri, demircisi, nalbantı, değirmeni, çerçicisi, bohçacısı, zebzecisi hepside Ahilik kültüründen beslenmiş engin gönüllü esnaflardı. Birden çok bakkal, kahvehane ve farklı dükkanlar olmasına rağmen aralarında hırs ve rekabetin olmadığı mükemmel bir iletişim vardı.

                Şukrünün Ali’nin kahve İstanbul’daki Pier Loti kahvesi kadar ünlüydü. Orda çay içmenin ayrıcalığı bambaşkaydı. Onun çayı, çay tabağı, Erzurum gaya şekerleri ve güleryüzü lezzete lezzet katardı. Garibin Bilalın Kahve bir ara kontrollerden çıkan kağıt oyunları nedeniyle sürekli Jandarma baskınına uğrardı. Bu kahvede Kel Yusuf’u kağıt oyunlarında kimse yenemezdi. Çayın kralı yine bu kahvede olurdu. Irızanın Hacı Osmanın Metin’de kıraathane kıvamında çok güzel bir kahve açtı. Kahvesinde gazete, kitap ve dergiler eksik olmazdı. Şimdi Şükrünün Ali’nin, Hatüsü’nün, Guddünün Yayha’nın ve Hamzanın Mesut’un Meropol şehirlerdeki ünü kıraathaneleri aratmayan dekorda çok temiz ve nezih kahvehaneleri var. 

                Yav eskiden bu köyde öyle atlar ve at arabaları vardı ki. Çevre köylerdeki düğünlerde bile gelin arabası olarak çağrılır ve atı başka, arabasına başka özenilerek muhafazası yapılırdı.  

                Gara Abdıllanın Hacı’nın, Kummetin Ali’nin, Sağar Mahmıdın Hacı Mustafa’nın, Manağan Yayha’nın, Guleyin Ömer’in, Haceli’nin, Salimin İrbaham’ın ve Hacıırızanın İrbaham’ın atları ve arabaları aynı İngiliz Kraliyet törenlerinde kullanılan tören arabaları kadar gösterişliydi.

                Eskiden kimyasal katkılı sabun, soda, tursil, deterjan ve değişik temizlik argumanları bugünkü kadar pek yaygın değildi. Doğal ortamından çıkarılan kil, banyo dahil her yerde kullanılırdı. Saçları ipek gibi yapar, cildi yumuşak ve parlak tutardı. Gerçi biyazlı melefeler biraz morumsu hale dönüşürdü ama, kil toprağı çok sağlıklı ve tamamen doğaldı.Çerçiler bu killlerin bir batmanını bir çinik buğdaya verirdi. At arabasıynan  köy köy dolaşır ve en has killeri çerçiler satardı.

                Yüksek rakımdaki konumu ve kaliteli oksijeni nedeniyle bu köyün tüm hayvanları semiz ve sağlıklıydı. İneklerin memeleri paçalarına sığmaz, çılgın tosunların vuruşmalarını kimse ayıramazdı. Geçileri dalın başına çıhar, atların sırtı yılbırt yılbırt yanardı. Gağnı gibi gıcılıyarak hıçkıra hıçkıra anıran eşşeklerinin goode sızıladan, yürağ titireden sesleri tâa Akdağ’dan bile duyulurdu.

                Koyün sığırını dönem dönem Şimşidin Necati ve uşahları güderdi. Kendisi rahmete erince çocukları bir müddet daha gütmeye devam ettiler. Inekcinin Uşahlar ve Çahır’ın uşahlar ise yakın zaman kadar güttüler. Piç inek dediğimiz gara sığırların etleri ve sütleri hem çok leziz, hemde besin değeri yüksekti. Daha fazla süt ve daha fazla et alabilmek için piç inek dediğimiz gara sığırların yerini Holstein, Sımmental, Montbeliarde, Jersey, Brown Swıss (Mondofon), Angus, Hereford, Limuzin, Charolaıs ve Manda cinsi hayvanlarla ıslah etmek için Devlet her köye belirli dönemlerde boğa gönderirdi. Devletin verdiği ve etiyle, sütüyle ağzımızın tadı ve doğallığını kaçıran ıslah boğalarla eski ineklerin cinsleri hemen hemende tamamen yok edildi gibi.

                Davarı ve gara geçileri dönem, dönem Çolak, Piteyin Osman, Yünalan’lı Arab Ali'nin İsmail ve Topal Sefo güderdi. Bozoon Farik Daşdelen’le Sığırcının Osman koyun sürüsünü bir türlü paylaşamazlardı. Davarın en iyi doyduğu mekanlar Çahmahlı, Kütüklü, Gabah Depe, Tosun Boğazlının Dere, Avgın, Gızıl Burunun Yüz, Deliaçah, Korgızın Pınar, Hatın Oluğu, Çerağan Guyu, Saalik, Deli Yusufun Tarla, Çadırarmıt, Menevşelik, Hacıyı Vurduhları Guney ve Garooz’du.

                Babulular hayvanlarını çok severek, değer vererek beslerlerdi. Diğer köylerin mallarıyla karıştıklarında tüylerinin düzgünlükleri, uysallıkları, neşeli ve sevimli hallerinden hemen farkedilirdi. Aslında Devlet neden bu hayvan ırklarına koruma kolonileri kurmadı. Hemen hemende hepsi yok olup gittiler. Keşke morfolojik ve genetik karakterizasyonlar için bu cinslerden örnekler alınıp, ırklarının tamamen kaybolmasının önüne geçecek koruma stratejileri belirlenseydi ne kadar iyi olurdu.

                Çobanıyla, Çonasıyla, Çelteğiyle, bahçe eken, bağ belleyen, ekin biçen ırgatıyla, bakkalıyla, kahvesiyle, çerçisiyle, nalbantıyla camisiyle, okuluyla, pınarıyla yazı-yaban hepsi birer dostluk ve muhabbet yuvasıydı.

                Köyün camisinde çocuğundan büyüğüne herkes namaz kılar, Kur’an okur, ibadet eder, gençlere de müezzinlik yaptırırlardı. Bilgi, temizlik, görgü, adalet, yardımlaşma ve paylaşma gibi İslam güzelliklerini iyi analiz ederler, camilerde çoluk çocuk genç yaşlı kim olursa mikrofonu kapan ezan okurdu.

Babu insanı milli ve manevi değerlerine bağlı, aydın ve bilgeydi. Bağnazlığı, hürafeyi sevmezlerdi. Camiye herkes severek gelir, Hoca Mekdeplerindede Kur’an, ahlak, din bilgisi ve iletişim dersleri alırlardı. Hoca Mekteplerine giderken ısınmak için her çocuk kucağında odun, tezek, kerme, yapma, çitilgi ve gübre naylonlarıyla kesmik, saman vs. götürürlerdi. Fatiha suresini öğrenen çocuğa geleneksel olarak hoca tarafından “Elham Gulağı Çekilmesi ve Ağaz Datlandırılması” ritüelleri uygulanır, öğrencinin kendisi ve ailesi onurlandırılırdı. Bu başarılı çocuğun ailesi tarafından hazırlanan cömert ikramlarla cami şölen yerine dönderilirdi. Razinin Alinin Eminin Tuncay, Razının Alinin Mahmıdın Ali ve Abidinin oğlanda tüm duaları bilir ve bek zorlu ezan ohurlardı.

                Çocuklar camide ve Hoca Mektebinde bekde dölek durmazlar ha bire mazartlıh yaparlardı. Hoca tarafından “Yavrım niye dölek durmuyonuz, niye yelikiyonuz, öjbeleniyonuz” diye periyodik olarak azarlandıklarında kısa süreli bir sessizlik olur, ardından tekrar vıdırdaşmalar tüm hızıyla devam ederdi.

Kimisi kadınların namaz kıldıkları Fevganiyeden aşağıdakilerin üstüne arkadaşlarının  şapkalarını, çoraplarını çeker atar, kimi secdeye vardığında arkasındakine depik vurur, kimi birbirinin ayağını gıdıklar vs. hiç dölek durmazlardı. Omarın Hacının Zekeriya, Isağan Hayri, Bekirağanın Mıhdadın Mahmıt, Garaabdıllanın Hacının Abdılla, Guleyin Ömerin Zafer, Gelin Yeterin Nuru, Hamzanın Mesut, Daşdelenin İsmayilin Gupbülü, Sağar Hacının Hulusü, Hacı Musdafanın Yılmaz, Goyneksizin Lokman, Hacı Bilalın Necip, Macarın Coşkun, Garibin Bilalın Fatih, İbicenin İrfan, Halibağan Fikri, Sefoon Zabit, Sıddığın Nurunun Adem, Müdürün Kazimin Pehlül, Çahırın Zeynel, Bozoğon Fariğin Fatih, Kummetin Alinin Davudun Ekrem, Gara Adıllanın Hacının Hakan, Battalın Ömerin Alkan ve Hacıbağan Metin bek şimarığdı.

O zamanlar envayi çeşit çocuk oyunları vardı. Özellikle bu oyunların içinde en çok Çelik, Arakesti, Elek Melek, Depik, Eş Gordüm, Maymın, Cıncıl, Likgiş, Zoo, veTengil Mengil oyunları oynanırdı.

                Sadece çocuklar değil gençlerde çok çılgın ve yamandı. Bağ-bosdan hırsızlıkları çok sıradan görülür, arada tavuh-culuh ferfanaları da yapılırdı. Zaten köyde durupta ferfana yapmayan gençmi vardı ki. Babu’nunda bu maceracı, neşeli ve cesur gençleri yazıda yabanda bi bodu, culuh, horuz, şibi ne görsünler hemen dutar afirizlerlerdi. Keziğin Memmedin Abidin, İruşenin Mısdafa, Hacosmanın Metin, Hohur Yusufun Efendi, Celalın Hamidin Komüş, Kelfazlının Nuh, Akifin Iramazan ve İbicenin Ali bek zorlu boduynan, şibiynen, culuğnan ferfana yaparlardı.  Onların önüne o zamanlar yeterki bi şibi, culuh, bodu çıhmasın.

                Bu köyde hiç kimse kimsesiz kalmazdı. İster küs ol, isterse düşman ol, kavgalı ol, husumetli ol ne durumda olursan ol, zor duruma düştüünde düşmanın bile olsa elinden samimiyetle tutardı. Eşsiz bir erdem, emsalsiz bir fazilet sahibiydiler. Tarihi göç güzergaları farklı farklı coğrafyalardan bile olsa, kutsal Akdağ toprakları onları çok sıcak bir Yozgat kültüründe buluşturuyor ve ilelebet kardeş yapıyordu.

                Diyorum ya, bölge insanlarının tarihi güzergahını tekrarlamak gerekirse, büyük bir bölümü Dulkadiroğlu Beydili aşiretlerinden ve 93 harbi dediğimiz Osmanlı-Rus savaşının mağdur insanlarından oluşuyor. Şimdi Tunceli, Erzincan, Erzurum, Kars taraflarında yaşarken, Ermeni ve Rus saldırılarına tedbir olarak yerlerinden, yurtlarından ayrılanlar, Balkan mübadilleri, Ahıska’dan, Arapkir’den, Gümüşhane’den, Trabzon’dan aileleriyle gelen maden işçileri, burdan gitmeyen asimile olmuş gayri müslim aileler vs. hepside ortak Akdağmadeni kültürüne entegre olarak, buraları mesken edinmiş, iskan olmuşlar.

                Daha önce Hama, Humus, Halep, Rakka, Colab Suyu Kenarları gibi Kuzey Suriye bölgelerinden gelen ve şimdi orda kalan bölümlerine Bayır Bucak Türkmenleri dediğimiz Bayat, Avşar, Beydili gibİ aşiretlere mensup insanlar Akdeniz iklimine, Kafkas ve Balkan coğrafyalarından gelenlerde soğuk iklim ve ürünlerine alışık olduklarından, Bozok Platosunun soğuk ve kurak iklimine, tarımına, ve nimetlerine alışmakta elbetteki bir çok sıkıntılar çekmişler.

                Babu’da da öyle. Oğuzların Beydili aşiretine mensup Garaasanlar, Veliler ve Ümmetler’in önderliğinde kurulan Babu ve çevresine bu ilk gelen ailelerden sonra, Oğuz Dulkadiroğlu Beyliklerinden Bekdik Türkmenlerinden, Bayat ve Avşar Boylarından da hanelerin yerleştirildiği, artı farklı farklı coğrafyalardan getirilmiş değişik boylara mensup hanelerde eklenince bugünkü demografyası şekillenmiş. Ama her gelen göçmen ortak Yozgat kültüründe bütünleşip, köklü akrabalık bağlarıylada birbirlerine karışınca Babu’da Umutlu bir güzellik ortaya çıkmış.

                Zaten sadece Babu’nun değil tüm Türk milletinin Orta Asya’dan beri kaderi hep savaş ve göçlerle geçtiği hepimizin malumudur.

                Bilirsiniz ki, yaşam şartları ve coğrafya insanların mizacını belirleyen temel unsurlardır. Özellikle çöl, sahil, bozkır, tundra bölgeleri meskûnları üzerinde belirgin etkiler bırakır. Örneğin sahil insanları daha rahat, değişime açık ve özgür fikirlidirler. Genellikle ticaretle uğraşılan yerlerde oturdukları için çeşitlilikleri yadırgamaz ve yeniliklere çabuk ayak uydururken, çöl ve bozkır insanları değişimden pek hazzetmedikleri gibi yeniliklere de kısmen kapalı olurlar. Artı, ani değişimlere ise çabuk reaksiyon gösterirler. Bozkır insanı biraz daha  sert mizaçlı, çevik ve kuvvetli olduğu aşikardır.

                İşte bu gibi etmenler insanların hem gündelik, hem de uzun vadede hayatlarını etkiliyor. Türkler gibi çok coğrafya değiştiren milletlerin bile mizacı bu coğrafya etmeni yüzünden zamanla değişebiliyor.

Türkler, Asya’dayken bozkır ve çöl topraklarda yaşıyorlardı. Geçimlerini ise hayvancılıkla ve kısıtlı olarakta tarımla sağlıyorlardı. Yazın aşırı sıcaklarıyla kışın şiddetli soğuklarını aynı yıl içinde yaşarken hastalıklar, kıtlık, açlık, kuraklık ve yoksulluklar yakalarını bırakmıyordu.

                İşte bu durum Türk ırkının mizacını sert, katı, dikkatli ve kuvvetli hale getirdi. Eski Türklerin çok hızlı teşkilatlanıyor olması, savaşlarda ordu düzenini çok çabuk oluşturabilmesi işte bu sebeplerdendir. Yardımlaşma ve dayanışma ana karakteri olurken, yaşadıkları coğrafyanın insan dışı unsurlarıda onlara her zaman birşeyler öğretmiştir.

                Akdağmadeni’ne yerleşen Türk Boylarıda Bozok platosuna çok çabuk uyum sağlayarak yerlerini benimsemişler. Mesela Babulular Yozgat coğrafyasının Karadeniz iklimine en uygun bölgesi olan Çime Dağı, Büyük Kale Tepesi, Küçük Kale Tepesi ve Kohağan Pınar arasındaki uygun eğime yerleşmiş, hayvancılık ve tarımla uğraşıp, iyi komşuluk ilişkileri geliştirmiş ve bölgeye çok çabuk alışmışlar. Ayrıca göç yollarında edindikleri bilgi ve tecrübeyide Yozgat coğrafyasına katma değer olarak kazandırmışlar.

                Zaten Babulu olmak bölgede 5-0 önde olmak demek gibiydi. Bugün uluslarası geçişlerde nasıl Amerika, Almanya, Japonya, İsveç, Norveç, Kanada, Lüksemburg gibi ülkelerin pasaportu her sınırda itibar görüp hemen geçiş izni alınıyor, Yozgat bölgesinde de Cennet Babu’dan biri gelince aynı değerde karşılanıp, itibar gösterilerek baş köşede yeri hazırlanırdı.

                Bu bölgenin baharında yazı yaban bir ayrı yeşil olurdu. Çiçekler, böcekler, kuşlar, kelebekler buraları mesken tutarken, renkleri ve ötüşleriyle her nimet, her yaratık Babuyu cennete çevirirdi. Babu ve çevresi, etrafındaki hakim tepelerden uzaktan izlenince zümrüt bir gerdanlığı andırırdı. 

Bu köyün birçok deniz sahili şehirlerimizin yeşil dokusundan çok daha zengin bir dekoru var. Piknik havasındaki bakir coğrafyasının güzelliği insanın içini açaraken, mevkilerinin tamamı meraklıları için bir foto safari ayarında.

Şimdilerde Zilaat’taki gözetleme mevkisini andırır tepeler, Palankaya Mağaraları ile bir çok gezi ve piknik yerleri sürekli gezgincilerin akınına uğruyor. Sadece Umutlulular değil, etraftaki tüm kasaba ve köyler Daşoluğun suyundan yapılan çayı içince bile diğer çaylara çay diyemediğini anlatırlar. Hurşudun Pınar, Çiçir, Oluğun Gaya, Zeynebin Pınar, Hamdinin Pınar ve Ruşen Bozkurtun Pınarların zengin mineralli, bal tadındaki buz gibi suları, içenleri tepeden tırnağa ferahlatırken insana adeta 10 yaş birden gençlik hissi yaşatıyor. 

Bölgede 80’li yıllardan önce traktörler, iş makinaları ve sanayi aletleri çok kısıtlıydı. O dönemlerdeki tüm ırgatlık işleri beden ve hayvan gücüyle yapılırken, Bozkır arazide güne yamaç, helede öğlen sıcağının azdığı saatlerde dahada zorlaşan tarla  işlerinde yemek molaları iple çekilirdi.

 Ellerine testi, helke veya sitillerini alan Babulular Gumbürdek’deki ve Düğün Deresindeki eşmelere suya gider, toprak, kis ve kayalardan süzülerek çıkan o billur suyu ilk kaynağından tas tas alıp kaplarına doldurur, çalıştıkları yığın ya da tınaz diplerine koyardı. Azık için getirip, toprağa gömülü olarak beklettikleri bez torba yoğurduyla şimdi size lezzetini tarifte güçlük çektiğim öyle bi kesekli çalhama yaparlardı ki Allahım Yarabbim…

Gübrenin, ilacın, hileli tarım tekniklerinin olmadığı o zamanlarda, çiçekler, böcekler, kuşlar, kelebekler, arılar, billur sular vs. gibi envayi tür tabii güzelliklerle süslü zengin arazinin has otlarıyla beslenen koyunların, keçilerin, ineklerin sütünden sağılıp-pişirilip, bakır helkelere, kazanlara çalınan kaymaklı yoğurtlar bir bez torbaya aktarılarak ilk suyu süzdürülür. Torba içerindeki suyu süzdürülmüş o yoğurt, at arabasının ya da kağnının salına asılarak tarlaya azık olarak götürülürdü. Tarlaya getirildiğinde de sıcakta bozulmasın diye bez torbasıyla o tertemiz tarla toprağına gömülür ve yenileceği saate kadar bekletilirdi.

Bir damla bile suyu kalmayan o yağlı yoğurt öyle bir kıvama gelirdi ki, şimdi o lezzete dünyanın en zengin holdinglerinin sahipleri bile tüm imkanlarını harcasa sahip olamazlar. O yoğurt torbasıyla topraktan çıkarılır ve bakır bir tasta şimşir kaşıkla ezilerek kesekli bi çalhama yapılırdı. İşter kaşıkla, ister depene dikerek iç. Yada bahçeden getirilen rayihalı hıyarlarla kesekli bi cacıcığı yapılır ve şimşir kaşıklarla tumulurdu ki ver ha ver. Vay anam… anam….   

Irgatlık zamanlarında tarlalara su testilerle götürülür, ılımasın diye yığın diplerine konulur, üstü sapla örtülürdü. Ya da o sıcağın alnında, tertemiz eşmelerin başına bizzat gidilip, diz ve döşüyün üstüne çökülerek kana kana içilirdi. Irgatlığın tüm zahmetlerine rağmen o eşmenin başında içilen buz gibi su bile Yaradan’a gönülden şükretmeye en büyük sebepti.

Helede Hacoğon Eşme’nin suyu sanki içine bal karışmış gibiydi. Daşdelenin Pınar, Ziyanın Pınar, Aziz Demirin Pınar ve Macarın Pınarın sularını şimdiki memba suları işletmecileri bi görse, Erikli, Abant, Niksar ve Nestle markalarındaki sularının yüzüne bile bakmadan hemen başına üşüşürler.

                Umutlu Belediyesi; göçlerle eriyen nüfusuna tedbir olarak, kasaba hüviyetini kaybetmemek, insanlarını kurumsal nimetlerden yoksun bırakmamak ve çevresine daha iyi hizmetler sunabilmek amacıyla Karahisartatlısı, Karaçokrak ve Olucak Köyleriyle stratejik birleşme kararı almış. Bu köyler aynı coğrafyanın ve aynı kültürün insanları olduğundan birbirlerine çok çabuk uyum göstermiş ve kimse kimseyi yadırgamamış. Artık bu köylerde Umutlu kasabasının mahallesi olarak geçiyor.

Tabiiki Umutlu Kasabası denilince Karahisartatlıs’ından, Olucak’tan, Karaçokrak’tan ve bu bölgenin adını yücelten engin gönüllü münevver değerlerindende bu yazımıza ait eksiklikler ve eleştiriler tamamlanıp kitaplaştığında detaylıca bahsedeceğiz.

Orta Kızılırmak bölgesinde Şahin, Koçak, Arıkan, Çime, İzci, Olcay, Erol, Parlak, Karadağ, Dalkıran, Atak, Güngör, Conger, Bozkurt, İzci, Garip, Eniler, Öztürk, Yırtıcı, Şanlı, Güvenç, Biçer, Ünal, Demir, Özmen, Taş, Karabulut, Taşdelen, Kartal, Yıldız, Eser, Tek, Karabil, Yıldırım, Akdağ, Varlık, Eker, Ünlü, Ersoy, Eser, İpeksoy, Aras, Arkan, Öztürk, Yıldız, İzci, Demirci, Gürbüz, Akgül ve Yılmaz soyadları; çoğu yerde saygıyla anılarak tanınır ve bu soyadların hepside Babu’nun sülalelerine ait köklü ve itibarlı ailelere aittir. 

                Tabiiki aradan yıllar geçmiş. Hısımlık, akrabalık, düğünler, evliliklerle hepsi birbirine karışmış ve sen şu soyaddansın, şu oymaktansın, ben bu oymaktanım diyebilecek, iddia edebilecek kimseler kalmamış. Herkes her obanın ferdi ve sülalesi konumuna girmişler.

               

Hepside Ekitce’nin, Gale Deresi’nin, Derindere’nin, Dilki Deliği’nin, Gale Depesi’nin, Kohağan Pınar’ın, Bağlar’ın, Çile Dağı’ın ve Golela’nın mahsulüyle beslenmiş, Daşoluğun, Hurşudun Pınarın, Çiçirin, Oluğun Gayanın, Zeynebin Pınarın, Hamdinin Pınarın ve Ruşenin Pınarlarının suyunu içmişler.

İşte bu enfes suların şükründenmi, tevazu dolu Umutlu’nun toprağının bereketindenmi ne ise gönüllerine eşsiz bir cömertlik aksedilmiş Babulular, kapılarına varınca sevinç ve hörmetinden apırcın olur, misafirin erdemini ve önemini herşeyin üstünde tutarlardı. Burdaki ana prensip şuydu. İşin olsun, gücün olsun hangi meşguliyet ve aciliyette olursan ol, mutlaka her işini bırakarak misafirini memnun edcecek şekilde ağırlamak, uğurlamak zorundasın hükmü hakimdi.   

Teknlojik aksesuarların ve traktör vs. gibi iş makinelerinin olmadığı, yaz ayının kurağı ve ağır  beden işleri sırasında, harmanın, hasatın, bağın, bostanın en çetin meşguliyeti zamanlarında bile varsayalım bir işin için Garabdılla’nin, Şimşidin Abdulla’nın, Arzının Sülüman’ın, Hacı Üsüyün, Şavgı, Memmed Ali veya Güluslerin Rasıl gibi münevver ailelerin odalarına, hanelerine geldiniz diyelim.

İnanın hepside saygı ve tevazuya bürünerek, onurlu Türk kültürünün gereği olan emsalsiz güleryüzleri ve yürekten ikramlarıyla ellerinde, evlerinde ne varsa sofralarına sererek sizleri karşılarlardı. İşte varlıkları, kazandıkları ve biriktirdikleri malları ile değil, bu maneviyatı yüce payidar  erdemleriyle kendileri ahirete göçeli ve rahmete ereli seneler geçmesine rağmen, hem kendi adlarını, hemde aile itibarlarını çocuklarına akseden asaletleriyle ölümsüzleştirdiler.

Emin olun 1970’li yıllarından beri tanıdığımız bu insanların çoğunu biz bile unuttuk. Renkli kişilikleri, orijinal muhabbetleri, lakapları, yüce gönülleri ve cömert sofralarıyla bilinen bu efsane değerlerimizin unutulmaması için önce lakaplarını, sonra hatıralarını ve sonrada eşsiz gönüllerini sık sık konuşalım, yazalım ve birbirimize anlatalım. Öyle insanları bundan sonra ne siz nede bizler bulabiliriz. Ayrıca hiç birimiz bu eşsiz değerlerimizin, akrabalarımızın lakaplarından gocunma cehaletine de düşmeyelim ve hepsini de bu sakavetli lakaplarıyla hatırlayıp kazanıp kazandırdıkları asaletletleriyle övünelim.

                Gerçek tarih bu. Gerçek medeniyet, imrenilir uygarlık bu. Akdağmadeni ve köylerinin sahip olduğu tüm mütavazi varlık ve özellikler, tevazu ve erdemle birleşince paha biçilmez yükseklikte bir gönül zenginliği ortaya çıkıyor. Diyelim ki biz Şanlı Umutlu tarihinden bahsetmezsek, buraların tarihini en iyi ben biliyorum diyen bir şarlatan çıkar ve Umutlu’yu, insan değerlerini, geleneksel motiflerini, etnografik aksesuarlarını, coğrafik dekorunu ve hatır-gönül güzelliklerini esgeçip, buralarda ve çevresinde yaşayan güçlü kavimleri, krallıkları medeniyet diye teker teker bize sayarlar.

Zamandan, zeminden ve fertlerden nasıl emin oluyorlarsa Hattiler’den, Kapadokya’dan, Hititler’den, Deniz Halkları’ndan, Frigler’den, Likyalılar’dan, Persler’den, Kimmerler’den dem vururken, Hitit Kralı Şuppiluliuma’dan tumup, Pers Kralı Darius’tan çıkarlar. Biz onlara bu bölgeye gerçek adamlığı, misafirperverliği, saygıyı ve dostluğu getiren Demirci Hayri, Tırtıl Çavış, Kummetin Ali, Mamoğ, Deli Hacı, Gülüsün Şükrü, Gavur Önnük Mıhdat, Bekirağanın Mıhdat, Ali Çavış, Garibin Möhrali, Şıhali, Honaza Hacıbağ, Hacı Üsüyünün Sülüman, Hurşud, Çahırın Abuzer, Gadoğ Dursun, Gulüğün Omar, Sıddığın Haceli, Gara Osman, Müdürün Kazim, Hohur Yusuf, Tozoğ Ömer, Hayrının Isak, Piteyin Osman, Zünenin Kazim, Ostuğun Hacı, Güddüğün Yayha, Önnün Hacı, Bekci Hasan, Bekirağanın Mıhdat, Körbamin Ehsan, Şükrünün Üsüyün, Tozo ve Goyneksiz gibi gerçek kralları hatırlatsak bizi alaya alıp birde sırıtırlar.

                Umutlu’nun herşeyi, her özelliği çok güzeldi. Doğası, insanları, bağları, bahçeleri, bitkileri, hayvanları, ürünleri, emekleri, sanatı, zanaatkarları, kuşları, kelebekleri, çiçekleri hepsi özeldi. Bırakın evlerinin önünü, bağından, bostanından bile geçseniz zorla sofralarına oturtur, heybenize azık, kucağınıza meyve sebze doldururlardı. Uygarlık, Medeniyet, İhtişam diye adını söyleyip, nasıl biliyorsalar birde haritalarını çizerek bahsettikleri Med Kralı bilmem kim, Hitit  Kralı bilmem kim, Lidya Kralı bilmem kim, kafa kesiyor, meydan savaşları yapıyor, kitleleri öldürüyor, haneleri, yuvaları, evleri barkları yakıyor, hayvanları katlediyor onlara yinede medeniyet uygarlık diye anlatan tarihçi çöplüğü dolu ortalık.

                Bundan sonra tarihin akışını onların anlattığı merhametsiz milletlerin değilde, gerçek tarihi Akdağmadenlilerin, Umutluluların, hatta Piteyin Osman’ın, Zünenin Kazim’in, Ostuğun Hacı’nın şefkat, merhamet, iaşe, ibade, hanedanlık, izzet, ikram ve yardımseverlikleriyle buralara yazdıklarını bilecekler.  

                Cenab-ı Allah bu toprakları Oğuz Boylarına yurt-yuva yapana kadar, bu bölgeye ne huzur, ne bereket, ne de sevgi ve şefkat vermiş. Ankara Savaşı sonrası boş kalan bu topraklara Dulkadiroğulları, Beydili, Bayat kolları gelince ancak buraların hastası şefkat, muhtacı yardım, yetimi himaye, yoksulu sadaka, güçsüzü kol-kanat, gönülleri paylaşım ve ruhları fazilet görmüş.

                Ekini, saçını, bağı, bostanı, meyvesi sebzesi yardımlaşılarak üretilince, paylaşılarak yenilince kurda kuşa bile yetip taşmış. Bol taneli başaklar, ballı üzümler, aromalı meyveler, rayihalı sebzeler, bol yağışlı rahmet, huzurla dolu bereket taşmışta taşmış.     

Üzüm deyince Akdağmadeni’nin hemen hemende tüm köylerinde öyle güzel üzümler yetişirdiki. Gökdere, Dolak, Karahisartatlısı, Güllük ve Hayran gibi çoğu köyün bağlarında, Eylül ayında olgunlaşan ve şıralık olarak değerlendirilen suyu bol lezzeti enfes Emir cinsi efsane üzümler olurdu. Adını, köpüren şarap olması, yeşil sarıdan açık sarıya giden rengi, yeşil elma tadındaki asiditesi ve hoş kokusu nedeniyle bir zamanlar hükümdarların özel şarabı olarak kullanıldığı için bu cins üzümün adına Emir Üzümü denilmiş.

Özellikle Hititler ve Romalılar döneminde büyük değer kazanan zarif bünyeli, dolgun gövdeli bu Emir Üzümünü, ülkemiz insanları sofralık, Avrupa’lılar ise şaraplık olarak tercih ediyorlar.

Emir Üzümün anayurdu bizim Orta Anadolu’dur. Anadolu’da üzüm kültürü Hititler, Frigler, Persler ve Helenistik dönemden beri biliniyor. Ülkemizde halen 1200 çeşit üzüm cinsi varken, Dünyadaki çeşit sayısının yaklaşık 15000 dolayında olduğu söyleniyor.

Özellikle Demirşeyh, Ağaçlı-Pınarbaşı, Gümüşdibek, Veziralanı, Yazılıtaş, Kızıldağ, Kirsinkavağı, Yedişehri, Gündüzler, Hacıfakılı, Halhacı, Melikli, Örenkale, Özer, Paşabey, Dokuz ve Karapir Köylerinde Dimrit, Parmak Üzümü, Çavuş Üzümü, Buludu (Hevenklik), Göğcek, Keten Gömlek, Kara Burcu, Beyaz Buzgulu, Kurt Kuğruğu, İsmailoğlu, Kayseri Karası, Kalecik Karası, Şıradar, Mis Üzümü, Gül üzümü,  Kızıl Üzüm gibi oval, silindirik, koni tiplerinde küçük taneli, önce sarı, olgunlaştıkça kısmen kızaran sık ve seyrek taneli, ince kabuklu çok tatlı sofralık üzümler olur. Maalisef ziraatçılarımızın bile tespit edemediği bölgesel bir hastalık nedeniyle çoğu üzüm cinsleri kurudu, hastalandı ve tarihe karıştı.

Umutlu ve çevresinde adam boyu ekinler olurdu. Türü, orijini, tarımsal özellikleri, tane ağırlığı, hastalıklara karşı dayanıklılığı, lezzeti, vitamin değerleri ve stoklama süreleriyle Bozok bölgesinin en güzel buğdayları bu bölgedeydi.

Kışlık yazlık çeşitleriyle başaklanma zamanları, rengi, kılçığı, hızmığı, protein, enerji ve sedimmentasyon değeri, hektolitre ağırlığı, glüten oranı, un verimi ve ekmeklik kalitesiyle en aranılan ekin çeşitleri yine burdaydı.

Akdağmadeni Ziraat Odası ve Yozgat Tarım Müdürlüğünün önerileriyle ziraatçıların Duru, Albachiara, Miranda, Otilia, Os Jelena, Glosa, Flamura, Nomade, Dropia, Alka, Renata, Leuta, Boema adını verdikleri ekmeklik buğdayların en kalitelisi düşük sıcaklığı ve bol nemli havası, derin killi, tınlı, humusça zengin toprak olduğu için Karaçokrak Köyünün Dağdibi, Çahallı, Bozdepe ve Gatıran Çuhuru mevkiilerinde; Karahisartatlısı Köyünün Bosdan Yeri, Aşşağ Öz, Gocabayır, Ağgaya, Beşiktepe, Yaylalık, Boztepe, Balgayaları, Çahmahlı, Hasan Harmanı, Sarıdede, Oruç Yurdu, Gaçahgayası, Garlıh, Korpınar, Soğütlüpınar, Belan, İğdenin Dere, Örenkalenin Önü, Çatağın Ağzı, Güney ve Sarıdede mevkileri ile Umutlu’nun Deliaçah, Sümbüllük Yaylası, Korgızın Pınar, Höyüğün Dibi, Hatın Oluğu,  Çahmahlı, Şahan Oğlu, Hacıyı Vurduhları Guney, Savaşın Bel, Garooz, Gara Belan ve Oluğun Gaya’ya ekilirdi. 

Kavuzu, kılçığı, başaktaki tane sayısı, rengi, sertliği vs. morfolojik özelliklerinin yanında, yabani otlarla rekabeti, soğuğa-kurağa dayanıklılığı, gübreye reaksiyonu, harman olma kaabiliyeti ve verim oranı gibi tarımsal avantajlarıyla tercih edilen Gün, İkizce, Bayraktar, Demir, Tosunbey, Zencirci, Seval, Eser, Kenanbey, Kızıltan, Mirzabey, Ankara, Altınbaşak, Eminbey, İmren, Gökhan, Karatoprak, Adana, Sarıbaşak, Fuatbey, Sham, Altınöz, Ayzer, Günberi, Ekinoks adı verilen cins buğdaylar Gaçağan Altı, Saalik, Deli Yusufun Tarla, Çadırarmıt, Soğuhpınar, Çile, Sorgunnu Dere ve Menevşelik mevkilerine ekilir, Candaş adı verilen tür gibi rekoltesi yüksek buğdaylar ise Guş Depesi, Sanlıaya, Öz, Çay Tarla, Pahla Yeri, Gaya Başı, Bayanlı, Hekim Ekinliği, Sarı Ballı, Golala ve Çerağan Guyu mevkilerine ekilirdi ve çok muazzam verimler alınırdı.      

Özellikle Karaçokrak Köyünün Dağdibi, Çahallı ve Gatıran Çuhuru ile Karahisartatlısı Köyünün Gocabayır, Ağgaya, Yaylalık, Boztepe, Balgayaları, Belan, İğdenin Dere, Güney ve Sarıdede mevkilerine kır ve  bayır yerlerin yarı taban topraklarına iyi intibak etmesi ve çok geniş bir adaptasyon kabiliyeti göstermesi nedeniyle ziraatçılan Kıraç 66, başakları kılçıksız kırmızımsı renkli Anadolu Beyazı ve Tahirova, Sagittario, Karasu, Golia, Pehlivan, Katea-ı, Prostar, Sana, Altıntaş, Kızıltan, Kunduru, Bezostaja, Gerek ve Altay adını verdikleri cins buğdaylar ekilirdi.

Tabbiiki çiftçilerimiz artık çok bilinçli. Toprak analizleri yaptırıyor, tarım kuruluşlarıyla bilgi alışverişinde bulunuyor ve coğrafyay uyumlu mahsüller yetiştirmenin sürekli araştırmasını yapıyorlar. Herkesin kapısında hayatı kolaylaştıran otomasyon sistemleri ve çok çeşitli tarım makinaları var. 1970’li yıllarda yazıdan, yabandan, dağdan, bayırdan kağnılarla, at arabalarıyla, güçsüz moturlarla, katırlarla çok zor şartlarda sap, saman, ekin, saçın çekilir, harman yerlerine Bilerzik dediğimiz Tınaz yığınları oluşturulurdu. Gece gündüz düven sürülerek, patoz atılarak höbek savrularak, malağma aktarılarak sürekli harmanlarda kalınırdı. Harman zamanı döşşekler ceçlerin başına serilir, hep oralarda yatılırdı. Horantanın rızkı, çocukların geleceği, düğün, düzgün, umut, hayal hepside o harmana serilen umutlar kadardı.

                Zenginlik ve hayallerde çok mütevaziydi. Horantasına üst-baş alabilsin, hayvanlarının ve horantasının kışlık hazınını hazırlayabilsin, ununu öğütsün, yağını şekerini alabilsin, yetişkin çocuğu varsa düğününe bir birikim yapabilsin yeterdi.

Hani şimdi diyorlar ya falancanın köşkü, filancanın fabrikası, fişmancanın yalısı, arabası, katı, yatı diye imreniliyor ya… O zamanki zenginlik ölçüleri en fazla tarla, bağ, bahçe, at, it, öküz, inek, koyun vs. sayıları veya cinsi, huyu, özellikleri varlığın ve itibarın tek göstergesiydi. Şimdi falancanın şehirde apartmanı, filancanın deniz kıyısında yalısı, fişmancanın yazlığı-kışlığı, yatı-katı var diyorlar ama hiçbirimiz ne imrenmiyor ne de umursuyoruz. Ama o zamanlar falancanın zehir gibi atı, filancanın dev gibi camızı, fişmancanın dağ gibi oküzü var denilince herkes imrenerek bakar, gönüldende Maaşallah derlerdi.  

Örneğin o zamanki insanlar Gulislerin Makaryos, Gasımın İtler, Kor İrbahamın Ehsanın İt, Cin Üsüyünün Halilin it, Hacı Üsüyün Yapal İtinen, Garibin Möhralinin Çörçil gibi bi itim olsa, Manağan Hasan’ın, Gara Abdıllanın Memmed’in, Şavgının Hacının Eşşeği, Şekirin Macar’ın, Müdürün Hasan’ın, Müdürün Yayha’nın, Kazim’in, Kel Gadir’in, Gara Osman’ın ve Irıfkı’nın koyunlar, geçiler, şişekler gibi bi davarım olsa  derlermiş.

Hakikaten imrenmemek elde değildi. Gulislerin Makaryos, Gasımın İtler, Kor İrbahamın Ehsanın İt, Cin Üsüyünün Halilin it, Hacı Üsüyün Yapal İtinen, Garibin Möhralinin Çörçil bek yavuzdu. Gapılarının önünden kimse geçemediği gibi, herhangi bir adama bi ılgasın, yıhdınmıydı hooddürerek buğarlardı. Gerçi kimseye, heç bi gonşuya zararları dohunmadı ama tabiiki tedbirler karşılıklıydı. Bölgeden kontrolsüz geçilmemesi için bu itlerin yavuzluğu ve varlığı her zaman caydırıcı bir kuvvetti.

Babu’nun en şık gezen sosyetik insanlarından biride Müdürün Abdırrahman’dı. İmajı gereği sürekli dantel örgülü biyaz bi takka ve sekiz köşeli bir şapka takardı. Kafasının kel olduğu yıllar sonra anlaşılmış. Kimse onun kel olduğunu öğrenememiş. Kel olduğunu bilmeyenler arasında karısı Topal Mendufu’da var. Gece uyurken bile takkasını çıkarmaz ve kimseye dokundurmazmış.

Berber Necati köyün berberiydi. Geleni gideni 4 yımırtıya tıraş eder, amma makinesi eski olduğundan milletin gafasını alabula bırakırdı. Bi de hep çektirerek keserdi. Tıraşı bitenin gözleri gan çanağna dönerdi. 

Hurşudun Dağermen’i ben size nasıl anlatayım. Kırlar’dan, Körük’ten, Sazlıdere’den, Olucak’tan, Çaypınar’dan, Kartal’dan, Yünalan’dan, Demirşıh’tan ve değişik köylerden gağnılara, at arabalarına yüklenen çuvallar, eşşeklerin üstüne atılan seklemlerle Babu’ya getirilirdi. Oluşan mahşeri kalabalığın cazibesi ve o ortamın feyzine neşesine ortak olmaya gelen onlarca sohbet insanları, un öğütmeye gelenlerle, sıra beklerken saatlerce sohbet muhabbet, hasbıhal ederlerdi.

                Diyorum ya, bu köyün çok hatır-hürmet bilen vefalı insanları vardı. Hepsi birbirine yürekten ilgi göstererek yardım ederlerdi. Hepside birbirinin maruzatına ilk koşan, garibin, gurebanın elinden merhametle tutan ilk insan olma gayretindeydi. Bu vasıf, asalet ve şahsiyet Umutlu’Wya ait olup, her yerde saygı ve hürmetle takdir edilir.  

Dağermenlerin önünde biriken eşşeklerin anırtısı, oküzlerin hoörtüsü, atların kişnemesi, sıra ve süre kavgaları, tatlı sohbetler, candan muhabbetler, neşeli oyunlar ve farklı farklı ortamlarıyla tam bir curcuna yerine dönerdi. Burda oluşan kalabalık köye ayrı bir canlılık ayrı bir bereket getirirdi. Tat’daki dağermende aynıydı. Kel Fazlının ve Omarın Hacı’nın bulgur değirmenleride un değirmenleri kadar olmasada kalabalıktı.

Dünya iyisi, altın kalpli bu güzel insanlar, yaşadıkları şehirlerde arabaşı, şenlik, iftar programı ve köy buluşmalarıyla sık sık bir araya gelerek zamanla soğuyan bağlarını güçlendirmeye çalışıyorlar.

                Şehidiyle, gazisiyle vatan ve bayrak ülküsünü yüreğinde taşıyan sadakat ve samimiyet timsali Babulular, bu eşsiz faziletleriyle heryerde hemşehri kimliğimize büyük saygınlık kazandırırken, imrenilir huylarıyla adımızı sürekli yüceltmeye devam ediyorlar. Has karakterleri, onurlu, yiğit ve cömert erdemleriyle tüm gönüllerde ilgi görüyor ve çok seviliyorlar.

                Acı-tatlı tüm günler muhteşem bir kenetlenme ve dayanışma erdemiyle hepberaber karşılanır, hepberaber uğurlanırdı. Allah geçinden versin. Diyelim ki Sazlıdere’de, Hüyüklüalanı’nda, İbrahimağaçiftliği, Sekikaşı veya Abdurrahmanlı köyünde bir cenaze var. Umutlu dahil en uzak yerlerdeki Ortaköy, Pazarcık, Boğazköy, Kızılcaova, Dayılı, Eynelli hepside orda olurdu.

Diyelim ki, Karaalikaçağı’nda, Kartal’da, Muşalikalesi’nde, Okçulu, Sarıgüney-Çevirme, Karadikmen, Ardıçalanı, Sıtma-Dereyurt, Çaypınar, Davutlu, Kayabaşı, Taspınar ya da Yünalanı Köyünde bir düğün var. Tüm köylerden hayırlı olsun ziyertleri, halay ekipleri ve “Bayrak Altı” davetlileri olurdu.

Yav düğünler denilince Umutlu’nun, tüm Akdağ Köylerinin geleneksel ritüelleri bambaşkaydı. Her aşamasında ikram, her safhasında eylence ve her deminde keyif vardı. Kırlar’dan, Konacı’dan bir davul sesi gelse, Sağıroğlu’ndan, Şahnaderesi’nden, Turgutlu’dan, güren güren gençler gelip halay tutarlardı. Akdağ düğünlerini ben size nasıl anlatayım.

Buraların kültüründen bahsedipte o efsane düğünlerinden bahsetmemek olur mu?. Umutlu’da ve Akdağmadeni’nin tüm köylerinde rüya gibi düğünler olurdu. Yöresel töreler eksiksiz uygulanır, davetinden davranış kurallarına, izzetinden ikramından hitabına, süresinden sırasına sınırsız bir kurallar silsilesinde, saygı ve hürmet ağırlıklı geleneklerimiz uygulanırdı. 

Düğün sahibinden, kahyasına, zobusundan sağdıcına, okuntucusundan çaycısına, akraba, komşu, arkadaş, yaren vs. herkese farklı farklı otomatik görevler düştüğünden, bu gibi vazifelere acemi kalıp, el içine çıkmayı bilmeyenlere; Türk Kültürünün usül ve erkanını iyi bilenler tarafından onuru kırılmadan, rencide edilmeden yol-yordam gösterilir, olası mahcubiyetler önlenirdi. Renkler, motifler, oyunlar, eylenceler, davul-zurna, karşılama, ağırlama, uğurlama, ikram ve ayrıntılarıyla eşsiz bir şölen havası oluşur, el ele, omuz omuza halayların en hası, en keyiflisi, en kardeşcesi Umutlu’da çekilirdi.

Halay deyince buraların kadınları ve erkeklerinin üstüne folklor ustaları görülmemiştir. Hacıırızanın Leyla, Müdürün Şahinaz, Velinin Eşe, Leylanın Müslüme ve Bekirağanın Mıhdadın Hava bi düğün olsada, ortaya çıhıp bi Candarma haleyi çekselerdi de bi görseydiniz. Köyün hanımları Burçak Tarlası, Kunduralım, Nalinim, Feyli Turnam, Darine ve Oy Madımak haleylerini bek zorlu çekerlerdi. Kadınlar genelde erkeklerden uzak, evin veya avlunun içinde tepsiden tef yaparak ikişer ikişer türkü söyleyip oynarlardı.

                 Erkeklerden de Umutlu’lu Müdürlerin Apış, Av.Satılmış Şahin, Tırtıl Çavış, Hacı Osman, Cafer, Muhzün, Cemalettin, Şavgının Hacı, Gabcıh Mahmıt, Tırtıl Çavışın Hüso, Abdıllanın Musa, Hatsünün Sülüman, Hacı Üsüyün, Ostuğun HacıMısdafa, Sağar Mahmud, Cabatların İdiriz, Eyibin Mıhdat, Karaçokrak’tan Gara Necip, Tat’dan Deli İsmail ve Yusuf Solmaz’ın üstüne Bobbili, Ağarlama, Tekayak, Üçayak haleylerini çekeni tanımam.

                Düğünler, ölümler, kutlama günleri vs gibi geleneksel ritüellerin tamamı hemen hemende aynı ya da bazı Akdağmadeni köylerinde üç aşağı beş yukarı ufak değişikliklerle uygulanırdı. Çünkü göç güzergahlarında Türk boyları obalar halinde birbirlerine mesafeli hareket ettiklerinden, bazı renk ve ritüeller birbirine benzemesine rağmen değişiklikler yansıtabiliyordu.

                Kuralı, neşesi, figürleri ve katılımı en yoğun düğünler hep bu bölgedeydi. Akdağmadeni sınırları içerisindeki düğün geleneklerinin hepsindede Oğuz Töreleri ve Orta Asya motifleri hakimdi. İsterseniz acı, tatlı günlerin detayına girmeden, halk hekimliği, çocuk oyunları, saya gezmesi, koç katımı, congulus hikayeleri, oda sohbetleri, hayvan bakımı, dualar, ibadet şekilleri, muska, nazar, takılar, renkler, mimari, musiki vs gibi detay ayrıntılara boğulmadan önce, mutluluğu dost-düşman herkese ortak yansıyan Akdağmadeni düğünlerini bi anlatalım.

Bildiğiniz gibi Türk kültüründe evlenilerek kurulan yeni yurt ve yuva, en kutsal ve en mahrem müessese kabul edilir. Bu mübarek düğün gününde herkes hediyesi, duası ve halis niyetleriyle gelir. Dost olsun, düşman olsun herkesin düğüne gelme ve eylenme hakkı vardır. Düğün organizasyonunun eksilerine bakan, kusur arayan, kınayan, hor gören, nazar eden ve kötü hisler taşıyanların başına mutlaka türlü türlü felaketlerin geleceğine inanılır. O yüzden herkes ama herkes bu kutsal çatının hayırla, uğurla, bereketle kurulabilmesi için dünürcülükle başlayıp, düğünle sonuçlanıncaya kadar bu hayır işine en samimi dualarını edip, en sadakatli gönül dostluğuyla iştirak eder.

İsterseniz Akdağmadeni merkezli Orta Anadolu Düğünlerini kız isteme aşamalarından başlayıp, kakül kesme ve el öpme geleneğiyle biten ayrıntılarına kadar Umutlu Belgeseli kapsamında topladığım bilgiler ışığında sizlere kısa detaylarıyla anlatmaya çalışayım.

DÜĞÜNLER

Şimdi görsel medyada, yazılı basında, sosyal paylaşım sitelerinde ve değişik platformlarda imrenerek izlediğimiz ünlülerin ve zenginlerin birbirinden şatafatlı düğünleri oluyor ya;…. Hani starların, hit sanatçıların, renkli simaların, görsel şovların, binbir çeşit ikramların, ağır misafirlerin ve rüya türü süslü ışıltıların içerinde savrulan dolarlar, kilolarca altınlar, defileleri kıskandıran kostümler vs… Hatta aklımızın eremeyeceği, hayallarimizin kapsayamayacağı, dünyadaki tüm televizyonların canlı yayınladıkları organizasyonlar…. 

Hah işte o.. O düğünlerin hiç birinin zevki, şatafatı eski zamanlarındaki bir Akdağmadeni düğünlerinin mutluluğu yanında esamesi bile okunmaz.

O nasıl bir keyif, nasıl bir hava, nasıl bir gelenekti Yarabbi. Nasıl bir güzellikler silsilesiydi. Dost düşman herkes köyde bir düğün olacak denildiğinde beklentinin keyfi ve heyecanına kapılır, huzur dolardı. Dost olsun, düşman olsun herkes o kutsal çatıya en güzel ve en samimi dualarını yöneltir, neşeden, mutluluktan pay umarlardı. Herkesin içindeki yaygın inanaç şuydu. Kötü duanın Allah katında çok büyük azabı olur, hayır duanın bir bölümü de bana yansız hissi vardı..

Bozok Platosunun düğünleri köy köy, ilçe ilçe birbirine çok benzemesine rağmen Yozgat ve civar köyleri ile Akdağmadeni, Sarıkaya, Çayıralan, Kuzey Kayseri, Nevşehir, Kırşehir ve Çorum köylerinin birbirine yakın düğün güzelliklerini iki şekilde anlatmaya çalışacağım. Aynı zamanda Yozgat düğün geleneklerinin zeminini oluşturan bu geleneklerimiz onurlu Türk Kültürünün en zengin töreleriyle süslüydü.

Akdağmadeni’nde oğlan everme gelenekleri, aşırı bir töre disiplinine bağlı olduğu gibi, herkesin gözünün önünde harcanması gereken zorunlu bir masraf güzergahından geçmek mecburiyetinde vardı. Her babanın, her ananın en büyük hayali ve duası oğlunun ve kızının gününü görmekti. Gün dediysek düğün günü yani.

Başta Bozok Platosu olmak üzere tüm Orta Anadolu’da oğlunu evermede çok acele edenleri saymazsak,  kabul edilir genel evlenme çağı ve kriteri, oğlanın askerliğini bitirmiş olması yönündedir. Çünkü bu bölgede askerlik yapmayanı adam yerine koymazlar diye kayıtsız bir deyim yaygındır. Ondan sonraki ölçü ise iş-güç saabımı diye sorulur. İş güçte ne. Tarla, tapan, ekim, dikim, hayvan harman vs. Yani hepside sigortasız işler. Eli iş tutuyor, sağlığı sıhhati yerinde askerliğinide yaptıysa baba ve ana onu hemen başgöz etmelidir.

DÜNÜR GİTME İLE DÜĞÜN YAPMA ARASINDAKİ GENEL AŞAMA BAŞLIKLARI ŞÖYLEYDİ;

Yetişik oğlu olanlar tarafından düğünde, nişanda, bağda-bahçede her kız oğlan anaları tarafından dikkatlice izlenilir. Her kız izlendiğini bildiği için duruşuna, oturuşuna, işine gücüne, gülüşünü, gonuşuşuna özen gösterir. Oğlana anası tarafından “İstediğin biri varmı.” diye sorulur. Gız gısmına böyle bişey sorulmaz. Adama mezhebi geniş, buynuzlu derler. Öyle şey olurmu la. Gız gısmına sorulurmu, neriye verirsen orıya mecbur gidecek. 

Bu coğrafyada genç kızlar ve oğlanlar genelde görücü üsulüyle evlendirilir. Akraba, konu komşu referansları ile birbirlerine yakıştırılır. Ör-kök soy-sop yorumları etkendir. Yetişkin kızların en büyük sermayesi ve zenginliği işlengileridir. Etamin, Humayın gibi bezlerin üzerine renkli ipliklerle işledikleri desenler onların yetenek ve kariyerini belirler. Kimi kuş, kimi gül, kimi çiçek, kimi cami, kimi Kur-an yazıları işler, farkını ve başarısını ispatlamaya çalışırdı. Kızlar işlengilerini arada günnediyom diyi dışarı serer ve millete adeta sanatsal bir sergi açardı. O işlengilerini gören herkes Maaşallah der, “Falancanın kızının bi işlengileri var, Allah nazardan esirgesin çocuh nasıl emek vermiş. Tam alınacak gız” diye adı ve bu özelliği imrenilir reklama dönüşürdü.

Yaşadığımız Bozok Platosunda ve Orta Anadolunun tüm illerinde dünürcülükle başlayıp, düğünle biten evlenme geleneklerimizi başlık başlık aktarmaya çalışacağım. Bu geleneklerimiz Çorum, Kırşehir, Kayseri, Yozgat, Çankırı, Kırıkkale, Sivas, Niğde, Nevşehir, Kahramanmaraş, Kuzey Adana ve Konya yörelerinde yaşları 70 ve üstü yaklaşık 130 denek üzerinden sorgulanmıştır. .

Kız olsun, erkek olsun hiçbir genç, babasına veya annesine sevdiği kızı veya oğlanı söyleme şansı pek yoktu. Allah göstermesin etraftan bi duyulsa insanın yüzü yer olurdu. Eğer ki sevgisi ve ilgisi belli olacak şekilde etraftan farkedilir; büyüklerde jest yaparsa evlendirildiklerinde mutlulukların şahikası ortaya çıkardı.

KIZ BEĞENME-DÜNÜR GİTME: Genellikle köy imamı, çevre hatırlıları ve aile büyüklerinden oluşan lafı söz dinlenilir bir heyetle kız evine gidilir. Hepsi de hörmet, izzet ve ikramlanırlar. Gızın hızmatı ve evin genel durumu gelenler tarafından sürekli izlenir.

KIZ İSTEME: Misafirler ağırlanırken, ikram aralarında oğlan babasının işareti ile köy imamı veya gelen heyetin en yaşlısı tarafından kız babasına “Gurbannar olduğum Allahın emri, Peygamberimizin gavliynen gızınızı oğlumuza isdiyoh” denilir. Kız tarafı önce “Allaha gurban oluyum, hoşgeldiniz, sefa geldiniz, helbette gelene ne üçün geldiniz denilmez, Gurbannar olduğum yazdıysa olur, yazmadıysa ne diyeciğik” der ve tüm kız evi kısa bir naz sesliğine bürünür.

Gelen heyet geliş nedenini ve Allah’ın emrini tekrar hatırlatır ve “Örümüz belli, kökümüz belli, ne diyacağseniz deyinde bizde işimize gücümüze bahah.” Derler.

KIZ BABASININ CEVABI: Kız babası ve anası da bildikleri halde usulen oğlanın işini, gücünü sorar. Köy yerinde herkes birbirinin örünü, kökünü bildiğinden o konuya bek girilmez. Eğer dünürcü heyeti başka bi köyden ise durum farklıdır. Sorulur, soruşturulur ve soy-sop araştırmak için süre istenilir. Gız evinin naz evi olduğundan, oğlan tarafının bu kapıya birkaç kez gidip gelmesi adettendir. Eğer hayırlı cevap verilmesi ihtimali yüksekse “Gurbannar olduğum yazdıysa olur, horantıya bi danışah” denilir.

OĞLANIN EVLENMEYE VE EV GEÇİNDİRMEYE YETKİNLİĞİNİN SORGULANMASI: Ör-kök, soy-sop sorgulanmasından önce ilk etapta “Oğlunuz ne iş yapıyo” veya “Ne iş yapmayı düşünüyo” diye sorulur. Genel başlıklarda bir öz geçmiş sorgulanır. Oğlan evi ve refakatinde gelen heyet oğlana kefil oldukları için sürekli damat adayını ve sülalesini över.

SOY-SOP VE KARAKTER SORGULAMA: Kızın babası, annesi ve kardeşleri, ulaşabildikleri  tanıdıklar aracılığı ile “Falanca bizim gıza dünür geliyor, miri-milleti nasıl, iffeti, izzeti, ikramı, örü, kökü bellimi” diye sorarlar. Diyelim ki referanslar iyi. Herkes hayır işine destek veriyor. O zaman oğlan tarafına bir iadeyi ziyaret yapılmalıdır. Evleri, barkları, kişilikleri ve karakterleri yaşadıkları yerde görülmeli ve değerlendirilmelidir. İadeyi ziyaret davetine icabet edileceği yani ev görmeye gelineceği oğlan evine ulaştırılır.

EV GÖRME DAVETİNE GİTME: Oğlan evi, kız tarafından gelecek heyet için yemek hazırlığı yapar. Bodu, culuh, şibi, tavıh vs keserler, ağır sofralar kurarlar ve çok hürmetli karşılarlar. Kız evinden davete babası, annesi, kardeşleri ile emmisi, dayısı ve uygun görülen büyükleri iştirak eder.

HABER SALMA: Kız evi tarafından yapılan inceleme, tahkikat ve sicil sorgulaması olumlu sonuçlanınca, oğlan evine “Buyursunlar gelsinler, adedini yapsınlar” diye hayırlı haber gönderilir.

AD KOYMA-HAYIR İŞİ ZİYARETİ: Oğlan evi kız beğenme ziyaretine geldikleri aynı ekiple, hayır işinin adını koyma ziyaretine tekrar gelir. Heyet başı “Allahın emri, Peygamberimizin gavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz” der. Kız babası “Allah hayırlı uğurlu etsin, Rabbim utandırmasın” der. Ad konulmuştur. Oğlan ve kız artık sözlenmiştir.

AĞIZ DATLANDIRMA-AĞAZ DATLILIĞI ZİYARETİ (SİNİ GOTÜRME): Bu ziyaretin diğer adı da “YUĞSÜK DAHMA” dır. Geline küpe, yüzük, dülbent, çorap, simli kıvrak hediye edilir. Bunlar üzeri allı-pullu bürüklerle örtülü içi meyve dolu, her tarafı süslü siniyle götürülür. Yüzlerine allık, eline kına yakılır. El öptürülür. Hoca dua yapar ve hısımlık, akrabalık temeli atılmış olur.

Başlık, cehiz, düğün, düzgün zamanı, alınacahlar, verilecekler, nişan, okuntu, hâbe, gayıt görme, gardaş yolu, ağricelik, bayramcalıh, gelinin bacısı, anası, gardaşına hedayeler, el öpme ziyareti, gurbannıh, duvah dahısı, yüz gorümceliği, yuğsük dahma, kekil kesme, gıvrak bükme vs. gibi onlarca masraflı ve yorucu geleneklerin ön sözü alınır verilir.

BAŞLIK ve DÜĞÜN ORGANİZASYONLARI PAZARLIKLARI: Oğlan evi heyeti çok geçmeden aynı heyetle tekrar gız evine gelir. Gız evi de tedariklidir. Kız evinde de, oğlan evinde de pazarlık yapma kudretine sahip kadınlı-erkekli büyükler davet edilerek hazır bulundurulur.

İlk önce “Başlık Kesme” pazarlığı yapılır. Oğlan tarafından istenilen eşyalar ve başlık parası belirlenir. Kız babası istediğinde direnirse "Norüyonki hısım, bana bağ başından tarlamı bağışlıyon sanki, verdiğin bir batman et, bi çimken yüz" diye itiraz edilir ve inat dalgalarının bir kısmı kırılır.

Başlık konuşulup, adı konduktan sonra hısımlık-akrabalık tamamen başlamıştır. Oğlan tarafı, imamla birlikte kadınlı erkekli bir ekiple “Yüzük Takma” (Yuğsük Dahma) ya gelir. Yüzük takma esnasında yüksük harici fazla bi takı olmaz. Yüzük takılır, hoca dua eder. Önce nişan günü sözü alınır ve takvim belirlenir. Nişan’da düğün kadar çok zahmetli bir organizasyondur.

KESİM KESME: Ekonomik koşullar, mağduriyetler ve zaruriyetler masaya yatırılır ve iki tarafında birbirlerini yormamaları için heyetler aile büyüklerinden ricalarda bulunurlar. Sıkı pazarlıklar başlar. Üç aşağı, beş yukarı başlık tutarı belirlenir. Nişan ve düğün takılarının miktarı belirlenir. Artık kız ve oğlan Nişanlıdır.

KAYIT GÖRME (GAYİT-GAMET GÖRME): Burda söz sahibi genellikle kadınlardır. Her iki taraftan da usül-erkan bilen lafı sözü dinlenilir kadın heyetleri oluşturulur. Çeyiz olarak alınacaklar, geline ve akrabalarına alınacak hediyeler belirlenir. Örneğin gelinin işlengilik malzemeleri, elbise ve elbiselikleri, akrabalarına alınacak öte-beriler (Gömlek, mintan, iç çamaşırları, çorap, mendil, humayın, pazen, basma, etamin, yumak, tığ, yuğsüklük, allık, kına, bürük, eşarp, dülbent, geline apartuman topuklu ayakkabı, akraba kadınlara laylun ayakkabı, gelinin dedesine, ebesine mes, namaz takkesi, yakasız goynek, peşgır, annesine entarilik kumaşlar vs. vs. hepsi belirlenir. Kadınlar alınacak verilecekleri tespit ettikten sonra erkek heyetine bunları belirledik derler.

Erkek heyeti “Avratlar eksik etektir, bek ahılları ermez” diyerek lüzümsuzları siler, listelerden kırpma yaparlar ve kadınlara “Şunlar tamam” derler.

Oğlan tarafı alacağı hediyeleri, takacağı takıları ve götüreceği öteberiyi gelin kıza danışıp, beğendirerek almak zorundadır. Ayrıca gelinin yanında anası, yengesi, bacısı da olur. Gayıt gormiye gidilirken bu gurubun hepsinede farklı farklı hediyeler ve değişik öteberiler alınacaktır. Çarşıda bu heyet lohantıya götürülecek kebap yedirilecektir. Hatta lüzum üzerine işi olup gelemeyen, orda olmayan yakınlara da değişik hediyeler alınacaktır.

TAKI TAKMA (DAHI DAHMA): Oğlan tarafı kız tarafına ziyaret haberi salar ve “Dahı dahacığık” diyerek  buyur alırlar. Elbetteki oğlan everme cesaretini taşıyan baba ve annenin mutlak bir ön hazırlığı olur. Altını, incisi vardır. Geline genellikle Gremise, yarımlıh, gıdıhlıh (Çeyrek), gerdannıh, yarım metire zencir, kolye vs. varsa takarlar. Nişanlı kız onları görünür şekilde boynuna takar ve düğünde, düzgünde oğlan tarafını gururlandırır.

ARİCELİK (EĞRİCELİK): Hıdırellez günü bereket günüdür ve kutsal sayılır. Bugün yapılan her türlü ikram ve ağırlamanın karşılığı misliyle haneye yansır. Gelin kızı ve ailesini, oğlan tarafı pikniğe götürür. Gelinin yanına ne zaman gidilirse gidilsin kesinlikle cömert hediyelerle gidilmelidir. Ağrice günü oğlan tarafı çok varlıklıysa piknikte davar keserek kızın akrabalarına yemek verir. Durum kötüyse tavuk, kaz, hindi vs. keserek yemek pişirilir, eğlenilir. Geline yine küçük aksesuarlardan oluşan hediyeler verilir. Ağricede oğlan da pikniğe getirilir. Kızdan uzak durmak koşuluyla o da kıyıda köşede tek başına eğlenir.

Özlem dolu bakışmalar, birbirlerini daha detaylı incelemeler işte o gün başlar. Baharın verdiği doğal zenginlik, kız ve oğlandaki karşı cins heyecanı, katı kuralların arasında kısıtlıda olsa birbirlerine yaklaşma meşruiyeti aşırı bir heyecan ve tarifi imkansız mutluluk verir. Gelin damada zuladan, damadın bacıları veya güvendiği yakınları vasıtasıyla mendil, Grempet gutusu, çorap, ayna, tarak, gül vs. hediyeler iletir. Damat zaten itilmiş, kakılmış bir vaziyette topluluktan uzak, tek başına oralarda dönelemektedir. Kız tarafının yüksek bir temkin, nefret ve endişeyle izlediği Gûvaa adayı, kızdan gelen gülü veya çiçeği kızın görebileceği bir uzaklıkta bir taşın, kayanın veya çimin üzerine oturur ve sürekli koklar.

Kız tarafı, Gûvaanin kokladığı gülü kızın verdiği ihtimaline karşın, kızlarının oturuşuna, duruşuna, gülüşüne, konuşuşuna dikkat etmesi hususunda sürekli kızgın ifadelerle bakarlar ve kızlarıyla azarlayarak konuşurlar. Hatta Kız anası veya babası, oğlanın babasına veya anasına “Oğlunuza diyin burdan getsin, malına davarına bahsın, el açıh arar, milleti gınar” diyerek damadı oradan kovdururlar.

Oğlanın babası hemen oğluna, “Laynnn, hastirget burdan, milleti dirliksiz etme eşşolüeşşek, eve var malına davarına bah, kafir” diyerek azarlar ve oğlanı “Ariceden” piknikten kovarlar. Oğlan için bir yıkım kararıdır bu ama binaçar oradan elindeki gülü koklaya koklaya yarı sümsük, yarı dayı edalarla uzaklaşır .

Oğlan elindeki o gülü kuruyup kaybolana kadar saklar. Her gün yüzüne grempet sürer. Mendil döş cebindedir. Elinde hergün çiçekle gezer ve dertli türküler dinler.

NİŞANLI GÖRME: Saraydan kız kaçırmayla eş değer bir çılgınlık operasyonudur. Oğlan kızın kendisine itiraz etmeyeceğini bilir. Onunda kendisini özlediğini, beklediğini hissetmektedir. Kapalı bir toplumda yaşadıkları için ilk defa karşı cinse kendini bu kadar yakın ve kabul görür düşüncesi hakimdir. Kız da oğlanı özlemektedir. Çok uzaktan da olsa sevgi dolu bakışlar bunun kanıtıdır.

“Neye mal olursa olsun aminim, gece veya gündüz nişanlımı goreceğam” der. Kararlı ve azimlidir. Kız tarafı temkinli ve el-alemi laf söz saabı yamamak için uyanıktır.

İti zencirinden guverirler. Bağlı olunca damat kıza askıntı olur endişesi hakimdir. Kızı yalnız bırakmazlar. İt ürdükçe kızın kalbi güm güm atar. Horanta ise önce kızın suratına sert sert bakar, sonra ellerine goca goca diynekleri alıp gıyıyı-gıranı golaçan ederler. Baba yetişgin uşahlarına it ürüncü “Layn gedin bi bahın pijmi geldi, geldiyse dutun buynuzunu gırın aminim” der. Gızın yanında sürekli anası, gardaşları ve bacıları vardır. Eğer Gûvaa nişanlı görme girişiminde bulunursa, kızın babası tarafından “Gıçını gırın” talimatı kesindir. Düğün olana kadar Gûvaa, “Elin pici” konumundadır.  

Milletin diline düşülünce babanın ve gardaşlarının yüzünün yer olacağı bilinmektedir. Babasını, anasını uğrunladıp, iti de sapıttınmıydı, damdan, hayattan, duvardan atlayıp, nişanlısını öpüp gucahlıyana tüm köy halkı hayran kalır, damadın babası ve yahınları gurur duyardı. Helede düğün olunca damadın nişanlı görme serüvenini hanımı doğrulayınca adamın köyde geziş sitili bile değişir, gururdan gazalarak yörürdü. Efsane üstüne efsane anlatır işte;”İti sapıttım, onüne ekmek doğradım, samannığın ardındağ duvarın siyecini yıhıp, hazın damına atladım, peçenin üsdünden ipe daş bağlayıp sufıya gel dedim, babası geldi döşşağ uzandı ben gızı alıp tandır evine götürdüm, gardaşları devriye geziyodu, kulle deliğine sahlandım, falan filan gibi bi gağnı efsane dolu macera uydurulurdu. 

Halbuki o katı kurallar dahilinde kızın ailesi eğer biraz kevekeyse, ufak tefek açıklar değerlendirilir ve kız görülebilirdi. Yoksa katı ailelerin mahallesine bile yaklaşılamazdı. Elbette “Nişanlı Gorme” operasyonları ve girişimleri evlendikten sonra hanımların gurur kaynağı bir hatıra olarak sürekli gündeme getirilir ve etrafına övünç kaynağı oluştururdu. Damat için de öyle. Bilgi, cesaret, çeviklik ve yüksek başarı göstergesiydi.

Hatta şöyle bi gelenekte hakimdi. Nişanlısının evindeki ite sürekli yoldan gelip geçerken ekmek atar, oşuhculuh eder, iti gendine alışdırmıya yeltenirdi ki, nişannılı gormiye getdiğimde it bana ılgamasın diyi. Bu taktik damada yakın ailelerin genel önerisi ve uyarısıydı. Ağer Guvaa, ite ekmek atarken, kuçü kuçü diyi oşuhculuh ederken birine yakalanırsa koyün masgarası olurdu. Birde gızın gardaşları falan bu hareketi duysun damadı düve düve post ederler, bızaladıllardı. 

Gızın babası Gûvaanin nişannılı görme uğraşlarını duyarsa, dünürüne hemen haber salar, “Picinize saab olun, ebedi dayresinde dursun, ağer dölekcane dolaşmazsa anasını eşşağ guvaladırım” der. Bunlar Çoh ağar laflardır. Hısımlığın akrabalağın muhabbetini bozar. Oğlanın anası bu muhabbetlerde oğluna daha yakındır. Uyarıları o yapar. “Aman oğlum gendine mıhatol, iti guvermişler vallahi seni hooddürerek boğdururlar, elin alemin ırzı ortadamı” der ve oğlan gudurdu diyi babasını sıhışdırır, düğünün biran önce yapılması için telaşeye düşürürdü. 

BAYRAMCALIH: Kurban bayramında süreç nişanlılıkla geçiyorsa, oğlan babası gelin adayına kınalı bir koç veya koyun gönderir. Ramazan bayramıysa elbise, ayakkabı dahil yukarıda saydığımız küçük hediyelerden almak zorundadır. Zaten iki kere kurban bayramını üst üste geçirecek kadar nişanlılık süreci uzatılmaz. Eğer uzadıysa oğlan evi ekonomik açıdcan harap demektir. Millet gınar. “Damına Mart garı yağmış, bunnar gayli düğün edemez aminim” derler. 

Yalnız şöyle bir yorum yapmak istiyorum. Ekonomik açıdan, sosyal açıdan dünürler felaket ölçüde bile çöküş yaşasalar dahi, nişan atma, nişandan dönme gibi gayri ahlaki haller oluşmazdı. Şimdi oğlan veya kız işten çıksa bile hemen nişan atılıyor. Eskiden hakim olan zihniyet söz kesilince “bunlar benim arım namısım oldu” yönündeydi.

BİRİNCİ SINIF AKRABA ZİYARETLERİ: Diyelim ki oğlan evinden, emmi, bibi, hala, bacı, gardaş neyise, başka bir şehirden köye geldi. Mutlaka gelini ziyaret etmek, hediye götürmek mecburiyetindedir. Kız evide zaten onların geldiğini duyu duymaz ekmek-aş hazırlatırlar, tavıh-culuh-şibi-bodu keser davet ederler. Bu durum kız tarafı akrabaları içinde geçerlidir. Hemen güzel yemeklerle ziyafetler çekerler. Kız tarafı oğlan evine hediye götürmek zorunda değildir. En fazla bi gutu şeker, bi pakit çay, bi şişe golonyağ alırlar. Ya da evin böyüğüne peşgır, çorap, namaz takkesi ne alır giderler. 

Yav o zamanın insanları birbirlerini ne kadar değerli ve itibarlı görürlerdi. Birbirlerine isimlerini söylerken Kâa, Efendi, Nazlıbağ, ede, bibi, hala, emmi, dayı vs. neyise hep onurlandıran ünvanlarla hitap ederlerdi. Kadınlar birbirine Hatın, nazlıbağ, gelin vs. gibi içi değer dolu sanlarla seslenirdi. Şimdiki gibi birbirine burun kıvırarak, küçümseyerek güvensizce bakmazlardı.   

NİŞAN OHUNTUSU: Neden dünürler düğünden sonra birbirleriyle küs olur bilirmisiniz. Neden düğünü olunca ceza olarak kızı babasının evine uzun süre göndermezlerdi peki. Neden “Sık muhabbet tez ayrılık getirir” derler düşündünüzmü. İşte dünürcülükle başlayan sıkı fıkı hısımlık, akrabalık ilişkileri, samimi muhabbetlerle devam ederken, her ziyaret ve her dini, milli, geleneksel özel günlerin herseferinde alınması zaruri hediyeler olurdu. Üstelik takılar, düğün, nişan organizasyonları, Hâbe Dönderme giderleri, falan, filan derken ekonomik olarak oğlan evinin tabiri caizse beli kırılırdı.

Düğün bitip, dağ gibi borçlar yüzünden fakirlik, fukaralık güzergahı başlayınca oğlan evi şapkasını önüne kor ve çaresizce kara kara düşünmeye başlardı. Gereksiz inatlar yüzünden lüzumsuz harcadığı her kuruş, hısımına düşmanlığını biraz daha körüklerdi. Maalisefki hiçbir kurum, hiçbir kimse ve hiçbir kurul bu toplumsal yaraya çözüme yönelik bir el uzatmadığı gibi sorumsuzca izlediler.

Gururun ve onurun hakim olduğu o dönemlerde herkes kendine güvenmese bile çakma bir özgüvenle her masrafın altına çekinmeden girerdi. Maalisef ki sonuç ise uzun vadeli kırgınlıkların, küskünlüklerin altyapısını oluştururdu.

Helede en acıdığım şey neydi bilirmisiniz. Hısımlık sürecinde yaşatılan ekonomik ağırlıklı geleneksel zorluklara karşı, o çocuk yaşta getirdikleri gelinkızı, babasına-anasına ceza olarak uzun süre ziyaretlerine bile göndermezlerdi ya. O çocuk zaten doğup büyüdüğü evinden ocağından ilk defa el kapısına gidiyor, sudan çıkmış balık gibi şaşkın, çaresiz. Disiplinle uygulanan tüm saygı ve ikram ritüellerine kusursuz uygulamak zorunda oluşu, tarla-tapan, ev-bark, ekmek-aş ve akla hayale gelmeyen tüm ağır hizmetlerin hepsid bu çocuğun sırtında ve üstelik anne-baba, kardeş-bacı, emmi-dayı özlemi, hasret ve kahırla gecesi gündüzü ağlamakla geçerdi. Zayıflar, kupkuru bir kemik torbasına dönerdi. Zaten bizim oraların bir çok türkülerinde “Öte var guru gelin, kemiklerin batıyo” diye sözler olduğunu hepiniz duyarsınız. Babasının evinde zaten kuru olsa dünür gitmezler, getirincede çoğu dedeiğim gibi zor şartlarda işlenen ırgatlıklar, artı ev işleri ve hayvan harman döngüleri ve gereksiz yumuşlarla mahvolurdu o çocuklar. Neyse yav, canım sıkılmaya başladı. Devam edelim yorucu eski düğün-düzgün geleneklerimize.      

NİŞAN DAHMA: Eski düğünlerin hepsinde kesim kesilirken nişan dahılması mecburi olurdu. Dahmazsan dul avrat almış muamelesi görürdünüz. “Madem gözün kesmiyor, niye bu işe galhışıyon” derler adama. Nişan masrafıyla, zahmetiyle düğünün tıpa tıp bir tatbikatı niteliğindeydi. Masrafı hemen hemen aynıydı. Geline kesim keserken ne dahacığıh dediysen o gün alayıcığnıda tamamlıyacağan. Lafında duracağan. Öyle hotunu sağya sola çalma yoh aminim. Mecbur vaad etdiğin gremiseleri, beşibirlikleri alıp, elin-alemin içinde geliniyin boynuna hemen dahacağan. 

Önce, gız evinin talebi olarak “Nişan Okuntusu” için belirlenen sayı ve çeşitlerde okuntu hediyelerinin listesi alınır.  Gelingız, anası, bacıları, bibisi, bibisinin gızları neyi alınır, bir daha Gayit Gormiye çıhılır. İşte gahamına-hısımına ve birincil akrabalara yakınlık derecesine göre köy imamı dahil bodu-culuh, ikincil yakınlara horuz, şibi, tavıh, ehbaplara bir metiro çitinen bir galıp sabın, diğerlerinede leplebi, sormuh şekeri, gınalı gonya şekeri, gabıhlı fısdıh, sarı üzüm vs. gibi karışımlardan oluşan bir avuç kuruyemiş verilirdi. Somun ekmeğe “Çarşı Çöreğa” derlerdi. Bazen ohuntu hediyelerinin arasında çarşı çöreğa de olurdu. Gayit gormiye gidenlerin alayıcığnada pazenden, basmadan asbaplıh gumaş alınır, bide lohantıya götürülürdü.

Çarşıdan alınan okuntuların hepicığde gız evine endirilir, nişandan en az 10 gün önce dağıtılır, Nişan daveti yapılırdı. Alınan öteberilere gız evinden de tahviye yapılır daha çoh gonu gonşu gonüllenirdi. Buyur edilen gaham-hısım, gonu-gonşu, ehbap-yaren de güçleri oranında altın, para, asbap-alat, öte-bete vs. gibi hediyeleriyle gelir, “Gelin başı Çağıttırma”sı yaparlardı. Oğlan evi davul-düdük dutar, haleyler çekilir, ağlenceler yapılırdı.

Gayit görmede alınan asbabından, alatından, dikoltasından, memeliğine (Sütyen), iç çamaşırlarına gadar  alayıcığda milletin huzurunda gelinin başına çığıtdırılırdı. Şimdi bu durumun gülünçlüğü ise tekstil çeşitlerinin, esnaf bolluğunun ve ekonomik gelişimin heybetinden dolayıdır. O zamanlar oğlan everen bir baba mu mesarifler garşısında bızalardı vallahi.

Neyse biz yine sıradan gidelim ve herkesin gözü önünde gerçekleşmek zorunda olan zahmetli ritüelleri kaldığımız yerden anlatmaya devam edelim.

Yine takılarla, hediyelerle süslü bir akşam sinisi hazırlanırdı. “Ahşam Sinisi” nişan gününün arifesi akşamında giderdi. Ogün akşam yaşlı böyükler, yaşlı kadınlar ve tüm gençler en önde birisinin taşıdığı ve içinde meyve, kuruyemiş, ev halkına atlet, kilot, mendil, uçgur, çorap, palasga vs. gibi ortalıhda gösterilince ileride küslük, kırgınlık olması durumunda milletçe görülmesi onur kırar diye hediyelerle dolu bir “Sini” giderdi. Akrabaların birisinin elinde fener ya da lüks lambasının ışığıyla kız evine doğru güle oynaya varılır. Kız tarafına varıldığında yaşlı kadınlar, erkekler ve gençler her biri ayrı odalara alınır. Hepside ekmekli aşlı, çaylı gayfeli ağırlanırlar. Hatta kızın babası izin verirse Oğlan da o gün Sini mahanasına eve gadar gelir ve nişannısına uzahdan da olsa bakabilirdi.

Erkeklerin olduğu odada hoca açış duasını yapar, hepbirlikte amin denilir. Sonra eğlenme ve sohbet başlar. Kadınlar Nişan esnasında toplanan takıları ve hediyeleri tespit amacıyla tekrar geline takar, genç kızlar içeride halay çekerler, türküler söylerler. Erkeklerde kendi aralarında bir odada türküler dinler sohbet ederler.

Hani şimdi çılgın gösteriler, ilginç ortamlar, ömür boyu hatırlanıp akıllardan çıkmayacak deliliklerle süslü flört dönemleri var ya, Orta Anadolu köy evlilikleri ritüellerinin aşk dolu en unutulmaz ve en heyecanlı kısmı kesinlikle Nişanlı Gorme” maceralarıydı. Yav ben bu ruh halini, tarifsiz güzellikleri ben size nasıl anlatayım. Mesela bir örnek; Kız nişanlandığı oğlana güvendiği bir yakını aracılığıyla mendil işler, gül gönderir. Oğlan görücü usulüyle bile evlense, katı kurallar ve yasaklar dahilinde ilk defa karşı cinsten aldığı bu güzel ve özel hediyelerin sahibine anında aşık olur. Düğün günü uzadıkça bu sevda karasevdaya dönüşür. İşte bu yüzden nikahta keramet vardır derler. Tabiiki bu Rıfat ÇAKIR görüşüdür. Siz ne düşünürsünüz bilemem.

Bu dürtü ve sabırsızlıkla gece gündüz düğün günü heycanını yaşayan genç, kesin kabul göreceği varsayımıyla her türlü engeli aşıp, nişanlısını görmeyi arzular.  Kızın babası, gardaşları, anası ve bacıları bu konuda aşırı derecede temkinli, katı ve zalimdir. Böyle bir girişimin sonucu kesinlikle şiddet ve dayaktır. Bırakın anasını, babasını, gardaşlarını, bacılarını, kızın emmileri, dayıları bile yakalasın damadın hotunu söker, eyağlerini gırarlar. O neşaal bi lafımış. Nişannılı gorme de ne demağmiş. Gavur tohumu düğününü düzgününü beklesin, ondan soona helalını ersin, alsın goynuna.. derlerdi.

İşte hangi engel, hengi tehlike ve her ne olursa olsun, Gûvanin beynini kemiren bu dürtüler doğrultusunda ona it ürmeleri, ılgamaları, baba, ana, gardaş bacı korumaları ve gaham-hısım bariyerlerinin tamamı vız gelirdi. Bu badireleri aşıpda nişanlısını görebilene, Kremlin Sarayından harp stratejisi haritalarını çalıp getirmiş kadar itibar yüklerlerdi. “Ula ne yaman delağanlı, ne gozü bek adam” derlerdi.

Neyse konu yine dağılıyor. Anlatmak istediğim her ritüelin binlerce zahmeti, heyecanı,mutluluğu ve çilesi vardı. Tetikleyici unsur ise aşktı, sevgiydi. Biz Sini Günü yapılan etkinlikleri anlatmaya devam edelim.

Nişan sinisi günü kız evinde gençler doğaçlama geliştirdikleri anlık senaryolarıyla türlü türlü orta oyunları oynar, yöresel halaylar çekerler. Gûvaden bahşiş almak için kız evinden çeyiz için alınan ayna, süpürge, namazla vb. falan gibi eşyalar aşırırlar. Nişandan sonra kız tarafı, oğlan tarafından hediye getirenlere tespih, takke, atlet, peşgır, çorap vs. gibi getirdikleri hediyenin değerine göre karşılık bazı hediyeler gönderirler. Ayrıca kız evi nişandan sonra helkelerle boyalı aromalı şerbetler yapar, yanında üzüm, leblebi, lokum ve türlü çerezlerle birlikte karşı bir sini hazırlar ve oğlan evine gönderir, oğlan evi de tüm millete ikram ederdi.

Bundan sonra oğlan evi ve birincil yakınları sık sık gelin kızı görmeye giderler. Tüm gidişleride hediyeli olur ve birbirlerini sürekli buyur ederler. Oruç ayında iftarlık ve çerez, bayramlardan önce bayramcalık, aricede aricelik, koyun,tavuk, bodu, culuh ve değişik yemeklerle gelin kız ve çevresine sürekli ziyafetler çekilir.

Düğün gününün belirlenmesine ise “Kesim Kesme” denir. Nişanda yapılan törelerin tekrarı düğün içinde ikilenir. Davul-zurna tutulur. Düğüne davet edileceklerin listeleri hazırlanır. Ohuntu dağıtılır. Okuntu dağıtan düğünün ve kekil kesme gününün tarihini ayrı ayrı söyler. “Darısı Yavrılarınıza” der ve hediyesini çığıttırır.

Düğün alışverişi yapılır. Buna “Esas Gayit Gorme” denir. Kız evine ve oğlan evine yemeklik malzemelerin hepsini oğlan evi alır. Her iki tarafta düğün yemeklerini kendi komşularına yaptırır. “El içine çıhacığıh yavrım, aman elinize, yüzünüze, izzetinize, ikramınıza, garşılamanıza, uğurlamanıza hatırlı hörmetli olun, betinize benzinize huyunuza huşunuz dikkat edin aşgarınıız kimsiye eşgitmeyin” denilir ve her törenin her ikramın en dikkatli, en izzetli ve en lezzetli yapılmasına titizlikle itina gösterilir.

Akdağmadeni ve çevre köylerinde eskiden düğünler genellikle Perşembe günü öğlen namazından sonra başlar, Pazar günü yatsı  ezanından önce biterdi. Düğünden önce oğlan evi camide mevlüt okutur, lokum, şeker, şerbet ve çarşı ekmağ dağıtırdı.

Düğün günü sadece düğün evinin değil, tüm köyün bereket, şenlik ve mutluluk günüydü. Gelin evide, damat evide neşe yuvasına dönüşür, bu güzellik herkese yansırdı. Eğer gelin başka bir köydense herkes o gün at arabalarını, moturlarını goşar, milleti tüm yükler, davullar, zurnalar ve eylenceler içinde karşı köye gelin almaya gidilirdi. Büyüğünden küçüğüne herkes o köyde Asalet ve saygıyla karşılanır, en küçüğünden en büyüğüne herkes ama herkes unutulmadan sofraya oturtulurdu. O zamanlar köylerin geneli çatısız toprak damdı. Dam üstüne çul serilir, üstüne çapıt minderler konulur, tahta şimşir gaşşıhlar, yuha ekmekler ve pahır sinilerden her dama yeteri kadar sufralar kurulurdu.

Düğün yemeklerinin menüsü ve sofraya geliş sırası genellikle şöyleydi. Önce şehriye çorba, ardından etli bulgur pilavı, yoğurtlu mantı, pahlavu, sini ve içi pirinçli şekerli sütlü gibi tatlılar gelirdi. Herkes doyana gadar yerdi. Aç kalmak, aç kaldım demek günahtı. Öyle şeymi olur. Hatta şehriye çorbasının içine tavıh daşlığı, ciğeri doğrarlar, onu kaşığında bulan kişi hazine bulmuş kadar kendini özel hissederdi.

Gelin evinin önünde davul-zurna çalınıp, avratlar, gızlar haley çekerken, oğlan ve kız tarafının böyükleri de düğün odasında oturur, cehiz listesini ve bedellerini yazıp teslimatını gerçekleştirilerdi.   

“Cehiz Yazma” çok önemliydi. Cehiz yazmaya her iki taraf da yakınlarını çağırır, eli kalem tutan köy böyükleri belirlenir ve eşyaların bedelleri tahmini olarak karşılarına yazılırdı. Cehiz bedelleri her zaman çok abartılı yazılırdı. En başa Kur-an-ı Kerim yazılır ve bedeli olmadığından değeri konmazdı. Burda ki amaç ona paha biçilemez mesajıydı. İkinci sırayı yatak, yorgan, gap, gacah, helke, sitil, guşşene, zehen, ırbıh, el ilağni, peşgır, yastık ve işlengiler yazılırken en sonuna ayna ve süpürge yazılırdı. Çeyizin en önemli eşyalarından biri sandık, biri Gomüdün, biride Garulleydi. Gomüdün iki ayak üzerinde duvara yaslı duran camlı bir süs büfesiydi. Garuulle ise bildiğimiz karyola.

Bu cehizlerin bir kısmı daha gelin çıkmadan motura yüklenir ve evine gönderilir, bir kısmı ise düğün alayıyla beraber gelirdi. Yeni eşyaların eve dizilmesi öyle bir güzellik ve öyle bir saygıyla imrenilerek döşenirdi ki, ordan çıkmayı bile istemezdiniz. Duvara çakılan taptaze halı, tertemiz ve apacer raflara özenle dizilen gap-gacak. İşlengili yastıklar, allı güllü yepyeni yorganlar, batman batman tertemiz yünlerle dolu döşşekler, gıcır gıcır sandık. Yav bişirikleri çitilgi ve saman örtülü gırma tavanlı, depesi loğlu toprak dam, çamur sıvalı, biyaz kireçli, toprak zeminli, gubürü tozmasın diye sulanarak süpürülen o toprak ev varya, vallahi İngiltere Kraliyet Sarayından daha imrenilir, daha temiz ve daha görkemli olurdu. Çünkü içi pahalı aksesuarlarla değil, dua ile, huzur ile döşenirdi.

Ha unutmadan söyleyim, birde köyün kadınları “Cehiz Gorme” ye giderlerdi. Hem düğünden önce kız evinde, hemde kekil kesme gününde Gûva evinde çeyiz serilir bakılırdı. Düğünden önce gelin kız ve ailesi tüm cehizini serer, gelen tüm hanımlara cehizlerini gösterirdi. Gelin çıkmadcan önce cehiz gidince kız evi adeta boşalır, tam takır, cıp cıbır galırdı. Helede kızın işlengileri tam bir marifet karnesi, başarı skalasıydı. Taaki kız 11 yaşına erdi diyelim o günden itibaren işlengi emekleri başlardı. "Kız beşşikde Cehiz sandıhda" derler ve köye gelen çerçiler, bohçacılar hiçbir zaman boş çevrilmezdi.

Akdağmadeni’nde eli iğne tutmaya başlayan her genç kız ve annesi, kasnağa gerili etamin, humayın gibi kumaşlar üzerine allı güllü ipliklerle kişlengiler işler, bürük oyası örere, yastık, minder, kırlent diker, gaz lambası şişesine bile şekilli örgülü kılıf yapar, dikiş diker, yama yapar, dantel örer ve kendilerini dahada geliştirmeye yönelik beceri ve maharet gerektirecek tüm işlerde örnek alınan köy hanımlarından uygulamalı eğitimler alınırdı.

O zamanlar her evde özel sayılan tüm eşyalar güzel süsler, emek verilmiş örgüler ve ve kenarları oyalı kumaşlarla örtülür, korunurdu. Iradıyo, lamba şişesi, su desdisi, gadeler, çaydanlık gibi özel ve sosyetik eşyalar mutlaka dantelli örtülerle örttülürdü. Halıları yere sermeye kimse kıyamazdı. O yıllarda tüm halıların adı “Duvar Halısı”ydı ve çivilerle duvara çakılır ya da iple goşmalardan asılarak rengarenk bir oda süslenirdi. Yere serilirse serilse ancak kilim serilir, ya da bom boş toprak olarak dururdu. O toprak zeminler tozmasın diye önce yerler sulanarak süpürülürdü.

Neyse biz yine cehiz serme işlerini anlatmaya devam edelim. Çehiz yazıldıktan sonra bir kısmı at arabasına veya moturun vagınatına yüklenilir ve kız evinden refakatçilerle beraaber oğlan evine getirilir. Tabiiki bu acer ve özel eşyalarla yeni kurulacak yuva için samimi yürek duaları eşliğinde “Cehiz Serme” geleneği yapılırdı. Diğer bir kısmı da düğün aşamasında alınır, sandığına oturanlar, aynayı taşıyanlar ya da süpürgeyi kapanlar bahşiş alırlardı.

Hâa bazen unutuyoruz, düğün aşamalarında, gelin çıkma günü öncesinde kız evi ve oğlan evi birbirlerine baskına gelirlerdi. Baskınlar esnasında böyük adamlar, Osmanlı hanımlar vakur duruşları ve imrenilir böyüklükleriyle hatırın hörmetin alasını görürler, Devlet Başkanı gibi ağırlanıp uğurlanırlardı. Diğer gelenler  davul düdük eşliğinde oyunlar oynar, halaylar çeker ve kendilerine o köyde Maaşallah dedirtmek için ellerinden geleni yaparflardı.

Yav gelin çıhartma günü, davul-zurna öyle bi baş bağlama havası çalardı ki. Defalarca aradım, bir çok zurna havası araştırdım, neyidi o gelin ağlatan dedikleri hava inanın ne tarif edebiliyorum, nede o havayı veya o havaya yakın bir ezgiyi tarif edip bulamıyorum inanırmısınız. O havayı bi dinleseniz yüreğiniz ezilir gelir, içiniz burum burum burkulurdu. O hava çalınınca babası, anası, bacıları, gardaşları, emmisi, bibisi, nenesi, emesi, gonu-gonşu, gelen-giden, davulcu-zurnacı, düğün kâyası, zobusu herkes ama herkes tüm ağlaşırdı. Bazı diyeşetçi gadınlarda baş bağlama havasına deyişler uydurunca milleti temelli ağlaşdırırdı.

Düşünsenize, yokluk ve sefalet içerinde büyüttüğü kuzusunu, meleğini daha çocuk yaşta evinden uçuruyor. El kapısında dayakmı yiyecek, çilemi çekecek, yeni ortama alışabilecekmi, uyum sağlayabilecekmi, kızına eziyetmi edecekler, yorucu ırgatlık, ahır samanlık, ev barfk, envayi çeşit tüm yorucu işleri bu çocuğamı yükleyecekler ana babanın diyemediği fakat içini sürekli kemiren tereddütlerdi. Kız evden çıktığı anda tüm himaye, yönlendirme, yönetme ve sorumluluk karşının sevk ve idaresine geçiyordu. Kızları gelin gittikten sonra babasının annesinin gözünün önünde bile dövseler, onların müdahele etme hakları yoktu.

Düğünün baştan sona her gününde, yani Perşembe’den Pazar’a kadar evlerin genel işlerinin bitmesi hesaplanarak kuşluk vakti sıralarında davul-zurna eşliğinde yetişik kızı olan evler teker teker dolaşılarak yenge toplanılır, düğün evine getirilirdi. Bu köyün genç kızları için çok büyük bir onurdu. Davul-zurna geliyor, kapının önünde çalıyor, heyet seni bekliyor ve seni alıp düğün evine getiriyorlar. Genç kızlar bu durumu öncedcen bildikleri için en güzel asbaplarını giyer, saçlarını tarar, oyalı eşarplarını takar, kollarına çantalrı, ayaklarında Apartuman topuklu ayakkabıları, yüzlerine çok belirgin allık, varsa dudaklarına boya, kibar bir şive ve dil kırarak konuşma üslubuyla düğün evine gelirdi. Başta yetişik oğlu olan kadınların dikkatli izlemlerindeki göz radarlarının kapsamında olacağının kesinlikle bilincindeydi. 

Düğünün son günü heyecan ve eylenceninde zirvesidir. Çoluk, çocuk, kadın kız, erkek-uşak ayrı ayrı gruplarla gelin evindedir. Guva gelin kızın evine görülür ve avlunun uygun bir bölümünde gelinle beraber yan yan birer isgembiye oturtulur. Renkli kıvrak, simli iplikler ve türlü örtülerle gelinin yüzü tamamen kapalıdır. Birbirleriyhle hiç konuşmazlar. Utangaçlıklarından zaten konuşamazlar. Sürekli herkesin gözü ikisininde üzerindedir. Herkes o avluda halaylar çeker, oyunlar oynar, gelinle damatta oynatılır.

Gelinkız yakın arkadaşları ve köyün bilge kadınları tarafından baştan sona yeni giysilerle giydirilmiştir. Damatta öyle. Kız evindeki oyunlar ve adetler bitince gelinin gardaşına dua ile bacısının kuşağı bağlatılır. Kuşağın rengi kırmızı olur. Gelin motura, at arabasına veya taksiye her neise binmeden öne duvağını kaldırır, yüzünde şeffaf örtüleri olduğu halde ellerini dudağıa, başına getirip götürerek ve sağa-sola, arkaya-öne dönüp tekrarlayarak tüm köyün elini öptüğüne dair işaretle vedalaşır.

Düğün alayıda o köyün iletişimde olduğu halkı ile vedalaşır, herfkes geldikleri arabalara, moturlara binerek yarış halinde kendi köyhlerine doğru ayrılırlar.

Gelin oğlan evine gelmeden ya sağdıç evine ya da düğün kâyasının avlusuna iner, erkeklerin refaketinde ordan bi ata bindirilir ve köyü bir tur attırıldıktan sonra kendi evine getirlir. Evinin avlusuna giri girmez biri dama çıhar ve başında atıyormuş gibi önüne bir çanak kırar. Yani gelinin başından yere atar. Çanağın içinde bozuk paralar ve çerezler vardır. Çocuklar o paraları ve çerezleri kapışarak toplar. Bir müddet ama uzunca bir müddet gelin-damat avluda  bir iskembi üzerinde yanyana oturtulur.

Takılar takılır, son halaylar çekilir, gelin eve alınır ve Ihdıyarlar Odası (Byük Adamlar Odası ve Delağanlılar Odası (Gençler Odası diye iki mekan tahsis edilir. Buralarda yemekler yenilir, durumlar değerlendirilir Delağanlılar Odasında oyunlar eylenceler yapılır ve bu ortamlar yatsı ezanına kadar sürer.

Ha birde gelin eve alınırken kızın baba evindeyken evleri, ahırları yandıysa veya herhangi bir felaket yaşandıysa oğlan evine geldiğinde eşiğe közlü kor ateş dökülür ve ayakkabısıyla üstüne bastırılarak gelin eve alınırdı. Kapıdan içeri girerken tepe pervaza da büyük bir çivi çaktırılır ki bu evde mıh gibi sağlam dursun diye.

Guvaa yi “Delağanlılar Odası”na alırlar çimdiriler, gelin kızın getirdiği bohçasından alınan yeni iç çamaşırları giydirilir. Traş edilir, yüzlerine Grempet sürülür, golonyağ dökülür ve daha önce de belirttiğim gibi “Guva Dıhma” geleneklerinin hepsi teker teker uygulanır.

Yemekler yendi, oyunlar oynandı, kişisel bakımı yapıldı. Gün akşam oldu. Ogünki geleneksel oyunlardan birtanesi de hiçbir şey bilmeyen bir çocuk çağrılır, eline küçük bir miktar para verilir ve Gûva evine gönderilir. O çocuk Gûvanin annesine, babsına, bacılarına veya yakınlarına diyecektir ki “Gûva yhularını vercağmissiniz, g^vayi getirecekler” diyecektir. Bu dcamadı eşşek yerine koyma anlamı taşır. Hemen evdcen bi gatıran (Siyah Yağ) bulunur ve çocuk yakalanarak yüzü katranlanır. Ağlatarak gönderilir. Çocuk ağlarken Delağanlılar odasındaki herkes çocuğun haline güler. 

Gûva dıhma geleneklerinde yöresel tgekerlemeleri, geleneksel duaları bilen bir büyüğün refakatinde arkadaşları damat ile kol kola girerek gecenin karanlığını delen yüksek bağrışmlara, dualar ve amin sesleriyhle gerfdek evine gelinir.

Kapının önünde büyük bir sinsin ateşi yakılmıştır. Kimi üzerinden atlar, kimi etrafında dolanır. Hoca çağırılır. Herkes saf tutar. Dujalar edilir ve duanın tam bitme aşamasında tüm arfkadaşları damata dayak atmaya başlar. Damatın en yakın arkadaşları ona koruma kalkanı olujşturmuştur ve damat kaçarak gerdek evine girer. Herfkes “Allah hayırlıeylesin, bir yastıkta kocasınlar” diyerek evlerine dağılır .düğün bitmiştir artık.

Guvâa gerdek evine girince yine orda gelinle başbaşa kalamaz. Annesi, babası kardeşleri, akrabaları ordadır. Çünkü nikah için Hoca gelecektir. Hoca çağrılır ve dini nikah kıyılır. Dualar edilir, annenin babanın akrabaların eli öpülür ve kapı artık kapatılır. Nikahdan sonra herkes evi boşaltır ve kapının önünde ateş bir süre daha yakılır.

Gerdekten önce damat gelinin duvağnı açar, yüz görümlüğünü verir ve iki rekat namaz kıldıktan sonra kız evinden sandıkta gelen bodu, culuh, pilav, pahlavu her neyise tam ortasından yani göbeğinden yerdi. Gerdek odasının kapısında kız evinden gelen bir iki kadın bekler, damat sabah onlara çarşafın içerisine bahşiş verirdi. Çarşafı toplamaya gelen kadın bahşişi alır, gelinin beline kardeşinin bağladığı kırmızı kuşağı kız evine gönderirdi. Ertesi kuşluk zamanı akraba kadınlar toplanır, tef çalar, türkü söyler, kıvrak kesme, kekil kesme ve duvak açma adeti yapardı.

Aradan 5-10 gün geçince gelinle guvâ kız evine el öpmeye gelir, kız babası pahalı bir eşya, tarla, bağ veya inek gibi el öpme hediyesi verirdi.

El öpmeden sonra gelinin gaynanası gelinini gahamına-hısımnına götürür, “Gelin Gösterme gezmesi” dediğimiz bu gelenek çerçevesinde herkes hediye verir, çantasına birşeyler koyardı.

Dedim ya bu gelenekler Oğuz boylarının geçmiş olduğu tüm güzergahlarda aynı ya da çok benzerdi. Akdağmadeni’nin tüm köylerinde farklı güzergahlarından değişik coğrafyalardan ve ayrı kültürlerden bir çok insan vardı. Balkanlardan, Kafkaslardan, serfhat bölgelerinden, mübadillerden, yakın zaman kadar gayrimüslimlerden bir çok insan aynı yerdeydi.

Düğün geleneklerinin bir formatıda Sazlıdere, Hüyüklüalanı, İbrahimağaçiftliği, Sekikaşı, Abdurrahmanlı, Dayılı, Eynelli, Gökdere, Dolak, Karahisartatlısı, Güllük, Hayran, Karaalikaçağı, Demirşeyh, Ağaçlı-Pınarbaşı, Gümüşdibek, Veziralanı, Yazılıtaş, Kızıldağ, Kirsinkavağı, Yedişehri, Gündüzler, Hacıfakılı, Halhacı, Melikli, Örenkale, Özer, Paşabey, Dokuz, Karapir, Kartal, Muşalikalesi, Okçulu, Sarıgüney-Çevirme, Karadikmen, Ardıçalanı, Sıtma-Dereyurt, Çaypınar, Davutlu, Kayabaşı, Kırlar, Kızılcaova, Konacı, Ortaköy, Pazarcık, Sağıroğlu, Şahnaderesi-Turgutlu, Taspınar ve Yünalanı köylerinde bir değişik haliyle şu formatlarda da uygulanırdı.

Fazla bir fark olmamasına rağmen Akdağmadeni köylerinin bazılarında düğün ritüelleri ve geleneksel sembolleşmiş dua ve niyazları aynı olmakla birlikte Olucak, Akbaş, Akçakışla, Akçakoyunlu, Alicik, Altılı, Evci, Karacaören, Boyalık, Bozhüyük, Karaçokrak, Arpalık, Kayakışla, Kılıçlı, Arslanlı, Aşağıçulhalı, Bahçecik, Başçatak, Çerçialanı, Davulbaz, Boğazköy, Tekkegüney, Uzakçay, Üçkaraağaç, Yeniyapan, Yukarıçulhalı, Bulgurlu, Çağlayan köylerindeki köy düğünlerini şöyle örnekleyim.

Beğenilme istenilme, dünürlük ve dünürcülük heyetleri aşamalarını geçiyorum. Örneğin aynı ilçenin köyleri olmasına rağmen Çampınar, Körük, Kuşlukaçağı, Çardak’da ve Tarhana’da farklı farklı ufak ayrıntılar vardı. Aslında aynı gibi görünsede sirayet ettiği alanlar olabiliyordu. Çünkü bu hayır işleri doğaçlama gelişen ve köy büyüklerinin insiyatifleriyle şekillenen bir durum olduğundan gelenksel motifleri değişik olabiliyordu.

Örneğin Akdağmadeni’nin, Sarıkaya’nın, Kadışehri’nin, Saraykent’in yine bütünüyle geleneklerimizle süslü düğünlerini hatırlayarak bu geleneklerin başka bir halini de anlatayım.

Dünürlüğe gelen oğlan tarafından biri "Eee biz burıya niye geldik?" diye sorar. Kızın babasıda "O neşaal laf, Allah Allah hoş geldiniz safa geldiniz, misafire niye geldin diyemi soracığık kolesi olduğum” der. Oğlan evinden gelen en böyük misafir ise "Allah'ın emri, Peygamberin gavli üzerine kızınıza dunür geldik” der. Kız evi ilk istemede gönülleri bile olsa olur demez ve bir naz sessizliğine çekilirler. 

Misafir başı, “Ne diyonuz, noreciğik, bizi avara etmeyin, duracah vahıt değal, hayır işi bek uzatmıya gelmez” der. Kız babası veya anası, “Ahlımızda böyle bişey yoğdu, bizi bek evdirmeyin bi danışığa sorah” derler. Kızın bacıları, varsa yengesi vasıtasıyla kızın fikri sorulur. Ağer gönlü varsa "Babam-Anam, bilir" yoksa, "40 sene evde galsam o şikirsize gine varmam, Allah yazdıysa bozsun" der.

Tabii ki horantayla beraber emminin dayının da fikirleri sorulur. “Gelin bahıyım noreciğik filanca gızı istiyo” derler. Ağer bu hayır işe aracılık edenler, sonundada bir sıhıntı, bir mıhıntı çıkarsa "Anam içinde yohuh, dışında yohuh, biz norek, gendi elinizinen etdiniz boynuzunan çekecağniz" diyebilirler.

Oğlan tarafı kız evinin naz evi olduğunu bildiği için tabiiki ha bire dünürcülüğe ısrarla gelecekler. Birkaç kez gelip gitdikten sonra kız evi, "Allah bahtlarını ikilesin üçlesin" haberini gönderir. Kız evi iadeyi ziyarete “ Ev Bağenme” adı altında gelir. Burasını unutmuştuk. Çok ikramlı, izzetli bir ziyarettir bu.

Türlü tefirli sofralar kurulur. Sonra oğlan evi geri kız evine gider. Giderken de içinde çörek, bişmiş tavıh, çerez dolu bi Yol Hâbesi hazırlanır. Kız evinin gönlü tam olarak varsa hâbe açılır, ortalığa serilir birlikte yenilir. Vermiye gönülleri yoksa hâbeye dokunulmadan geri verilir.

Hayır iş tamam olupta kız tarafının gönlü edilince başlık kesme, oğlan-kız adı konma, ve “Beklik” takma sırasıyla uygulanır. Oğlan tarafı, kız tarafına ziyaret gününi söyler, birkaç akrabasıyla kıza yûsük, gıremse, asbap-alat, bürük, kupe, çerez, çay şeker alır gelirler. Kız evine gelince "Allah'ın emri, Peygamberin gavli, İmam-ı Azam'ın içtihadı, cemli cümlenin şahitliğini söyler, kızın babasına, gûvanin adını da söyleyip, hısımın adını söyledikten sonra sizden akrabalık matlup ediyoh der.

Kızın babası da "Allah yazdıysa ne diyeciğik" der. Artık “Dünür Düşme” işi bitmiştir. Sonra oğlan tarafı “Hısım ne alıp verecağmizi bilek, bu hayır işinin adını goyah da irahat edek” der ve başlık işi pazarlığı başlar.

Kız tarafı çok nazlıysa kapıyı bek yüksekten açar, oğlan tarafı "Etme gurban olduğum bizim canımızda ne var” deyince "Ne diyonuz, bizim kızımız kiminkinden aşşağı, elin geçtiği köprüden siz de geçecağniz, marim bu yola çıhdınız acik yorulacağnız" deyip, ytakın zamanların kuralını tayin eden başlıh paralarından örnekler verir.

Sıkı pazarlıklarla adı konulan başlık parasının devamında gaç batman yün, ne kadar süt hakkı, gardaş yolu, düğün nişan ekmağ, cehiz ve altın gibi kıyasıya pazarlıklar teker teker belirlenirdi. Aslında biraz da kurallar acımasız olduğundan hısımlıkların sonu genelde küslükle sonuçlanır, çocuklar ise çok mağduriyetler yaşardı.

Bu geneklerimiz çok duygusal olsa da içinde bulunduğumuz şartlar dahilinde maalisef biraz yorucu ve yıpratıcıydı. İş bittikten sonra Hoca dua eder, böyükler dua sonunda "Allah her iki tarafa da hayırleylesin, Allah utandırmasın, düşman dediği olmasın" der, kız tarafına "Adı adedi neyise yapsınlar gayli" haberi salınırdı.

Getirilen kazak, bürük, etek, çorap kıza giydirilir adı konulur ve Beklik bekitilir gelinirdi. Sonra sinilerle çerez ve farklı hediyeler bir daha gönderilir. Kız tarafından şerbetler sunulur, çerezler yenir, tef eşliğinde türküler söylenip, oyunlar oynanırdı. Kız tarafı bu eylenceler sonunda oğlan tarafına don-goynek, çorap, mintan vs.den oluşan hediyelerini birkaç kadının eşliğinde ”Dürü” adında gönderirdi.

Gelin kız oğlan tarafınından gelenlere kısık sesle konuşur, aşırı itaatle hürmet eder gelinlik etmeye başlardı. Sesi çıkmadığından çoğu anlatacaklarını işmar ve işaretle ifade ederdi. Bu gelinlik etme durumu düğün olup aradan yıllar geçince kaynana ve kayınbabanın müsaadesiyle biter bu duruma “Gelinlik Bozma” denir ve hediye verilirdi.

Ekin biçme mevsimi geldiğinde gelin kıza ekincelik, bayramdan önce bayramcalık ve hıdırellez'den önce hıdırellez hediyesi gönderilir, hıdırellez hediyesinde kuzudan, çebişten, kazdan bir et hayvanı ve yemeklik bulunur. Hıdırellez günü oğlan tarafı da gelir, yemekler birlikte yenirdi.

Akdağmadeni’nde nişanlı görmek bek zordu. Kızın babası ve gardaşları bi duysun dinime imanıma keslerdi. Oğlan uyanık olurda hediyeyle vs. kızın gönlünü eder, iti ürmesin, gapmasın diyi bağlattırır, ekmek ne atarak ürdürmeden işini yoluna gor, bazı geceler kimse görmeden nişanlı görmeye gidebilirse amenna. Hediyesiz tabikide gidilmez. Ağer bi yahalasınlar vallahi bızaladıllar adamı. Gûva ne dinlemezlerdi.

Gelin kıza "Yavrım bir adın iki oldu, gözüyün önüne bah" denilir. Gaynanzının don lastiğinden tut, gayınbabasının uçguruna gadar, düğün etmek için ektiği ekinlerde koştuğu oküzlerin zelve bağına, boyunduruğuna gadar, çuvalların ağazbağlarından, gayınlarının, görümcelerinin çoraplarına kadar hepsinide elinden geldiğince düşündüğünü ispat etmek için, niyetini ifade eden kendi çapında  hediyeler hazırlar.

Gız tarafı düğüne yahın bir zamanda masrafları gerekçe göstererek başlığın bir miktar daha artırılmasını ister, oğlan tarafıda “Çoğa goyom almıyor,, aza goyom dolmuyor Norek Çıhışdıramıyoh” derlerdi. Neyse iş düğün günü belirlenmesi için "Günsalık isteme" ya da “Kesim Kesme “ dediğimiz zamana gelir dayanır ya; işte “Hâbe Dönderme” dediğimiz o bel gıran gelenek de o ara gelir çatar.

Kız tarafı gahamına hısımına dağıtacağı, galıp sabınından çitine, basmasından pazenine, bodu, culuh, şibi, tavıh, ferik, çörek, çerez her neyise tüm taleplerini hazırlayın diyi miktarını oğlan evine bildirir.

Oğlan tarafı gendi gahamından hısımından buluşdurduğunu tedarik eder, bulamadığını bazardan alır, “Azımızı çoğa sayın” diyerek gız evine teslim eder. Orda da birçok homurdanmalar neler olur tabii ki.

Kız tarafı düğünden önce akrabalık derecesi ve variyetine göre hâbesini dağıtır. Hâbede adı ohunan ona göre hedayesini alır. Günsalıkta oğlan tarafından geleceklere ekmağni aşını hazırlamah için bir veya 2 tane “Gına Davarı” istenilir. Yanında yemeklik malzemeleriyle birlikte tabiiki. Buna “Gap İçi Gararlaşdırma” denir. “Gardaş Yolu” da bu ara belirlenir. Baharsın gardaşı dabanca ister. Asbap ister, at ister veya para ister. Gız tarafı acımasız olursa daha neler ister bilirmisiniz. “Emmi Yolu”, “Baba Yolu”, “Öbür Gardaş Yolu” falan filan..

Kesim kesildikten sonra kız tarafından “İzinname” istenilir. İzinname alındıhdan soona Gelin nikah gıydırmıya ve “Gayit Gördürmüye” götürülür. Tabii ki, bu durumda Gayınbabanın anası bellenilir.

Düğünde çifte davul çifte murat diye bilinir. Gelin ne derse yaptırır. Düğün mevlüdünde birde gırıh leblebi ve gara üzüm verilir. Düğünde oğlan evini temsil edecek bir “Duğün Kâyası” ve “Sağdıç” ataması yapılır. Bu unvan, göreve seçilenler için büyük onurdur. Ortaya üç şeker konur, şekerin ikisini alan sağdıç, birini alan da düğün kahyası seçilir. Düğün Kâyası şekeri başka birine uzatır, buda demek oluyor ki “Seni Zobu” tayin ediyorum. Düğün boyunca benim yardımcımsın anlamına gelir. Düğün organizasyonunun artık 3 görevlisi vardır. Düğün Kâyası, Zobu ve Sağdıç..

Düğünden önce oğlan tarafında akrabaları “Duğün Ekmağ” gız evinde de “Gına Ekmağ” ederler. Bu her iki ekmek etme organizasyonu da çok neşeli olur. Kadınlar türkü söyler, bezilerin ve ortaya yığılan ekmeklerin gıranında halaylar çekilir. Gûvaa berekli olsun demiye gelir. Ekmek eviren kadın Evraağaçı galdırır ve bahşiş ister. Güveye yağlı bazlama edilir. Güvâ bazlamayı yedikten sonra gelen ilağençeye bahşiş kor. Bu bahşişle tukenden püsgut, lohum, leplebi, sormuh şekeri, çerez falan alınır ve kadınlar kendi aralarında hep beraber yerler.

Akşama kadar maniler, türküler söylenir.

Ekmek ettim terledim

Altın dahdım parladım

Yar geliyor denincik

Koçu kurban bağladım

“Gına Ekmağende” de benzer gelenekler sergilenir. Bolluk-bereket olsun diye gelin gız tandır evine çağrılıp oynatılırdı. Hele birde “Bayrah Galdırma” geleneği varki ben size ne deyim. Köy hocası dua eder. Oğlan evine U biçiminde çatalıyla uzun bir bayrak direği dikilir. Biri kırmızı biride yeşil iki uca bayrak asılır. Birinin ucuna elma, diğerine soğan takılır.  Bayraktaki Elma damatı, soğan ise sağdıcı temsil eder.

Dua bitince bayrak direğinin üzerindeki elmayı köyün gençleri taşlayarak düşürmeye uğraşır. Elmayı düşüren gûvaye, soğanı düşüren Sağdıça götürür ve bahşişlerini alırlar. Alınan bahşişle çocuklar çerez alır beraberce yerler. Oğlan evinde birde bayraktar yemeği verilirdi.

Düğünün ikinci günü bir kına davarı süslenir, boyanır, sağına-soluna ayna takılır, kız evine kına yakmaya gidilirdi. Kınadan önce kız tarafının gençlerine verilmek üzere iyi koşabilen, şahbaz, kaçınca kurtulabilen, eziyete dayanıklı, tecrübeli birisiyle “Tilki Hâbesi” salınırdı. Bu hâbede şeker, çörek, çerez, pişmiş tavuk bulunurdu. Hâbeyi götürenin adı “Tilki”ydi. Tilki kaçıp kurtulamaz, yakalnırsa çok eziyet edilirdi. Islatılır, eli-ayağı bağlanır, ağzına soğan verilir, kafasına boya çalınır, kağnı mazısına bağnlanıp yokuş aşşağ yuvallanır, traş edilir, bıyığ kesilir, falan filan.

Oğlan tarafının davetlileri kendi durumlarına göre, düğün evine para, toklu, çebiş, bodu, şibi, culuh falan getirirdi. Başka köylerden gelen okuntucular ise geldiklerini dabanca sıharak duyururdu. Dabanca atmasa bile, geleceklerinden haberdar oldukları için yiğitbaşının ve davulcuların karşılamada kusura yol açmamaları için dikkatli ve gözleri tetikte durması zorunluydu. Tüm koyün umuru onların üsdündeydi. Okuntucuları karşılayan davulcu ve zurnacı ise onları karşılayınca bahşiş alırdı. Okuntucular düğün odasına gelirken delikanlılar onları Ağırlama Halayı çekerek karşılardı. Eğer gelen okuntucular, davulla ve ağırlama halayıyla karşılanmazsa, büyük bir kusur olarak görülür, hemen kendi aralarında bir mahkeme kurarlar ve “Yiğitbaşı”nı borçlandırırlardı.

Oğlan evi variyetliyse bazen düğünlerde ödüllü güreşler tertip edilirdi. Birinciye tosun, ikinciye koç, üçüncüye çebiş verebilecek duruma sahip insanlar vardı. Hatta düğünü şenlendirmek için aşıklar bile getirilir muamma çözdürülüp, deyişler söyletilirdi. Cirit bile oynatılırdı.

Tahsinin, minibüsün, moturun olmadığı dönemlerde gelin almaya gidilirken ya kağnı, ya at arabası olur, kağnının ya da at arabasının köplerine ağaç cereklerden dikme dikilir, üstü yünden yük perdeleriyle kapatılır gergeç veya çerge yapılırdı. Avratlar da cergelerin içinde kız evine götürülürdü. Diğer taraftan da erkekler yaya ya da atınan, eşşağnen veya diğer kağnılarınan giderdi. Ama her seferinde kim nerden nasıl giderse gitsin, düğün evine sürekli halaylar çekilerek, türküler söylenerek gidilirdi.

Diyelim ki, düğün evine giderken örneğin yol üstündeki köylerin birinden geçiyorsun. O köylülere gelişte düğün alayına katılmalarına mecbur oldukları söylenilirdi. Hatta ihtiyaç halinde yardımlarını esirgememeleri öğütlenirdi. Onlarda hayır işlerine katkıda bulunmak için kendi aralarında temin ettikleri hediye dolu hâbeler hazırlayıp ikram ederlerdi.

Oğlan tarafının  bayraktarları elinde bayrakla gider, kız tarafının bayraktarı ve delikanlıları ile köyün dışında birbirlerini karşılarlardı. Kız tarafının bayrağı kapalı olur, erkek tarafından gelen çerez, tavuk, çörek hâbesi oğlan babasının vereceği bahşişle selametlenir, ondan sonra kız tarafı bayrağını açardı.

Yolun bir tarafında oğlan tarafının bayraktarı önde, kız tarafının delikanlıları da aynı şekilde yolun öbür tarafından yürürler. Kız tarafının bayraktarı oğlan tarafına sorar; "Yolunuz hayır olsun, nirden gelip ni yannı gidersiniz?". Oğlan tarafının bayraktarı cevaplar "Huzurlardan, hazırlardan geliyoh, Hızırlar'a doğru gidiyoh. Huzurlarda gabil gördük. Hazırlar da sizsiniz de, Hızırlar ne sizsiniz ne de bizik". Kız evinin bayraktarı sormaya devam eder.

“Size üç sualimiz var, birini bağışlıyom, ikisini soruyum, "Bayraktarsın bayraktarlığına diyeceğim yok. 29 harfin hangisinin noktası var hangisinin yok. Bunu bilirsen bil, bilemezsen bayrak çekmeye hakkın yok". Oğlan tarafı bir cevap verir. İkinci soru sorulur.  "Söyleyin bahıyım, bizim köyün okulunun gaç dene toplusu var?". Oğlan tarafıda "Ustasını getirin cevabını versin" der. Buna benzer sorular ve özellikle de dini sorular sorularak köyün içine gelinir. Ama her soru ustaca, her cevap kıvrak zekayla verilmelidir. Tabiiki ortak akıl hüküm sürer, fiskos cevaplarla yardımlaşılır. Çünkü bir gurubun umuru, onuru taşındığı için zeka, güç, saygı ve töredeki yetkinlik ispatı amaçlanır.

Örneğin; “Sekiz tavuğun 3ünün gıçı gırıh. Gaç dene ayahları var” veya “Başı goğde değal, ağağı yerde değal, yüzü kıblede değal, İki rekat namazı kim gılar?”  Soru çok şaşırtıcı. Bilemezlerse durum kötü. Tabiiki koca köyden bir bilen çıkar. “Başı göğde olmadan Ayağı yerde olmadan iki rekat namazı Hutbeden sonra caminin hocası gılar.” Cevap doğrudur.

Mesela benzer soru ve cevaplardan örnek vereyim.


- Sana derim sana bayraktar Deniz ortası çim etrafi him anası belli ya babasız doğan kim?

- Deniz ortası him etrafı çim anası Meryem babası Cebrail anası belli ama, babasız gelen İsa.

- Bugünün adı ahrap yarınki günün adı mehrap Yer altındaki yeşil imam kim?

- Bugünün adı ahrap yarınki mehrap

Yer altındaki yeşil kubbenin imamı Hazreti Muhammed Mustafa.

Hey helledi helledi

Minare başını salladı

Minarenin başındaki

Kara karıncayı kim nalladı?

Hey helledi helledi Minare başını salladı

Minarenin başındaki kara karıncayı Cebrail nalladı.


Bismillahi Kur'an tatlı Sana derim sana bayraktar Cebrail Aleyhi Selam kaç kanatlı?

Bismillahi Kur'an tatlı Sana derim sana bayraktar. Cebrail Aleyhi Selam 365 kanatlı.

Tabiiki her sorunun sonunda, her ritüelin akabinde başlarında bir söz ustasının yönlendirmesiyle sürekli ilahiler ve dini yatkınlıkta şenlendirici tekerlemeler söylenir ve ardından hep bir ağızdan yüksek sesle yine salavatlar getirilirdi.

Allah Allah İllahlah

Salavat Sallalo Muhammet

Diye Muhammed Mustafa'ya selavat getirilir. Sonra avazlı ve ilahi formatında;

İki Cihan Selveri

Çağırırım dosya dosya

der, arkadaki tüm kalabalık hep bir ağızdan en yüksek sesleriyle

Amiinnnnn… diye bağırınca tüm köy zingirder ve şenlenirdi. 

Kız tarafına gelindiğinde kız evi erkek tarafına yemek ikram eder. Yemek yenildikten sonra da o köyde ahbabı olanlar ahbapları tarafından evlere, ahbabı olmayanlar ise düğün odasına misafir edilir. Tabii ki, eylenceler düğün odasında tüm hızıyla devam etmektedir.

Hele birde “İt Atma” şakaları yapılırdı ki, ben size ne deyim. Bazı uzak köylere gelin almaya gidilince yatılı kalınır ve ertesi gün gelin alınır gelinirdi. Yatılı köy düğünlerinde yatma zamanı herkes kendi odasına dağılır. Odaların peçesinden “İt atma” şakaları yapılacağı bilindiğinden herkes tetikdedir. Peceden it atan o esnada yakalanırsa, iti atanın vücuduna it bağlanır, geçgeriye oturtulur ve bu şekilde köyde sokak sokak gezdirilirdi. Diyelim ki iti peçeden atanı yakalayamadınız. Bu sefer adınız “İt yedi” kalırdı.

Kadınlar tarafında da gelin kızın kınası yakılır. Kekili kesilir. Başını öğerler. Başı öğülürken diyeşetçi kadınlar diyeşet (Deyiş) söyler ve gelin kızın yakınlarını ağlatır. Mesela burda söylenilen mani ve diyeşetlerden birkaç örnek.

Elimi sohdum asdara

Barmağmı kesti destere

Mevla şirinlik gösdere

Gız anam kınan kutlu olsun Gişiyin ağzı tatlı olsun

Gurdular düğün aşını Oğörler kızın başını Çağrın gızın gardaşını

Gız anam gınan gutlu olsun

Gişiyin ağzı datlı olsun.

Biner atın eyisine,

Çıhar yolun gıyısına

Çağrın ağa dayısına

Ayrılık anam ayrılıh Ayrılık yarim ayrılıh


Saç ağarısı saçtan yüce

Görelim ayrılık nice

Sen duracaksın bu gece

Ayrılık anam ayrılık Ayrılık yarim ayrılık

Atımın guyruğu seçek

Sineme vurdular pıçah

Ayrılık günlerin gerçek

Ayrılık anam ayrılık

Ayrılık eşim ayrılık

Usta kadınların türküleriyle Baş öğme geleneği bitince baş çağıran kadın çıkar, kıza gelen hediyeleri yüksek sesle teker teker göstere göstere sıralar. Buna "Baş Çığırtma” veya “Saçı Okuma" denirdi.

İşte örneğin "Emmisinden guşşene, bibisinden ilağançe, emesinden zehen, fişmancadan teşt, fişmancadan kirpikli, fişmancadan peşgır falan gibi.

Oğlan evinden gelen kızlar ise, o gece kız evinde kalır, kına gecesinin sabahına kadar tef çalıp türkü söyler, halay çeker eğlenirlerdi.

Ihtiyarlar odasında durum farklıdır. Böyük adamlar orda oturur. Köyün hocası, gızın ve oğlanın emmileri, dayıları, oğlan tarafından gelen hatır hörmet saabı böyükler ile bu köyün böyükleri oturur yeni evlenen gençlerin geleceğini konuşurlar. Örneğin Cehizlerini yazar kayıt altına alırlar. Şahitlere imzalatırlar. Köy muhtarına onaylattırılır ve gızın babasına teslim ederler. Cehiz Yazma deyince değinmeden geçemeyeceğim…

Cehizde uçkur, zelve bağı ve ağaz bağı bulunur. Bunlar cehiz yazanlara hediye olarak verilir. Cehiz at arabasına veya kağnıya yüklenince kızın gardaşı sandığın üstüne oturur, Düğün Kâyasından bahşiş ister alır ve kalkar. Bahşisi alınca çeyizi teslim eder. Bu postada gidecek çeyizin içinde kız tarafından işlenilmiş yüz yastığı vardır ve bohçanın içindedir. Bu yastık cehiz kağnısından atlılarca kapılır ve kaçırılır. Yastık Gûvaye getirlir, Yüz Yasdığını getiren atlı Gûvaden bahşişini alır, gûva yastığı bağrına basar ve gelinin odasına koyar.

Düğünün her aşaması neşeli, her aşaması oyunlu ve her bölümü renklidir. Aklında oyunlar olan herkes doğaçlama olarak ortaya çıkar, bir ekip oluşturur, oyununu icra eder ve düğüne neşe katardı. Yüksük oyunları, bilmeceler, katrana yatırma, elbisesini ters giydirme, ıslatma, ayakkabısını ters giydirme vs. cezalarla sonuçlanan evvayi çeşit muhabbet oyunları düğünün her aşamasında sergilenirdi. Zaten köyde düğün olacak denilince kim olursanız olun, ister çocuk, ister adam, ister kadın, ister el, ister düşman ne olursanız olun her insanın içine bir heyecan düşerdi. Çünkü köye bir muhabbet, bir neşe, bir sosyal canlılık gelecektir. Tabiiki bu neşeli güzellikten herkes faydalandığı için hasetlik, fesatlık olmaz, her köye bereket ve huzur yağardı.

  Düğünün son günü bilirsiniz ki “Baş Bağlama” günüdür. Gelinlik ise genelde üç etek veya entere şalvar dediğimiz giysidir. Ekin sapından örülü taç sepetten gelinin başına bir duvak yapılır ve  konur. Üzerine al poşudan süslü bezlerle bezenerek süslenir. Bu bezlerin üzerine gelinin altınları takılır. Duvağın üzerine kırmızı pullu bir kıvrak örtülür. Gelinin kol ve bacaklarına ise beyaz pullu bağ dikilir. Sadece Akdağmadeni’ninde değil tüm Bozok Yaylasında Mor kadife her zaman aranan renktir.

Nişanlı kızlar kayın babadan illede mor kadife dedikleri için uyanık esnaflar aynı kalitede olmasına rağmen daha pahalı satarlardı. Bilirsiniz ki köy yerinde nakit para herkeste bulunmazdı. Ne yapıp edip elin içinde gelin kızın istediği alınacak. Onu alabilmek için koyununu, ineğini, tarlasını, bağını, bahçesini satanlar olurdu.  "Tarla Sattıran" denilen bu mor kadifeyi her gelin giyemezdi. Çenesinin altına “Ana Yamşağı” denen yemeni bağlanır. Ellerine pembe renkte yünden nakışlı ellik giydirilirdi. Apartıman topuhlusu ayakkabı giydirilir. Ellerinden ellikleri düşmesin diye renkli iplerle bağlanırdı. Duvah ve taç çıkarıldığında başının ön tarafı sarı pullu, alnının ortasına da cam tura takılırdı. Kırmızı renkli ay-yıldızlı fesi başına poşuyla bağlanır, sırtındaki İpek püskül beline kadar inerdi.

Gûva ise fitilli gara gadifeden bir şalvar, içine bağır işliği, sırtına lacivert saho, altına yakasız mintan giyer, ayağna da mıhlı kundura takardı.

Gelinin başına Duvah, konulmadan önce, üç defa duvah başının çevresinde dolaştırılırdı. Duvah konulunca gelinin gardaşı  çağrılır, gardaşı da gelince kırmızı kuşağı, üç defa dolaştırıp gelinin beline dua ile bağlardı. Gelinin başı bağlanırkende kınada olduğu gibi yine diyeşetler söylenir, ağıtlar yakılırdı. Gelinin babası "Gızım, bundan sonra baban da anan da gittiğin kapı, biz ancak senin ölümünde bulunuruh" diye son nasihatini yapıp, "Allah utandırmasın" dedikten sonra ordaki tüm millet amin diye bağırırdı.

Gelin kız tek tek anasının babasının ve akrabalarının eline varır öper, sonra ata bindirilir, ata bini binmez ellerini çevreye birkaç kere uzatır, sonra başına ve dudağına götürür, ayrılış selamıyla kalanları selamlardı. Yani “Böyük, guccük alayıcığınızında elini öpüyom, Allahaısmarladıh, alayıcığnızda gurban olduğuma emanet olun” mesajı verilirdi.

Yiğitbaşının çektiği atla, gelin oğlan evine doğru yol alırdı. Diyelim ki giderken önüne bir davar sürüsü çıktı. Hemen çoban gelinin önüne bir koç çıkarır. Gelin koçu kaldırabilirse koç gelinin olacaktır, eğer kaldıramazsa çoban yüklü bahşiş alacaktır. Tabiiki gelin genellikle koçu kaldırmazdı.

Gelin köye gelince önce köyün mezarlığı ve camisi gezdirlirdi. Sonra oğlan evine götürülmeden önce Sağdıç evine indirilirdi. Caminin etrafından geçerken davul susturulurdu. Sağdıçın evinde geline yağlı yumurta pişirilip yedirilirdi. Oğlan evine götürülmeden öncede gelini saklarlar, damattan bahşiş alırlardı.

İkindi ezeninden sonra gelin, sağdıç evinden oğlan evine getirilir. Oğlan evine inince ayağına kurban kesilir, gelinin ve damatın alınlarına parmakla nokta halinde kan sürülürdü. Tabiiki Kayınbabadan bir hediye alınmadan gelin attan indirilmezdi. Kapının önünde kayınbabayla kaynana kesinlikle oynatılırdı. Geline Kapıya yirmilik bir mıh çaktırılır, yağ sürdürülürdü. Evinde mıh gibi sağlam, hanesi, sufrası da yağlı, yüzlü, ballı, gaymahlı bereketli olsun niyeti amaçtı.

Damın üstüne çıhan kadınlar gelin eve girerken içinde çerez ve on kuruş, beş kuruş, 25 kuruş gibi bozuk paralardan da olan çerez dolu çanağı gelinin başının yanından ayağının dibine kırarlardı. Alllaaaahh. Çocukların kapış kupuş ettiği en neşeli ortam o ortamdı. Ordan bulunan bir 25 kuruş Milli Piyangonun verdiği yılbaşı ikramiyesine denkti.

Bu adetlerden sonra davulcuda artık son havasını çalar ve kaynananın önüne gelir, tokmağını davula hızlı hızlı vurarak "Allah hayırleylesin Gaynana" der ve kaynanadan “Zırzop Bahşişi” alırdı.

Bu arada Gûvaa de arkadaşları tarafından “delağanlılar Odası”nda çimdirilir, kız tarafından gelen çamaşırları teslim edilirdi. Çimdirildikten sonra kız evinden gelen iç çamaşırları giydirilip, traş edilirdi. Bu işler tamamlandıktan sonra köyün Hocasına haber gönderilir, hazırız denirdi. Sağdıcın oğluyla gûvaa yüzleri kıbleye dönük oturtulur, gûvanin sahosunu hoca eline alarak selavatlardı. Cenab-ı Allahın Resulü Hz. Muhammet (SA) izniyle önce sağ koluna sonra da sol kolu giydirilir, gelinin ve gûvaanin kısmetinin bol olması için dua ettirirdi.  Dini nikah kıyılırken, nikah esnasında çevreye dikkat edilir, kimsenin elinin bağlı olmasına izin verilmezdi. Çünkü hayır getirmez denilirdi.

Tüm kalabalık yatsı namazını camide kılar, sonra Hoca, Gûvaa ve birkaç arkadaşı önde, diğer arkadaşları arkada olmak üzere ilahiler ve dualar ile yüksek sesle topluca aminlerle gerdek odasının kapısına dayanılırdı. Gerdek odanın kapısında tenekeyle su olurdu. Ordada hoca dualar, arkadaşları Gûvaa gerdeğe girmeden yumruklamak için kıprdamalar başlardı. Dua bitip gûvaa su dolu tenekeyi depiğnen devirince kaçarak gerdek evine girmeye çalışır, yetişen arkadaşları tekme, şamar, yumruk gûvaye girişirlerdi. Tabiiki sağdıç ve samimi arkadaşları onu korumaya çalışırlardı.

Gelin ve gûvaa gerdekte iki rek'at namaz kılar, kız evinden gelen bodulu, culuhlu bulgur pilavını, pahlavuyu, siniyi, yastık çerezini yerlerdi. Tabiiki hepsi yenilmez, sağdıca da bırakılırdı. Gerdek gapısının önünde dolaşan yakınları yüksek sesle bu çerezlerden, yağlı sandıh çerezlerinden umduklarını belirten maniler söylerler, gelin ve gûvaaye duyururlardı.

"Bahcelerde yeşil yemiş

Dallarını yere ağmiş

Güva namazı kılarken

Gelin pahlavuyu yemiş"

Gerdekte gelin güve olunduktan sonra, gûvaa bir el tüfek atar, kız evine mesaj gönderirdi. Herkes bir dada “Allah hayırleylesin, bir yasdıhda gocasınlar” diye iyi dileklerini belirtirdi.

Gerdek sabahı çarşafın içine para konurdu. Yaşlı bir hanım gelir çarşafı toplar, bahşişini alırdı. Geline gardaşının bağladığı kırmızı kuşak, tekrar kız evine gönderilirdi. Ertesi gün akrabalar ve komşu kadınlar toplanır, duvak kekili kesmeye gelirdi. Gelinin bir parça kekili kesilir, elinede ayna ve buğday verilirdi. Sonra gelin oynatılır, oynarken buğdayı yere saçar, kadınlarda geline bahşiş verirdi.

Bu günden itibaren gelin artık her gün en erkenden kalkacak, kayınbabanın abdest suyunu verecek, eğer kayınbaba izin verirse akşam yatarken kayınbabayı soyunduracak, evin erkek çocuklarına “Efendiağa” veya “Paşa”, kızlarına da “Nazlı Bâa” ya da “Hatın” hitabıyla seslenecektir.

Düğünün onuncu veya yirminci günü gelin ve gûvaa kız evine “Ayah Dönmesi”ne giderdi. Kızın babası koyun, geçi, inek, dana, tarla, bağ, bahçe gibi dönemin büyük hediyelerinden vermek zorundaydı. Kızın anası “Ayah dönmeniz hayırlı olsun” diyenlere, “Allah yavrılarınıza da nasip etsin, gız dediğin el aşı, bişer yerini bulur, Allah bahtından güldürsün, bir yastıkta kocatsın, çıktığı yere geri döndermesin” derdi.

Ne güzeldi geleneklerimiz. Ne özeldi insanlarımız. Tanrı misafiri der, tanımadığımız kişileri ağırlar ve onurize ederek uğurlardık. Komşumuzun yoksulluğu bizim ızdırabımızdı. Mahallemizin kızına kimse yan gözle bakamaz, güçsüzüne kimse zulmedemezdi.  Çok değil siyah beyaz televizyonların faaliyette olduğu 70’li yılların toplumsal gelenekleriydi bunlar. Şimdi ise renkli televizyonlar, 10’larca kanallar, sayısız elektronik iletişim aletleri bireyleri yalnızlaştırdı ve bencilleştirdi. Artık aynı apartmanda oturup ta sabah asansörde karşılaşanlar birbirlerine günaydın demiyor, cenazesini yalnız kaldırmak zorunda kalanlar, düğünlerini kimsenin haberi olmadan nikah dairelerinde yalnız yapanlar, yükünü kendi taşıyanlar, sokakata yalnız yürüyenler alışılmış durumlar olarak karşımıza çıkıyor.

Peki Orta Asyadan beri beraber ve topluluk halinde yaşadığımız, akrabalık ve komşuluk ilişkileri kuvvetli, yardımsever, komşusu açken tok yatmayan Türk Milletine ne oldu dersiniz. Avrupalılaştık mı?, yoksa Amerikan filmleri seyrede seyrede Amerikalılaştık mı?. Yoksa sanayileşmiş toplumların ortak kaderine mi alet olduk. Ben çok iyi hatırlıyorum, sosyal güvenceden yoksun, hasta ve hiç geliri olmayan 10’larca yoksul insan tarlasındaki üründen, beslediği hayvanlarından başka hiçbir geliri olmayan fakir bir köy içinde eritilir, mağduriyetleri giderilir, kalıcı ve onurlu yardımlar yapılırdı. Örneğin 10 çinik buğday , 1 çanak çökelek (12 kğ) verdiklerinde mağdur kişi kışı çıkarıyor, baharla birlikte rızkını temin etme gayretine düşüyordu. Şimdi bakıyorum çoğu yardımlar günübirlik kalmakla birlikte bazı şahısları daha da asalaklaştırıyor ve üretmeden geçinme yolları aramasına neden oluyor.

Yer altı ve yerüstü kaynakları bol ve verimli ülkemizde insanlar bu duruma düşmemeliydi. Komşuluk ve akrabalık ilişkileri dahilinde günübirlik mağduriyetler önlenmeli, devletimiz ise vatandaşlarına daha iyi sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, istihdam, iaşe ve ibade hizmetleri için gayretli olmalıydı. Ben inanıyorum ki, devletimiz ve yüce Türk Milleti şu an içinde olduğumuz ekonomik ve sosyal sıkıntılardan uzaklaşacak, herkesin barış, huzur, mutluluk ve refah içinde yaşayacağı aydınlık günlere ulaşacaktır. Ayrıca şu da bilinmelidir ki; akrabasını seven komşusunu da sever, komşusunu seven hemşehrisini sever, hemşehrisini seven ülkesini, milletini sever. Milletini seven de vatanı için canını esirgemeden verir. 

Yav her gelenek ikramlarla, dost muhabbetleriyle süslüydü. Evde, arazide herkes birbirinin misafiriydi. Tarlalar, bosdanlar, evler, odalar hep gönül gönüleydi. Eskiden içilen bir çayın insana verdiği huzur ile şimdiki ikram edilen onlarca çeşidin verdiği keyif maalisef hiçte aynı değil. 

İnsanlar birbirini nasıl büyütürdü. Falanca köyden fişmanca ağa, fişmanca köyden falanca Kâa geliyor denilince evlerde, odalarda ayrı bir izzet, ayrı bir hörmet ritüelleri uygulanırdı. Helede Umutlu’dan bir kişi başka bir köye gidince daha bir başka karşılanır, Babu’da bize gösterilen hörmetin kat kat karşılığını verelim diye ayrı bir özen, ayrı bir saygı gösterilirdi.

UMUTLU TARİHİ

Bugüne kadar Babu ve çevresinin lokal bir tarihi ortaya çıkarılmamış. Yöreye ait destanlar, türküler, ağıtlar nokta atışı araştırılıp derlenmediğinden bu bölgenin genel tarihi Akdağmadeni tarihiyle ortak değerlendiriliyor. Tabiiki Babu’ya, Karaçokrak’a, Karahisar Tatlısı’na, Olucak’a Balkanlardan, Kafkaslardan, Güneyden, Kuzeyden tüm serhat bölgelerinden ve savaş hudutlarından mağdur boylar, fertler, aileler geldiği için tüm Babulular şu oymaktan gelmiş diyebileceğimiz bir üniter yapı yok.

Kürtler, Türkler, Çerkezler, Mübadiller ve asimile olmuş değişik kökendeki ailelerden teşkil kozmopolit bir yapı var. Tabiiki kız alıp verme, evlilikler, kurulan akrabalık ve kan bağları ile herkes Türk kültüründe birleşmiş ve Umutlu Destanını beraber yazmışlar. Türkülerinden ağıtlarına, folklöründen geleneksel yapılarına, etnoğrafik aksesuarlarından otantik dekorlarına hepside Umutlu adında birleşmiş ve mükemmel bir misafirperlik kültürü yaratmışlar.

Bu köyün yetiştirdiği seçkin değerlerden Av. Satılmış Şahin’e sadece hukukçu, halkbilimci veya tarihçi demek yetmez. Bu güzel insan tam bir Vakanuvist, donanımlı bir kültür insanı. Ayrıca bir jeoloji ve jeofizik uzmanı kadar detay bilgiye sahip bilge, donanımlı yetkin bir insan. Umutlu ve çevresine ait tarihi, coğrafik, etnoğrafik, demografik, jeopolitik ve folklorik ayrıntıları, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, iklimi, bitki örtüsünü, endemik türleri, topoğrafik bilgileri ve bölgeye özgü bir çok detay ayrıntıyı kendine has bir yöntem ve akademik versiyona en yakın formatlarda çok analitik yorumlayabiliyor.

Daşdelenin Hamdinin Refik Daşdelen’’e, Guleyin Ömer Şanlı’ya ve Salimin Ibrahim Olçay’a da hayran kalmamak elde değil. Bu bölgede hüküm sürmüş uygarlıkları, bıraktıkları izleri ve unutulmaya yüz tutmuş geleneksel güzelliklerimizi çok mantıklı anlatıyorlar, bu güzellikleri kayda alma konularında da çok analitik önerilerde bulunuyorlar. Emin olun onları dinlediğinizde, açıkladıkları bilgilerin tamamı aklınıza yatıyor ve branşlarında ahkam kesen, ifade güçlüğü çeken bir çok vasıfsız doçentin, profösörün, tarihçilerin ve jeologların bu güzel insanların ellerine su bile dökemeyeceğini anlıyorsunuz.

Geçmişe yönelik araştırma merakı, içindeki memleket sevdası ve bölgeye hakim bilgilerini hayranlıkla dinlediğimiz Refik Taşdelen, bizim için tüm işlerini güçlerini bıraktı ve arazideki tarihi güzergahları teker teker anlattı. Köyümüz ve köylümüz için düşünülen hangi güzellik olursa olsun yanınızdayım, sizin için ne yapabilirim diyerek gönülden fedakarlıklarıyla bu belgesele en büyük katkıyı sağladı.

Anlaşılan Kale Tepesi diye bilinen yerin tarihi muhtemelen 2500-3000 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Burada lahiti andıran iki tane derince oyulmuş ve yontulmuş taşlar mevcut. Mezar amaçlı hazırlandığı tahmin edilen bu taşların biri tek kişilik, diğeri çift kişilik olarak hazırlanmış gibi.

Maalisef buralarda Anadolu’nun her tarafını köstebek gibi kazan tarih düşmanı, boş beyinli kurnaz definecilerin gazabına uğramış. Bu salaklar nerde bir eski eser görse içinde altın var sanıp tahrip ediyor. Kale Tepesinin tam karşısında Zilaat denilen bir tepe var. Bu tepede gözetleme kuleleri mevcut. Muhtemelen Roma İmparatorluğuna ait olan ama kesin olarak hangi medeniyet olduğu tam olarak saptanamayan adı meçhul antik çağ uygarlıkları dönemlerinde bu iki stratejik tepe arasında karşıdan karşıya haberleşme sağlandığı tahmin ediliyor.

Köyün alt taraflarında bulunan eski mezar yerlerinde de sık sık iskelet kalıntılarına rastlanılıyor. İzlere bakılırsa buralarda büyük ve kanlı bir savaş yapılmış gibi. Çünkü nereyi kazsanız bir mezara denk geliniyor.

Tabiiki uçuk beyinli asalak definecilerin hışmına uğrayan bu mekanlarda Türkiye’yi kurtaracak kadar hazine saklı düşüncesiyle yağmalanıp tahrip edilmiş. Aynı mekanlarda Palan Kaya Dedikleri bir yer daha var. Yöre halkı taşlardaki ve duvar kalıntılarındaki resim, figür ve mimari şekillere bakarak Çolak Papaz adı verdikleri bu ören yerinde birisinin her tarafı açılmış, diğer 2’si sağlam toplam 3 adet mağara tespit etmişler. Köyden epey uzak ama Böyük Pınarın başındaki Arek denilen yer ve Öz’deki Kuş Tepesindeki kalıntılar arasında da gözetleme kuleleri kurulmuş hissi veren yapılar mevcut.

Yazılı ve görsel tanıtımı yapılan kültür eserlerinde tarih mutlaka olmalıdır. Bizde bu kitapta bölgenin tarihi geçmişinden bahsedeceğiz elbette. Ama bir bakıyorsunuz tarihe bir dalınca,  anlatılmak istenen konu uzadıkça uzuyor ve haliyle okuyanı sıkıyor. Ben bu sefer size en asgari ve en gerekli olan tarihi süreçleri aktarmaya çalışacağım. Yani bu bölgeye yerleşen Oğuz Boylarımızı, yola çıkış ve buralara geliş güzergahlarını detaylıca anlatırken, bize ait olmayan başka medeniyetlerin kültürlerini de biraz pratik geçeceğim. Bu konuda inşallah anlaşmışızdır.

BAŞTA UMUTLU OLMAK ÜZERE KADİM AKDAĞMADENİ VE ÇEVRE KÖYLERİNİN GENEL TARİHİNE GELİNCE;

Bir zamanlar lise düzeyi tarih dersi kitaplarında okurduk. Anadolu tarihine ışık tutan üç eski yerleşim merkezi var. Bunlar Çanakkale Truva, Yozgat Alişar ve Çorum Alacahöyük diye bahsedilirdi. Şu ana kadar bölgemizde tespit edilen en eski tarihi derinlik Alişar Höyüğündeki izlere bakıldığında 5000 sene öncesine kadar uzanıyor.

Sadece Akdağmadeni değil, şu anki Yozgat il sınırlarının tamamı Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hitit Uygarlığının içerisinde olup, ait olduğu Çorum’a 80, Yozgat’a 40 km. uzaklıktaki, 1986 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan Hattuşa, bu İmparatorluğunun başkentiydi.

Hattuşa önceleri ilk sahipleri olan Hattiler tarafından “Hattuş” olarak biliniyor, Hitit egemenliğine geçtikten sonra “Hattuşa” adını alıyor. Tarihçi değerlerimizden Av.Satılmış Şahin’in dediğine göre M.Ö. 1700’lerde Kuşşara şehrinin kralı ve ilk Hitit Kralı Anitta tarafından alınan Hattuşa, yine Anitta tarafından yıkılıyor. I. Hattuşili tarafından tekrar kurulan şehir 400 yıldan uzun bir süre hüküm sürecek olan bu uygarlığın başkenti oluyor. Şu anki tapınaklar, kraliyet konutları ve surlar gibi kalıntıların çoğu ise Büyük Kral diye bilinen IV. Tudhaliya döneminde yapılmış

Sorgun İlçesi, Büyük Taşlık Köyü sınırları içerisindeki Uşaklı Höyük’teki Hitit yazıtlarına bakılınca da yine bu uygarlığın dini merkezlerinden Zippalanda şehrinin izlerine rastlanılıyor. Yine Çorum’un Ortaköy İlçesi ve Yozgat Aydıncık ilçesi sınırlarında yer alan Hitilerin en önemli idari merkezlerinden hem siyasi hem de coğrafi konumu nedeniyle stratejik bir noktada yer alan Şapinuva şehri dönemim askeri ve dini merkezi olduğu söyleniyor.

Yani M.Ö. 1500-2000 yılları arasında bu bölgelerin efsane isimleri arasında Büyük kral III. Tuthaliya, Tanrıça İştar ve Fırtına Tanrısı Teşup’a ait izler Hitit medeniyetinin en canlı ve en kalabalık merkezlerinin bu topraklarda olduğuna dair işaretler gösteriyor.

Sâmi Asurlular da Kızılırmak’ı geçerek buraya kadar gelmişlerse de, bu bölgede kesin bir hâkimiyet kuramamışlar. Frikya ve Lidya krallıkları da öyle.

Buraları M.Ö. 6. asırda Persler istila etmiş sonrasında M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Pers Devletini yenerek Anadolu ve İran’ı krallığına katmış, İskender’in ölümü üzerine imparatorluk komutanları arasında taksim edilen Anadolu, Asya İmparatorluğu olan Selevkoslar Devletine verilmiş. Sonrasında da bu bölge Kayseri merkezli Kapadokya Krallığına geçmiş.

M.Ö. 1. Yüzyılda Roma İmparatorluğuna geçen Anadolu, M.S.395 senesinde Roma İmparatorluğunun Doğu-Batı diye ikiye bölünmesiye Doğu Roma diye anılan Bizans imparatorluğuna katılmış. İslâm orduları ve İran bölgesindeki Sâsânîler zaman zaman Bizans’ın elindeki bu bölgeye akınlar yapmışlarsa da bu bölgeyi tam olarak himayeleri altına alamamışlar. Heralda bu bölgenin en eski ve antik çağ tarihlerini en kısa haliyle ancak böyle tarif edebilirim.

Bizi asıl ilgilendiren tarihe gelelim şimdi. Büyük Selçuklu Devletinden, Anadolu Selçuklu Devletine ve ordan Osmanlı Döneminde Umutlu ve çevresine yerleşen boylarımıza bir tarihi süreci anlatalım.

Türk Milleti Anayurdu Orta Asya’dan sonra göç edip devlet kurduğu ve coğrafyanın kaderiyle kendi kaderini birleştirdiği mekanlardan birisi de Anadolu’dur. Bu coğrafyayı sistemli bir şekilde Türk yurdu haline getirenler ise Oğuz Türkleridir.

Selçuklu Oğuzlarının Kınık Boyu Türkistan’daki Cend Şehrini kuşatıp, buralara göç etmeleri ve bir beylik kurmaları, bir bakıma Anadolu’ya göçünde startı gibidir.

Oğuzların Başbuğları Selçuk Bey’in ölümünden sonra Türkistan’da zor duruma düşen Türkler, Gazneli ve Karahanlılar’ında baskıları neticesinde boylarıyla yerleşebilecek ve devlet otoritesini idame ettirecek bir yurt parçası aradılar. 1040 yılındaki Dandanakan Zaferi sonucunda Kınık Başbuğlarının önderliğinde dalga dalga gelişen “Büyük Oğuz Muhacereti” ve onun neticesinde Ön Asya ve Anadolu’nun fethi, alışık Türk fütuhat yolundan farklı istikametlere doğru gelişmeler gösterdi.

Selçuklu Oğuzları, Tuğrul ve Çağrı Bey’ın idaresinde 1040 yılına kadar Horasan bölgesinde Gazneli Devleti’ne karşı istiklal mücadelesi vermiş, bu devlete öldürücü darbeyi ise 1040 yılı Mayıs ayında vurduktan sonra istiklallerini ilan etmişlerdi.

Zaferin hemen ertesi günü toplanan kurultayda Selçuklular, ellerine geçirdikleri ülkeleri paylaştılar. Buna göre Çağrı Bey, Merv merkez olmak üzere Horasan’ın büyük bir kısmını ele geçirdi. Musa Yabgu ise Bust, Herat, Sistan ve uzanabildiği kadar bölgeye tayin edildi. Çağrı Bey’in oğlu Kavurd’a, Tabasayn vilayeti ile Kirman bölgesi verildi. Tuğrul Bey’in hâkimiyet sahası ise Irak ve yeni fethedilecek batı bölgeleri olacaktı. Tuğrul ve Çağrı Beylerin anneden kardeşi olan İbrahim Yinal, Çağrı Bey’in oğlu Yakuti ve Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış onun emrinde bulunuyordu.

Rey şehri de ele geçirilip başkent yapıldıktan sonra İbrahim Yinal Hemedan’a, Yakuti Zengan Azerbaycan taraflarına, Kutalmış ise Gürgen ve Damgan’a gönderildi. Dandanakan zaferinden sonra Oğuz İli’nin 24 boyuna mensup Türkmen oymakları kütleler halinde, gittikçe artan dalgalar halinde, Sır Derya ve Maveraünnehr ülkelerini boşaltarak ağırlık merkezi Azerbaycan ile Doğu Anadolu’ya yönelen bir istikamette Ön Asya’ya geldiler.

Kararlaştırılan fetih planları uyarınca batı yönünde gelişen fetihleri yürütme görevini bizzat üstlenen Tuğrul Bey, 1043 yılında devletin başkentini Nişapur’dan Rey kentine taşıdı. Böylece Anadolu’ya Selçuklu ordularının düzenli seferleri de başlamış oldu.

Anadolu’nun fetih harekâtlarını yeni başkent Rey’den yönetmeye başlayan Tuğrul Bey, İbrahim Yinal’ı Hemedan ve İsfahan il ve yörelerinin, diğer amcasının oğulları Kutalmış ve Resul Tegin’i Hazar Deniz’i bölgesinin, öteki amcası Musa İnanç Bey’in oğlu Hasan Bey ile kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Yakuti’yi Azerbaycan’ın fethiyle görevlendirdi. Ayrıca bu Selçuklu prenslerinin buyrukları altına kalabalık Türkmen kuvvetleri de verildi.

İbrahim Yinal bir kaç yıl içinde Hemedan ve İsfahan bölgelerini fethettikten sonra Dicle Irmağı kıyılarına kadar harekâtını başarıyla sürdürdü. Öte yandan Kutalmış da Geylan ve Tarım bölgelerini ele geçirdikten sonra ileri harekâtına devamla Aras Irmağını geçerek Erran ve Gürcistan’a girmeyi başardı. Ardından da Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakhos’un Gürcü asıllı komutanı Liparit komutasında sevk ettiği ordunun Şeddadiler’in başkenti Divin’i kuşatıp sıkıştırması sonucunda Şeddadileri savunmak amacıyla harekete geçerek Liparit’i Gence önlerinde kesin bir yenilgiye uğratıp geri çekilmek zorunda bıraktı ve devam etti.

Vaspurakan’ın Bizanslı valisi Aaron, kalabalık Türk ordusu karşısında Gürcistan’ın Bizanslı valisi Kakeumenos’dan yardım sağladı. 1048 yılında tuğrul Beyin komutanlarından Hasan Bey, Stranga denilen Yukarı Zap bölgesinde tuzağa düşürülerk şehit eildi. Kurtulan askerler, Hoy’dan Sultan Tuğrul Bey’e durumu bildirdiler.

Hasan Bey Eleşkirt ve batısındaki Pasinler Ovası’nda Ermeni Vaspurakan hanlığına mağlup olunca, Sultan Tuğrul Bey 1048/49 tarihinde İbrahim Yinal komutasındaki çok daha ciddi bir Selçuklu kuvvetini yönlendirdi ve bu sefer düşmanı yenerek Türkler Anadolu akınlarına devam ettiler.

Oğuzlar, İbrahim Yinal’ın önünden ilerlediler ve İbrahim Yinal da onları takip etti. Malazgirt’ten Erzen-i Rum (Erzurum)’a kadar, Trabzon’a ve o bölgedeki bütün şehir ve kasabalara kadar geldiler. Bu sırada Rumlar (Bizanslılar) ve Abhazlardan müteşekkil elli bin Kişilik bir orduyla karşılaşıp savaşa tutuştular. Aralarında zorlu bir savaş cereyan etti. Sonunda Türkler kesin bir savaş kazandılar. Abhaz kralı Liparit de esir edilenler arasındaydı.

Pasinler; Selçuklu İmparatorluğu ile Bizans İmparatorluğu’nun yaptıkları ilk ciddi savaştır. Savaşın asıl önemli tarafı, Bizans’a karşı ilk defa büyük çapta bir zaferin kazanılmış olmasıdır. Türk orduları bu savaşla Erzincan bölgesine kadar uzandılar.

Pasinler Savaşı, Anadolu’nun fethinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türk ordularının Anadolu’da yaptıkları ilk ve en büyük savaşlardan birisidir. Bu zaferle Anadolu’nun kapıları ardına kadar açıldı. Çünkü bu zaferin hemen arkasından Türk boyları yeni fethedilmeye başlayan Anadolu’da köklü bir şekilde yerleşmeye ve iskâna başladılar. 26 Ağustos 1071 Malazgirt zaferine kadar Batı Anadolu bölgesi hariç bütün Anadolu fethedildi.

Birde Malazgirt Savaşı sonralarına bakalım isterseniz. Çünkü bizi ve şimdiki boylarımızı asıl ilgilendiren Dulkadirlioğulları, Beydili, Bayat gibi boyların göç güzergahlarına yoğunlaşarak Umutlu ve bölgesine nasıl yerleştikleri hakkındaki kayıtlardan bahsedelim.

Anlattığımız gibi Anadolu’ya yerleşme serüveni 1071 Malazgirt Savaşından daha önce 1048 Pasinler ve Ani savaşları sıralarında gelen uç kuvvetlerimizin yerleşmesiyle başlıyor.  Malazgirtten sonra Anadolu fâtihi ve Anadolu’da ilk Türk devletinin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleymân Şah, Selçuklu Oğuz ordularıyla, bütün Anadolu gibi Yozgat bölgesini de fethediyor. Yozgat ve civarı 1077’de kurulan Selçuklu Türk Devletine katılıyor.

Bir ara Danişmendoğullarının nüfûzuna giren bu bölge, devamlı Konya’ya yâni, Anadolu Selçuklu Türk Devletine bağlı kalıyor. 1308’de ise Selçukoğulları Hânedanı düşünce, tüm Anadolu gibi buralarda İlhanlı Devletine yani Moğollara geçiyor.

Bir Uygur Türkü olan İlhanlıların son Anadolu Genel Vâlisi Eratna Bey 1335’te Sivas’ta bağımsızlığını ilân edince bu bölge Eretna Beyliğine geçiyor. 1380’de ise Selçukoğullarından Melik Rükneddîn’e intikal eden bölge, 1398’de Kâdı Burhâneddîn öldürülünce 1398 yılında Sultan Yıldırım Bâyezîd Yozgat ve civarını Osmanlı Devletine katıyor.

Ankara Savaşı burdaki Kara tatarların götürülmesi ve şimdiki bizim boyların yani şu anki Yozgatlıların bölgeye gelmesini konu alan tarih için çok önemli. İşte bu alanı biraz uzatacağım. Tîmûr 1402-1403 senelerinde Yozgat’ı ele geçirdi. Tîmûr Han Anadolu’dan gidince Çelebi Sultan Mehmed Han bu bölgeyi Osmanlı Devleti sınırlarına yeniden kattı. Bu târihten îtibâren Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar Yozgat bir İç Anadolu şehri olarak Osmanlı idâresinde yaşadı. Dediğim gibi Timur bu bölgede yaşayan Kara Tatarları alıp Maveraünnehir bölgesi sınırlarına götürünce de bölge boş kalmış.

Şimdi sizlere şu anki Umutlu ve çevre köylerinin nerelerden geldiği, hangi boylardan oluştuğu, daha sonra hangi göçmenlerle entegre edildiği konularında Başta Osmanlı Arşivlerinden derlenen bilgiler ile şu anki demografik yapımızı teşkil eden kökenlerimize en önemli kaynak olan 2. Mahmut dönemi nüfus sayımlarını anlatarak mevcut köklerimizi tarif etmeye çalışacağım.

Aslında Umutlu ve çevre köyleri için bölgeye ait çok kapsamlı tarih çalışmaları araştırdım ama, bize ait, bizimle beraber yazılan en önemli tarih kayıtları 2. Mahmut dönemi nüfus sayımları, vergi defterleri, Mamalu Türkmen aşiretlerinin bölgeye iskanı ve Çapanoğulları yönetimindeki gelir, gider, güvenlik ve asker sayılarının işlendiği defterlerden oluşan bilgilerin daha sağlıklı olduğunu tespit edebildim. Bende ulaştığım bu kayıt ve kaynakları sizlere aktarıyorum.

Birde size şunu söyleyim.  Rıfat Çakır’da Bende tarihin en sağlam kayıtlarını türküler, ağıtlar, deyişler, koşmalar, naatlar vs gibi folklorik desenlerden oluşması taraftarıyım. Çünkü halk yaşadığını, çektiğini türkülere ağıtlara döker, tarih kayıtlarıda bu yorumlar üzerinden en doğru biçimde şekillenir kanaatindeyim.

Umutlu ve çevresindeki şu anki nüfusun nerelerden geldiği, nasıl yerleştiği, bölgenin hangi badirelerden geçtiğini, geçim kaynakları ve göç güzergahları, mensup olduğu Bozok boylarının Akdağ ve civarına yerleşme tarihiye ele alıp aktaralım isterseniz. Hemde tâa Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Oğuz Boylarında kimliğimizi aramak kaydıyla Umutlu’ya ulaşalım ne dersiniz…

Bi kere Oğuzlara “Ok-uz” "Yörük" "Türk­men" "Kara Tatar" "Mugal"da denilmektedir. Bu Tatarlar artık tamamen Müslümandılar. Bunlann hepsi Moğol men­şeli olmayıp aralarında Uygur ve diğer Türk kavimlerinden mühim zümrelerde vardı." Geduk, Ak - Dağ, Çiçeklu, Mesudlu, "Lugat-ıTarihiyye" ve Coğrafya" "Yoz"

Bozok’ların Anayurttan Yozgat’a ve haliyle Akdağ köylerine iskanı şu şekilde gerçekleşmiş.  Oğuzlar: bugünkü Türkiye, Azerbaycan ve İran’ın diğer bölgelerinde bulunan Türk Topluluklarının, Irak Türkleri’nin ve Hazar ötesi ile (Türkmenistan) Afganistan’daki Türkler’in atalarıdır. Oğuz adının anlamı da kesin bir sonuca bağlanmamıştır. Bazı tarihçiler Oğuz sözcüğünü “Ok-uz”şeklinde yorumlarken, onlara göre ok, “boy” uz’ de “Cemi edatıdır” derken dolayısıyla Oğuz boylar demektir diyorlar.

Göktrk İmparatorluğu’nun 745’de üç Türk eli tarafından yıkılmasından sonra, Oğuzlar’ın batıya doğru göç ettikleri anlaşılıyor. 10..yüzyılda biz onları Sir-Derya (Seyhan, Türkçe adı İnci) boyları ve Aral gölü kıyıları ile bunların kuzeyindeki bozkırlarda görüyoruz. Oğuz eli bu yeni durumuna göre sağ ve sol olmak üzere iki kola ayrılmış. Sağ kolun adı Boz-ok, sol kolunki de Üç-ok olarak biliniyor. Bu kollardan her birine 12 boy dahil edildi. Böylece Oğuz eli 24 boydan meydana gelmiş deniliyor. Oğuzlar’ın 24 boydan meydana geldiklerine dair bilgiler 11. Yüzyıldan öteye gitmemektedir. 24 Boyun adları ise şunlardır.

Sağ kolda yer alan Boz-oklar: Kayı, Bayat, Alkabölük (Evli), Karabölük (Evli), Yazır (Yazgır), Döğer, Dodurga, Yaparlu (Yayut Yapırlu), Avşar (Afşar), Kızık, Beydli, Kargın;

Sol kolda yer alan Üç-oklar: Bayındır, Peçenek, Çavuldur (Çavundur), Çepni, Salur (Salgur), Eymur (Eymir), Ala Yuntlu, Yüreğir, İğdir, Bügdüz, Yiva, Kınık olarak biliyoruz.

Bu 24 boydan her birinin en önemli kısımları Türkiye'ye gelmiş. Türkiye'ye gelen Oğuzlar 14. veya 15. yüzyılda göçebe yaşama alışkanlıklarını devam ettiren eldaşlarına "Yörük" yani göçebe adını vermişler. Söylendiği gibi ''Yörük'' kelimesinin kavmi yahut kabilevi bir anlamı olmadığı gibi sadece "Göçebe" anlamındadır. Eskiden de şimdide bu anlamıyla kullanılmıştır.

Tarihçiler göre Oğuzlara, Müslüman olunca "Türkmen" denilmiştir. Türkmen adı oğuzIar'a Müslüman Türk anlamında verilmiş­tir. İslamiyet'e geçmeden önce Oğuzlar bu adı taşımaktaydılar. 13. yüzyıldan itibaren "Türk­men" adı kavim adı olarak her yerde Oğuz'un yerini almış ve Oğuz sözü. atalara ait bir ad ola­rak kalmış. Bu izahata göre; 13. yüzyıldan itiba­ren İslam ülkelerinde kullanılan 'Türkmen" adı artık her yerde Oğuzları ifade etmektedir.

Oğuz boylarının her birinin farklı meziyetle­rinin olduğunu biliyoruz. Örneğin Oğuz boyları içinde "Kayılar"la "Karake­çili" aşiretinin değişik zamanlarda büyük insan­lar yetiştirmiş olması, Türk Cihangirleri'nin askeri ve siyasi zaferlerini besleyen fikir. sanat ve kültür hayatına çok değer verdiği aşikardır. Tahrir Defterleri'nden oğuz boylarına men­sup 24 boydan 21'inin Anadolu'ya gelmiş olduk­ları kesin olarak biliniyor. Bu sayıya Kara - Evli boyunu da ilave etmek gerekir. Salur. Çavuldur (Çavundur) , Karkın, İğdir ve Yazırlar'dan ilk dördü Anadolu'da kuvvetli bir varlık göstermişler; Sa­lur, Eymür ve Karkınlar. Anadolu'nun iskanın­da birinci, derecede rol oynamışlar. Kayı; Anado­lu'nun fethi ve iskanında, Beydili ve Bayındır boyları da Anadolu'ya yerleşmede önemli görevler üstlenmişler.

Türk - Oğuz tarihinde ve bu arada Anado­lu'nun fethi ve iskanında Kayı, Kınık, Bayındır ve Salurlar'ın birinci derecede roller oynadığı ve en mühim boylar oldukları anlaşılıyor.

Oğuz boyları, kendi aralarındaki çatışmalar, medeniyet taşıma, yeni otlak yerleri arama ve Mogol isti­lası gibi tarihi sebeplerle Anayurtları'nı terk et­mek zorunda kalmışlar. Oğuzlar, göçtükleri yerlere her sosyal dilimden insanlarının yanın­da, kültür unsurlarını da taşımışlar. Bu Türk göçleri önceleri plansız sonraları da Anadolu Selçuklu Türkleri tarafından belli bir plan dahi­linde olmuştur. Bu yerleştirmeyi ülkenin geniş­lemesi ve yükselmesinde belli başlı amillerden biri olarak kabul etmek gerekir. Günümüzdeki Anadolu Türkleri'nde ataları Oğuzların hırsları. ruhi davranışları ve antropolojik vasıflan ha­kimdir. Bu sebeple; oğuz Türkleri'nin asıl ve gerçek mümessillerini görmek için Türkistan'ı değil Anadolu'yu dolaşmak lazımdır. Bozok bölgesi, önemli kervan ve ticaret yollarının geç­tiği bir yerdi. Emirci Sultan'ın Osman Paşa Tek­kesi Köyü. bu yollardan birinin üzerinde bulu­nuyordu. Zaviye. Kayseri ve Kırşehir'den Amas­ya'ya giden bir yol üzerinde bir konak noktasıydı.

Emirci Sultan'ın Yesevi Şeyhi (1204 / h. 600)de Bozok’a gelerek Keçikıran (Bugünkü Os­man Paşa Tekkesi Köyü) a yerleşip irşada baş­ladığı, bu bölgede 13. yy'da Osman Paşa Tekkesi adıyla bir zaviye kurmuştur.

Emirci Sultan zaviyesinin kurulduğu bölge (Bozok) Melik Danişmend Gazi'nin 1086'da Da­nişmendliler'in hakimiyetine girdi. Bütün Yeşi­lırmak. Kızılırmak havzalarını (Yani Sivas. To­kat. Amasya. Niksar. Kayseri. çorum bölgeleri­ni) Danişmentliler'in sınırları içerisinde görüyo­ruz!!. Bu bölge (Bozok) Selçuklular devrinde Danişmentli devletine izafeten 'Danişmentler' Kayseri. Malatya, Sivas Danişmentliler'i olarak üçe ayrılması sebebiyle Ziraat Pazarı bölgesi Kayseri Danişmentlileri'ne kaldı.

Ziraat Pazarı denilince Umutlu’da Zilaat Depesi diye bilinen tarihi bir mekan olduğunuda hatırlatmak isterim.

1398'de Kadı Burhanettin'in öldürülmesiyle Bozok bölgesi Osmanlı hükümdarı Yıldırım Ba­yazıt'ın eline geçtiyse de bu çok sürmedi. Anka­ra Savaşı'nın akabinde bölgeye Timur'un (1404)de Anadolu'daki MoğoIlar'ın çoğunu (Ka­raman. Kırşehir. Kayseri. Yozgat havalesindeki Kara Tatarları) Türkistan'a götürmesi sebebiyle Bozok'a Dulkadir Türkmenleri yerleştiler.

Moğollar'ın (1256) SOL Kol (Ca'unkar)a men­sup olan göçebe Moğol kabileleri içine çorum, Sivas arasındaki (Şimdiki Yozgat'ın bulunduğu bölgede dahil) bölgeye yerleştiler. Zamanla Mo­ğoIlar'ın sayılan arttı. Öyle bir duruma geldi ki Moğol oymakları Sivas'tan Kütahya'ya; çorum bölgesindeki Demürlü Kara Hisar'ından Kon­ya'ya kadar Orta Anadolu'daki göçebe hayata el­verişli bütün otlakları işgal ettiler. Bu sırada Moğol işgal kuvvetlerinden pek mühim bir top­luluk "Özler" bölgesi adını verdiğimiz Yozgat bölgesi'ni vatan tuttular. Çünkü buradaki kar düşmeyen veya pek az düşen özlerde yün elbi­seler ve kürkler giyerek. keçe çadırlar içinde ya­şamak sürü ve yılkıları barındırmak mümkün oluyor. yazında vadiler (özler) civarındaki geniş, otlu bol topraklarda hayvanlar kolayca beslene­biliyorlardı.

Bazı tarihi kaynaklarda "Kara Tatarlar" adıyla bilinen bu Moğol oymakları Timur'un Anadolu'ya gelişine kadar (1402) bu bölgelerde kalmışlardır. Anadolu'ya işgal kuvvetleri olarak gönderilmiş olan Moğollar; başlıca Amasya. To­kat. Çorum. Kırşehir. Kayseri. Sivas çevresinde yaşıyorlardı. Bunlara umumiyetle, :'Tatar" denil­mektedir. Bazı eserlerdede "Kara Tatar" adı ve­rilmektedir.

Bunlara "Kara" sıfatının verilmesi aralarında "Kuin" (Mogolca: Kara) Tatarları'nın bulunmasından mı. yoksa siyasi ehemmiyetleri­ni kaybetmiş olmalarından mı ileri gelmiştir? Bilinmiyor ama ikinci ihtimal çok kuvvetli gibi. Tahrir Def­terleri'nde bunlardan bazı oymaklara "Mugal"da denilmektedir. Bu Tatarlar artık tamamen Müslüman idiler. Bunlann hepsi Moğol men­şeli olmayıp aralarında Uygur ve diğer Türk kavimlerinden mühim zümrelerde vardı." Timur, Anadolu seferinden dönerken 30 ~ 40.000 çadırlık Kara Tatarları; kendi ulusu­nu takviye etmek ve onları Maveraünnehr'in hudut bölgesine yerleştirmek gayesindeydi. Kara Tatarlar oysa Anadolu'da rahat bir ha­yat sürüyorlardı. Onun için bazı Timurlu kaynaklarda onlara "Kara Tatar Türkmenleri" deniliyordu. Kara Tatarlar. yoldan kaçmaya teşebbüs ettilerse de ağır bir şekilde cezalan­dırıldılar. "

İspanyol elçisi Clavijo'nın Damgan'ın dışın­da gördüğü kafatası kuleleri bu zavallılara aitti. Bunların Türkistan'a götürülenleri Timur'un ölümünü takip eden karışıklık yıllarında Ana­dolu'ya kaçmak istemişlerse de başarılı olama­mışlardır. Selçuklular devrindeki adil Moğol Va­lisi Kuin - Tatar Samağar Noyan ailesi de Timur zorlamasında Anadolu'da kalan Tatarlar'dan­dır.

Kara Tatarlar'ın Cu'ankar kolundan bazı oy­maklar; Sivas. Yozgat. Çorum ve Amasya civa­rında kalabilmiştir. Bu zoraki göç sırasında kaçmak isteyen Tatarlar'ın bazılarının Timur ta­rafından katledlldigi bu sebeple bölgeye Halep ve Şam Türkmenlerinin yerleşmesiyle bölge tari­hinde yeni bir dönem başlamıştır.

Çelebi Mehmet, Samsun'dan dönerken Çorum havalisindeki birçok Tatar Oymağını Ru­meli. Filibe yöresinde iskan etmiştir. XV. yüz­yılda Kara Tatarlarım yerine yerleşen Bozok Türkmenleri (Dulkadırlı - Halep Türkmenleri) aşağıdaki oymaklar arasında Tatarlardan baş­ka yerli teşekküllerin varlığını tespit etmek pek mümkün değildir.

GEDÜK : Kara - Yahyalu. Dalu - Alilu, Ag­çalu ( En mühim obası Hacılar). Ağça- Koyunlu (Dulkadırlı'dan). Şam - Bayadı (Dulkadırlı'dan)

KARA - TAŞ : Ali - Beglu, Ağçalu. Tecirlu (Dulkadırlı'dan), Kızıl - Kocalu (Başlıca oymak- . lardan Ali Şarlu)

AK - DAG : Karalu, Kırklu. Hisar - Beğlu. Kızıl - Kocalu. Söklen (En büyük oymağı : Saru - Halillu)

BOĞAZLIYAN : Çiçeklu. Kulağuzlu

İLİ- SU : Tatar (Moğol), Arslan Beğlu. Ag-Çalu

SORGUN:Zakirrlu. Kızıl- Kocalu.

XV ve XVI. yüzyıllarda Bozok adı bölgeyi de­ğil orada yaşayan halkı ifade ediyordu. Ancak daha sonra Bozok bölge adı anlamını taşımaya başladı ve Cumhuriyete kadar devam etti. XV. yüzyılda Yozgat ve komşu yörelere yerleşen ve Boz - Ok adıyla anılan oymakların başlıcaları şunlardır: Kızıl - Kocalu. Selmanlu, Ağ-Çalu, Çiçeklu. Zakirlu. Mes'udlu. Ağça Koyunlu. Ka­vurgalı. Demircilu. Şam Bayadı. Söklen, Hisar Beğlü. Karalu. Tatar ve diğerleri. Bu oğuz Boyları şu bölgelere iskan olmuştur:

Kızıl- Kocalu: Bozok'un en büyük oymak­larından biri olup, topluca yaşadıkları yer; Yoz­gat, Şefaatlı. Yerköy ve Musa Beyli ile çevrili sa­hadır. Zaten şimdiki Şefaatlı'nın eski adı da Kı­zıl - Koca'dır. Kızıl - Kocalu oymağına ait; Elma Haculu. Sarı Hacılu. Musa Beğlü. Aziz Beğlü, Yusuf Abdal. Dokuz. Hasancı gibi obalar ile Topaç, Erkekli, iğdeli gibi ekinlikler bu sahanın içinde bulunmaktadır. 1529 - 1530 yıllarında küçük bir köy olan Yozgat' da bu sahanın içinde bulunmaktadır.

Sorgun'a bağlı Alişar; Yer­köy'ün batısındaki Sekili de ismini Alişarlu ve Sekilu olarak Kızıl - Kocalu obasından almıştır. Kızıl Koca oğulları yaptıkları yağma akınlarıyla etrafı tedirgin etmişler, bunun üzerine Amas­ya'daki Osmanlı Valisi Yörgüt Paşa. Kızıl - koca­lu ailesinden dört kardeşi ve maiyetinde bulu­nan kişileri bir hile neticesinde öldürtmüştür.

Kızıl - Kocalu oğullarının Bozok'un ünlü boy beylerinden Ağça Oglu ve Çiçek Oğlu ile Dulka­dır kuvvetleri olarak karaman iline akın yap­mışlar. Karamanoğlu İbrahim Bey. Ürgüp civa­rında bu Dulkadırlıları yenmiştir. (1430) Fakat daha sonra Kızıl Kocalılar tekrar toparlanmış­!ardır. Kızılırmak kıyısındaki Şarkışla'ya bağlı Çepni Köyü Kızıl Kocalu oymaklarından İsa Beyin yurdudur. (1530-1531) Baltı Saray, Yassı Kışla. iğde Kışla. Elma Hacılu. Arık Aşan. Ağça Saz Sinan'ın; San Hacılu. Dere Kışla, Köse Yu­suflu'da Alp Oğuz'un dirliklerini meydana getiri­yordu. Kızıl Kocaluların asıl yurdu Baltı olup, bundan başka Sorgun'da; Emlak ve Çubuk çev­resinde bu oymağa ait yerler bulunmaktadır.

Kızıl - Kocalu oymakları ise şunlardır; Ali­şarlu, Sekilu, Elma Hacılu, Isa Hacılu, San Ha­cılu ve Köşkler'dir.

Salmanlu : Bu oymak adını Dulkadırlu Şeh - Süvar Beg'in kardeşi Salmand'an aldığı kuv­vetle muhtemeldir. Salmanlılar'ın yurdu, bu­günkü Yozgat'ın batısında bulunan Salman­lı'dır.

Ağaçlu : Ağça adlı Boybeyi'nden ismini alan bu oymak, Karadere'de yaşamaktaydılar. Bu bölge tamamen Ağçalularca doldurulmuş, Aşağı Kanak'ta bu boya mensup kişilerce iSkan edil­miştir. Ayrıca Sokun, Emlak, Karça. Alilü, Hacı­lar. Hamzalu. Haşer. Çakır ve Gedük'te de Ağaçlı obaları bulunmaktadır.

Çiçeklu: Bu oymak adını Çiçek adlı Boybe­yi'nden almıştır. Bu boy. Boğazlıyan çevresinde oturmaktaydı.

Zakirli : Bu oymak, Yozgat'ın doğusundaki Sorgun civarında yaşamakta ve Yayla Hacılu. Ramazanlu. Orhan Hacılu, Emir Gazilü ve daha birçok obalara ayrılmaktaydı.

Mes'udlu : Bölgenin en eski oymakların­dandı. Buna rağmen, pek fazla nüfusu olmayan oymaklardan meydana gelmiştir.

Ağca Koyunlu: Dulkadırlıların en büyük oymaklarındandır. Bozok'ta bulunan Ağça Ko­yunlular ise, bu oymağın bir koludur. Ağça Ko­yunlular'ın bu bölgede çıkan Baba Zinnun Ayaklanması'na katıldıkları görülmüştür. Bun­ların kalabalık bir kısmı Gedük'te, bir kısım obaları da Karadere'de yaşamaktadır.

Kavurgalu : Dulkadırlılar'ın Yozgat'ta yerle­şen büyük bir koludur. Yozgat'ın doğusunda kendi adını taşıyan Kavurgalı Köyü ve çevresin­de yaşamaktadırlar. Safevi Devleti'nin kurulu­şunda bunların bir kısmı İran'a gitmişlerdir.

Demircülü : Bu boy, bugünkü Adana'nın Kadirli çevresinden geldiği muhtemeldir. En ta­nınmış obaları arasında: Sarım Beğlü olup. merkeze bağlı Sarımbey bu obanın adını taşı­maktadır.

Şam Bayadı: Bunlar Bozok'un sınırları içinde bulunan. o zamanki ismi Gedük olan Şarkışla'da yaşamaktaydılar. Bunlar kış aylarını Halep civarında geçirdiklerinden Şam Bayadı adını almıştır. II. Şah İsmail'in 1576'da ölümü üzerine birçok yerde Düzmece ismailler çıkmış­tı. Bunlardan biri de Bozok'taki Şam Bayadı oy­mağındandır.

Söklen : Dulkadırlu Şah Süvar Beğ'in emir­leri arasındaki Söklen Beğ. adını bu oymağa vermiştir. Söklenlerin yurdu. Yukarı Kanak'ta idi. Yukarı Kanak'ın tamamı bunlar tarafından iskan edilmiştir. Burada bulunan; Ayrancı. Yağ­mur Kışlası, Kümber Kışla. Karaca Üyük. Akar­ca, Arpalık. Küpeli. Karaevli Kışlası. Dere Yağ­sın. Alembeg Kışlası. Emirbeg Kışlası. Baraklu. Akbenlü. Çukurviran ve ekinliklerde Söklenler 1542 - 1543 yıllarında 33 obaya ayrılmış bir halde yaşıyorlardı.

Hisar Beglü : Dulkadırlu hanedanından olup 1526 yılında Bozok'ta büyük bir isyan çı­karan Zinnun oğlu Hisar Beğ oğullarındandı. Hisar Beğleri yurdu. Hasbek ve çevresi olup. burası XVI. yüzyılın ikinci yarısında Alıkı adıyla ayrı bir idari bölge durumundaydı. Şimdiki Has­bek'in kuzeydoğusundaki Hisarbeğlü Köyü ile Başkışla'nın Kışla. Eynelli ( Topal Abdal Kışlası), hasbek. Ozan. Kemal Fakihlü. Ağaçadam. Ça­nakçı. Ramazanlu, Boyalık. Kayacık Ağıl. (Kaya­lu). çorak. Edik. Alın Pınarı, Musa Fakih. Çağ­lalu gibi ekinlikler Hisar Beglüler'e aitti.

Karalu: Bu oymak şimdiki Çayıralan Kaza­sında yaşamaktadırlar. Kara Kötük (Menkeşer) Kozak Hisarı. Yassı Höyük. Köse Oğlu. Ağçakış­la. Sarım Beg Kışlası. Kaya Pınar. Tunuscuk (Turası). Okçu Oğlu. Kozca Kışla. Göynük Kışla­sı (Yolboğa). Avcı Sevündük (Bayad). Yünlü Vi­ran. Fakıhlu (Ağca Virann). Begdili. Orta Kışla. Kilisecik. çayır Şeyhi (Çayıraslan). İsa Beglü.

Anbarlu: Çayır Kışla. zakiroğlu. Meşhedi. Çura Kozlu. Boranderesi. Mansur AbdaL. Çoban Hacı. Akviran gibi ekinlikler Karalular'a aitti.

Bugün Yozgat'ın yerli halkı yukarıda belirti­len oymakların nesIinden gelmektedir. Zaten bu bölge oymak adlarını taşıyan birçok köy ve ka­saba hala aynı isimle anılmaktadır. Ancak bazı köylerin isminin yabancı isim olması düşünce­siyle yeni adlar verilmiş. bu arada Türkçe kö­kenli olan köy isimleri de yabancı olduğu zan­nıyla değiştirilmiştir.

Bozok. Dulkadırlı Beyliği sona erinceye ka­dar (1522) bu beyliğin elinde kaldı. Bölge Dul­kadır Beyleri'nin oğulları tarafından idare edili­yordu. Bunlar Çandır veya ona yakın olan Ka­zan Köyü'nde oturmakta idiler. Oymaklar za­manla göçebe hayatını bıraktılar ve yurtlarında çiftçilik yapmaya başladılar. Bölgedeki içtimai hayatın gelişmesinde Dulkadırlu Alauddevle ile oğlu Bozok valisi Şah Ruh beğlerin mühim bir rol oynadıkları görülüyor.

Alauddevle Beg. Boz ­Oklu oymaklar için Eski Türk Hukuku gelenek­lerini de ihtiva eden bir "Kanunname" yazdırdı­ğı gibi Yozgat ve havalisinde şu zaviye ve mes­citleri yaptırmıştır: Boğazlıyan'a tabi Mescitli Köyü'nde bir mescit; Ak - Dağ'da Şah Verdi Fa­kih Zaviyesi; Alıkı yöresinde Erbağ Zaviyesi; Baltı yöresinde Yusuf Abdal Zaviyesi; Gedük yöresinde Seyyid Selahaddin Zaviyesi; Ak - Dağ yöresinde Kılıç Abdal Zaviyesi; yine aynı yörede Toraman Köyü'nde Ali Derviş Zaviyesi; Boğazlı­yan'da Yol Kulu Zaviyesi; Aşağı Kanak'ta Yusuf Halife Zaviyesi; Yolda Geldi Zaviyesi (Yeri zikre­dilmiyor) .

Alauddevle Beg'in ülkesinin Elbistan ve Ma­raş .gibi yerlerinde de pek çok zaviye inşa ettirmiş olduğunu biliyoruz. Gerçekten zaviyeler te­sisinde Türkiye'de hiçbir hükümdar Alauddevle ile mukayese edilemez. Adı geçen Dulkadırlı Be­gi; Elbistan. Maraş. Kudüs ile pek çok kasaba ve köylerde medrese ve camiler inşa ettirdiği gi­bi. hamam. imaret ve handa yaptırmıştır: Oğlu Bozok Valisi Şah Ruh Beg'e gelince. o da Çan­dır'da bir mescit. bir zaviye. bir kümbet; Geme­rek'te bir mescit yanında Kara Özü Köyü civa­rında Kızılırmak üzerinde muhteşem. bir köprü. adı geçen köyde de bir zaviye yaptırmıştır.

Danişmentli vilayetinin dolayısıyla Yozgat bölgesinin; Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılı­şıyla XIV. yüzyılın ikinci yarısında Eratna Begli­ğinin idaresinde kaldı. Bozok Sancağı'nın XVI. asırda Sivas eyaletine bağlı 0ldugunu; 731 tımarı. asker ve sipahisiyle seferlere 1100 kişi gönderebiliyordu.

XV. yüzyılda Bozok'a; Şam ve Halep Türk­menleri’nden başka mamulu Türkmen konar göçerleri ve obalar (1696):Emlak,Akdağ,Kızıl-Kocalu, Boğazlıyan, Süleymanlı-Kebir, Süleyman-ı sağir bölgesine iskan ediliyordu. Mamalu Türkmenleri’nin XVII. Yüzyılda Bozok bölgesini eşkıya saldırısından korumak görevini üstlenmişti. 1727’de Ahmet Ağa Bozok sancağı mütesellimliğini, 1732’de Ömer Ağa Akşehir Sancağı mutasarrıflığını elinde bulunduruyordu.

Çapanoğulları, Bozok bölgesine 1704’de yerleşmiştir.1650’de Horasan’dan ayrılan Çapanoğulları Şam’a sonra’da G.Antep, Maraş yoluyla Bozok bölgesi’nde Saray köyüne yerleşmişlerdir.

Bu günkü Yozgat’ın bulunduğu yer o zaman ormanlık ve sürüler için elverişliydi. Çapanoğulları’nı takiben bölgeye yerleşen belli başlı Türkmen oymakları şunlardır: Ceritler, Köçeklü, Silsüpür, Mamalı, Göçerkulu, Melikanlı, Recepli, Fakıbeyli, Türkmenkanı, Türk yerli, Barak, Karaşahlı, Pehlivanlı, Kevenli, Kuşçu, Ağca-Koyuncu, Boynuinceli, Dumanlı, Kiliçli, Milli, Umranlı, Hamitli, Şefaatlı, Derekentli, Macanlı, Kadırlı, Avşar, Yöndüçlü.

Yozgat kasabası ilk kuruluşunda Kızılkoca Bucağı’na bağlı bir köy olarak görülür.Çapanoğlu Mustafa beyin 1193’de yaptırdığı dış, 1209’da Süleyman beyin yaptırdığı iç camii (Bu günkü Büyük Camii) vakfiyesinde Kızık-Koca nahiyesine bağlı Yozgat köyü adı geçmektedir. Yozgat şehir görünümüne Çapanoğlu Ahmet bey’le kavuşmuştur.XIX yüzyılın başlarında Yozgat’ı ziyaret eden İngiliz seyyahı Kinneir: Yozgat’ın nüfusunun 16.000 olduğunu söyler.Bu ziyareti sırasında Çapanoğlu Süleyman bey’de dört gün misafir kaldığını büyük ikramlara nail olduğunu, atlas yataklarda yattığın, Türkler’in – Yozgatlılar’ın misafirperverliğini uzun uzun anlatır.

Ankara Salnamesinde Yozgat’ın 1110’da kurulduğu 1150/M. 1737’de kasaba halini aldığı yazılıdır. Yozgat, Bozok Sancağı’nın son merkezidir. XIX . yüzyılın ilk başlarında Bozok Livasının merkez ilçesi Yozgat’tır. Bundan başka Kızıl-Kocalar, Ak-Dağ, Boğazlıyan, Çorum, Karahisar, Behramşah, Sorgun, Süleymanlı ve Cebelikozan ilçeli vardır.XX. yüzyılın başında Bozok, Yozgat-Sancağı adı ile Ankara vilayetine bağlanmış ve şu iki kazadan meydana gelmiştir. Yozgat (Merkez İlçe), Boğazlıyan, Akdağmadeni.. Cumhuriyet devrinde vilayet haline getirilen Yozgat’ın merkez, Ak-Dağmadeni, Boğazlıyan, Çayıralan, Çekerek, (Hacı Köy), Sarıkaya, Sorgun, Şefaatlı, Yerköy adlı kazalara ayrılmıştır.1950’li yıllara kadar, nüfusu fazla değişmeyen bir şehir olan Yozgat’ın nüfusunun 1927’de 11.000; 1940’da 14.000; 1945’de tekrar 11.000; 1987’de 46.000’lik nüfusa sahip olan bu şehirin “Bozok” olan adı Yozgat Milletvekillerinden Süleyman Sırrı İÇÖZ’ün 25 Haziran 1927 tarihli teklifi üzerine tarihi bir bağ olduğu düşünülmeden “Yozgat” olarak değiştirilmiştir.

Bu bölgenin tarihi ve coğrafyası jeolojik  olarak şöyle de anlatılıyor. Kalıntı ve fosillerden III.zamanda meydana geldiği söyleniyor. Çevrede mermer ocaklarının mevcudiyetine bakılırsa arazi genellikle killi moenlerle meydana geldiği anlaşılıyor. Çünkü temelde pek çok kırılma ve kıvrılmalara uğramış taş kütleleri (Kalker, Mermer, Kuvars) var .

Bu çerçevede yapılan kiremitlerin kırmızı oluşları bunu gösteriyor. Bugün yüz­de bulunan tabakalar, uzun süren aşınmalar yüzünden yer yer yassı biçimIi dağlar arasında geniş yer tutan dalgalı bir arazi görünümünde­dir. Bu arada görülen yüksekliklerin bir kısmı granit bir kısmı da Yozgat civarında görüldüğü gibi bazaltlarla örtülüdür. Şehir, Yozgat yaylası­nın en yüksek tepelerinden Soğukoluk (Mahalli tabirle Soğoluk) adıyla anılan Çamlık'ın kuzeye bakan etekleriyle 1590 metre yükseklikteki Ça­tak Tepesi kollarından Nohutlu, Keltepe, Tuzka­yası adındaki tepelerin güney etekleri üzerinde; Nohutlu'yla Kel Tepe'nin teşkil ettiği Çatak Bo­ğazı içerisinde kurulmuştur. Kirazlı mesire yolu ne doğudan batıya akan Yozgat Deresi şehrin ortasından geçmektedir.

Yozgat, yeniçağlarda kurulduğu için suru ve kalesi mevcut değildir. Yalnız şehrin etrafı bir duvarla çevrilmişti. Bu duvardan bugün bir eser yoktur. Zaten bu duvar şehri müdafaadan ziyade kaçakçılığı men etmek için yapılmıştı. "Küçük Asya" adlı eserinde devamla Charles Texier Yozgat hakkın­da şu bilgileri vermektedir: Yozgat şehri, şark­tan garba ve şimalden cenuba giden yolların birleşim noktasındadır. Bu şartlar altında Yoz­gat eski Tavyun şehrinin yerine kaim demekte ise de bu benzeyiş yanlız' yol birleşimi itibarıyla gerektir.

Hamilton'dan itibaren bazı tarihçiler Yoz­gat'ı eski Tavyun şehrl zannetmişlerdir. "Lugat-ı Tarihiyye" ve Coğrafya" adlı eserinde Ahmed Rıfat, Yozgat'ın eskiden "Oziyana" adıyla bilindi­ğini haber vermektedir. Değişik yabancı tarih kitaplarında Yozgat adı; Uskat. Juskat, Yozgath, Yüzgat ve Yozghourt" şeklinde geçer. Yozgat'ta yaygın bir rivay i bir rivayette: ''Yoz'' kelimesi­nin tabii otlak veya sürü, "Gat" kelimesinin de "şehir veya kent" demek olduğu, Yoz - Gat'ın ot­lak - sürü şehri anlamına geldiği söylenir.

Aslında Çapanoğullan'nın menşei ve Bozok Sanca­ğı'na yerleşmeleri belgelere değil rivayetlere da­yanmaktadır. Çapanoğullan'nın Mamalu, Teke, Bayat, Çapanlu, Cerit ve Karapapaklar'a bağla­nırsa da mehaz göstermeden Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı ve Dr. Özcan Mert'e göre; Mamalu bir başka rivayette Teke aşiretine bağlı olduğu düşüncesindedir.

Bozok Sancağı ve Çevresi XVI. yüzyıl başından itibaren bir sancak olarak bilinen Bozok, Sivas eyaletine bağlıydı. Sancağın idaresinden başta sancakbeyi olmak üzere kadı, çeribaşı, alaybeyi, sipahi kethüda yeri ve yeniçeri serdarı sorumluydu. XVII. yüzyıl ortalarında 1 has, 19 zeamet ve 731 timarı bulunan Bozok'tan sefer zamanı sancakbeyinin askerleri ve timarlı sipahilerle birlikte ,1.100 kişilik bir kuvvet cepheye gönderilebilmekteydi. Sancağın kazaları Sorgun, Akdağ, Hüseyinova, Budaközü, Beşiközü, Kı-zılkocalu, Gedük. Çubuk, Emlak, Boğazlıyan Süleyman-U-i Sagir ve Han-ı Cedit'ten ibaretti.

 Bozok sancağı, adını bu bölgede Oğuzların sağ kolu olan 12 boyunu teşkil eden Bozok Türkmenlerinin çoğunlukta bulunmasından almaktaydı. Bozok Türkmenlerinden Dulkadırlu ve Halep Türkmenlerinin XV. yüzyıldan itibaren Bozok bölgesini yurt edindikleri bilinmektedir. XVI - XVIII. yüzyıllarda da bu durum devam etmiştir. Nitekim Bozok'un Gedük bölgesine Kara Yahyalu, Deli Alilu, Ağçalu, Ağça Koyunlu, Şam Bayadı; Karataş havalisine Ali Beğlü, Ağçalu, Tecirlü, Kızılkocalu; Akdağ kazasına Karalu, Kırklu, Hisarbeğlü, Kızılkocalu, Söklen; Boğazlıyan'a Çiçeklu ve Kulağuzlu; İli-Su'ya Tatar, Arslan Beğlü- Ağçalu; Sorgun'a Kızılkocalu ve Zakirlu oymakları yerleşmişlerdir. Tokat voyvodalığına tabi Hoca hassına bağlı bulunan Mamalu Türkmenleri de konargöçer olarak Bozok'ta yaşıyordu. 1696 civarında Boğazlıyan, Kızılkocalu, Emlak, Akdağ, Süieymanh Kebir ve Süleymanlı-i Sagir kazalarına yeni obalar iskan edilmişti.

Bozok'a komşu olan ve Sivas'ın Kangal, Yellüce, Mancınık. Alacahan ve çevresini içine alan Yeniil'de Halep Türkmenleri ve Dulkadırlu teşekkülleri bulunmaktaydı. Bunlar, istanbul kazalarından Üsküdar'daki Atik Valide Sultan evkafı reayası idiler. Maraş ve Elbistan taraflarında Dulkadırlu oymakları, Çukurova'da Üçok Türkmenleri, Konya havalisinde Atçeken ulusu ile Sivas'ın doğu, kuzey ve batısında Samsun ve Ankara'ya kadar yayılan sahada Uluyörük adlı teşekkül yaşamaktaydı.

Bozok sancağında bulunan konargöçerler, bilhassa Şam Bayatları arasında Şiilik yaygındı. Nitekim bunlardan biri 1576'da öldürülen Safevi~ hükümdarı II. Şah İsmail olduğunu iddia ederek etrafına topladığı kimselerle 1578'de ayaklanmış, fakat merkezi hükümet kısa sürede duruma hakim olmuştu. Bozok bölgesinde yaşayan halk eşkıya ve asi konargöçerlerden oldukça zulüm ve zarar görüyorlardı. Bunun üzerine XVII. yüzyıl sonlarında Mamalu aşireti Bozok'u eşkıyadan korumakla vazifelendirildi. 1715-1718 yıllarına gelindiğinde ise kapısız leventler bölgede eşkıyalık faaliyetini sürdürüyordu.

Bozok sancağında durum böyle iken ayan ve eşraftan bellibaşlı kimseler olarak Sungurlu'daki Sungurzadeler ile Çunkar'daki Çerkeş asıllı Tokmak Hasan Paşazadeler dikkati çekmektedirler. Sonunculardan Ahmet Ağa 1727'de Bozok sancağı mütesellimliğini ve Ömer Paşa ise 1732'de Akşehir sancağı mutasarrıflığım ellerinde bulunduruyorlardı.

Bozok'a komşu ve ileride Çapanoğulları'nın hakimiyetlerini yayacakları sahalardan Kayseri'de Zennecioğulları ve Kalaycıoğulları, Çukurova'da Kozanoğulları, Konya'da Gaffarzadeler ve Mühürdarzadeler, Ankara'da Muslu Paşazadeler, Müderriszadeler ve Nakkaşzadeler rakiplerine ve bazan da Bab-ıali'ye karşı ayan, mütesellim ve voyvoda olma mücadelesi veriyorlardı.

İşte yukarıda da belirttiğim gibi şu anki nüfusumuzu ve köklerimizi belirten en önemli tarih Timur ve Ankara Savaşı sonrasında yazılıyor. Bir başka deyişle bölgemizin tarihine şöyle devam edelim isterseniz.

Timur’un Anadolu’dan ayrılmasından sonra, Osmanlı şehzadeleri arasında çıkan saltanat kavgalarında Yozgat ve çevresi büyük sıkıntı çekmiştir. Yeniden Osmanlı Devleti’ne bağlanması ancak 1408’de Çelebi Mehmet döneminde olmuştur. 1413’de kesin olarak Anadolu’da Osmanlı hakimiyetini sağlayan Çelebi Mehmet, Yozgat ve yöresindeki devlet hakimiyetini pekiştirmiştir.Yavuz Sultan Selim döneminde Yozgat ve çevresinde “Celal” adında bir Türkmen önderinin çıkarmış olduğu isyan kontrol altına alınmışsa da, Yozgat ve yöresi bu isyandan büyük zarar görmüştür. Kanunî Sultan Süleyman döneminde arazi tahririnin yenilenmesi sırasında, bölgede yine karışıklıklar çıkmış, ancak kısa sürede denetim sağlanmıştır (1526).

17. yüzyılın sonlarında devlet tarafından BOZOK’a yerleştirilen Mamalu Türkmen oymaklarından, Çapanoğulları büyük güç kazanmışlardır. 1728’de Çapanoğullarından Ahmet Ağa, Yeniil Has Mütesellimliği’ne getirilmiştir. Bu görevde üstün başarı gösterdiğinden dolayı da, 1732’de de Mamalu Türkmenlerin mütesellimliği görevine yükseltilmiştir. 1741 yılında ise, BOZOK Mütessellimliği görevine atanmıştır.Çapanoğlu Ahmet Ağa, bundan sonraki yıllarda etkinliğini komşu sancaklarda da duyurmuştur. Osmanlı Devleti’nce 1745’de “Kapıcıbaşılı” payesiyle ödüllendirilen Ahmet Ağa, Yozgat ve yöresinde bazı bayındırlık hareketlerine girişerek, halkın desteğini kazanmaya özen göstermiştir. Çapanoğulları, merkezi yönetimle uyum içinde olmayı sürdürmüşler; 1755’de İstanbul’da ortaya çıkan et sıkıntısını gidermek üzere koyun göndermeleri karşılığında BOZOK Sancağı malikâne olarak Çapanoğlu Ahmet Ağa’ya verilmiştir.

Böylece, Çapanoğulları Yozgat ve yöresinin tartışılmaz hakimi durumuna gelmişlerdir. Bu tarihten sonra İstanbul’a sık sık Çapanoğulları hakkında yakınma mektupları gitmeye başlamıştır. 1757’de devlet, Çapanoğlu Ahmet Ağa’yı zulümlerine son vermemesi durumunda malikanesinin elinden alınacağını bildirmiştir. Ahmet Ağa 1761’de Sivas Valiliğinin, İstanbul Hükümetince verilmesini sağlamıştır. Bu başarısının verdiği cesaretle Maraş Valiliği’ne de göz dikince hakkında idam fermanı yayınlanmıştır. Ahmet Ağa’nın 1765’de idamından sonra Çapanoğlu Mustafa Bey’in BOZOK Sancağı Mütesellimi oluncaya kadar Çapanoğulları Yozgat ve yöresindeki etkinliklerini yitirmişlerdir. 1768’de mütesellim olan Mustafa Bey, merkezle iyi geçinmeye çalışarak, yapılan savaşlar sırasında devlete asker ve malzeme yardımında bulunmuştur. Çapanoğulları 1772’den sonra Yozgat ve yöresinde yeniden söz sahibi olmaya başlamış, çevredeki diğer ayanlarla mücadeleye başlamışlardır.

Çapanoğulları Caniklioğullarına karşı sürdürdükleri mücadeleden başarı ile çıkmışlardır. Mustafa Bey, 1782’de hizmetçileri tarafından öldürülünce, BOZOK Sancağı Mütesellimliği kardeşi Süleyman Bey’e verildi. Osmanlı Padişahları 1. Abdulhamit ve 3. Selim ile iyi ilişkiler kuran Süleyman Bey, 1783’de Çankırı Sancağı Mutasarrıflığı’nı da almıştır. Nizam-ı Cedid Ordusu’nun kurulmasını destekleyen Süleyman Bey, Caniklioğulları ile üstünlük mücadelesini sürdürmüş, 3. Selim’in tahttan indirilmesiyle durumu sarsılmış ise de, Alemdar Mustafa Paşa’nın, 3. Selim’in yerine geçen 4. Mustafa’yı tahttan indirmesiyle eski konumunu yeniden kazanmıştır. Süleyman Bey, 1808’de İstanbul’da toplanan ayan arasında yer alarak, Sened-i İttifak’ı imzaladı ve Sekban-ı Cedid askerini kendi hakimiyet bölgesinde örgütlenmeye başlamıştır. Süleyman Bey, 1813’te öldüğünde güçleri doruğa ulaşmış olan Çapanoğulları, kendilerine mukataa olarak verilen; BOZOK, Amasya, Şarki Karahisar, Sivas, Kayseri, Maraş, Antep, Halep, Rakka, Adana, Tarsus, Konya Ereğlisi, Niğde, Nevşehir, Kırşehir ve Ankara’da büyük bir nüfuza sahip olmuşlardır. Çapanoğulları’ndan Mehmet Celaleddin Paşa, 1842-1846’da kısa sürelerle BOZOK ve Kayseri Kaymakamlığına atanmıştır.1849’dan sonra yönetim kademelerinden iyice uzaklaştırılan Çapanoğulları, büyük servetleri sayesinde, özellikle ekonomik alandaki güçlerini XX. yüzyılın başlarına kadar sürdürmüşlerdir.

I. Mahmud (1730 – 1754), III. Osman (1754 – 1757), III. Mustafa (1757 – 1774), I. Abdülhamid (1774 – 1789), III. Selim (1789 – 1807), IV. Mustafa (1807 – 1808), II. Mahmud (1808 – 1839) ve I. Abdülhamid (1876 – 1909) padişahlar bölge ve kaderimizi şekillendiren kararlara imza atmışlardır.  Şimdi sizlere Faruk Sümer’in Oğuzlar kitabından yararlanarak Mamalu Türkmenlerinin kökenini ve tarihini tanıtmaya çalışacağım.

Mamalı/Mamalu Türkmenleri: Türkiye'ye dağılmış çeşitli cemaatler ve oymakların bağlı bulunduğu Türkmen grup. Özellikle Yozgat (Bozok)'a 17. yüzyılın sonlarında devlet tarafından yerleştirilen Mamalı Türkmen oymaklarından, Çapanoğulları büyük güç kazanmışlardır. 1728’de Çapanoğullarından Ahmet Ağa, Yenili Has Mütesellimligi’ne getirilmiştir. Bu görevde üstün basari gösterdiğinden dolayı da, 1732’de de Mamalı Türkmenlerin mütesellim ligi görevine yükseltilmiştir.

Mamalu kökeni ve tarihi ise bu Türkmenler, esasen "Haleb Türkmenleri" başlığı altındadır. Faruk Sümer'in Oğuzlar adlı kitabında da şu adlar ile geçer; Cerid (bazı obaları: Bayır-Cerid, Kara-Hasanlu, Oruç-Gazilu, Mamalu).

Mamalu Türkmenleri, Bozok sancağı (Yozgat) civarını yaylak, Çukurova-Haleb dolaylarını da kışlak olarak kullanırdı.

Mamalu Türkmen Aşiretine bağlı olan Berberli cemaati, Konya Merkezine ve ağırlıklı olarak Meram İlçesine yerleştirilmiştir. Hali hazırda yüzlerce ailesiyle ülke genelinde yaşamını sürdürmektedir.

Başta Çapanoğulları olmak üzere, tüm Yozgatlıların akrabaları olan şu Mamalu Cemaatleri Türkiye geneline dağılmıştır:

Elmahacılar
Şahinoğlu
Diğer Mamalu
Dalkılıç, Dalkılıçlı
Dalkılıç Osmanoğlu
Dalkılıç Caf Caf (Cak Cak)
Dalkılıç Abdülvahap
Dalkılıç Gökçeli
Dalkılıç Gökçeli
Dalkılıç Şerefli Kethüda
Timurcuz
Berberli
Cankıran
Lalalı, Lalalu, Laleli, Lalelü
Cüneyd, Cüneydli
Pervazlı
Nezirlü
Köşker, Köşker Hacılu
Mehmed Hacılu
Varsak, Varsaklu

Zemherir
Karga, Kargalu
Nakış, Nakışlu
Hacı İsmail
Burçlu
Karka, Karkalı, Kırka, Karkılu
Budakluca
Salman, Salmanlı
Mehmed Ve Teberrük Sarı Danişmendli Cemaatı (Tomarza-Kayseri)
Karahacılu (Anamur)
Hamzabeyli
Akçalar
Uğurlu (Ermenek)
Turgutlu, Turgut, Durgud, Durgudlu
Turgut (Akşehir)
Gödeler (Seyitgazi)
Kızılöz (Seyitgazi)
Yoralıca (Seyitgazi)
Gölüler (Seyitgazi)Sarıçoban
Torun
 

Dağlı
Kafirkıran
Kızıllı
Sarılar
Karacalı
Alibeyli
Mamalu Oymağı Beyi Bektaş
Selman Fakılı (Mahmud)
Kırık
El-Hac Ali Ve Akrabası
Turgud
Ömer Bey
Çakallı Şarıklısı
Haydarlı
Nefesli
Yakublu
Yakub, Yakubiler
Beçilü
Arife Gazili
Keller
 

Al-İ Ganem
Şarklı (Kara Şarklı Oymağı)
Şerefli, Şerefoğlu
Hacı Şefaatlü
Gülabioğlu Ali Kethüda (Göleabioğlu) (Kafirkıran)
Hasan Kethüda
Süleyman Fakılu
Süleyman Hacılu
Caber Hacılu
Abdullu, Abdaloğlanları, Abdaloğlu
Ayvad Hacılu
Gökçeler, Gökçelü, Gökçeli
Caferli, Caferlü
Köse Kethüda
İrhanoğlu Süleyman
Timurlu Abdullahoğlu
Sazak, Sazaklı, Sazakoğlu
Becili Hasan Kethüda
Hüseyin Kethüda
Horhorlu

Kızıklı
Becilü Uğurlu
Uğurlar, Uğurlu (Uğur)
Elmahacılar
Şahinoğlu
Diğer Mamalu
Dalkılıç, Dalkılıçlı
Dalkılıç Osmanoğlu
Dalkılıç Caf Caf (Cak Cak)
Dalkılıç Abdülvahap
Dalkılıç Gökçeli
Dalkılıç Gökçeli
Dalkılıç Şerefli Kethüda
Timurcuz
Berberli
Cankıran
Lalalı, Lalalu, Laleli, Lalelü
Cüneyd, Cüneydli
Pervazlı
Nezirlü
 

Köşker, Köşker Hacılu
Mehmed Hacılu
Varsak, Varsaklu
Zemherir
Karga, Kargalu
Nakış, Nakışlu
Hacı İsmail
Burçlu
Karka, Karkalı, Kırka, Karkılu
Budakluca
Salman, Salmanlı
Mehmed Ve Teberrük Sarı Danişmendli Cemaatı (Tomarza-Kayseri)
Karahacılu (Anamur)
Hamzabeyli
Akçalar
Uğurlu (Ermenek)
Turgutlu, Turgut, Durgud, Durgudlu
Turgut (Akşehir)
Gödeler (Seyitgazi)
Kızılöz (Seyitgazi)
Yoralıca (Seyitgazi)
Gölüler (Seyitgazi)

Biliyorsunuz ki 2. Mahmut Döneminin en güçlü ayanlarından biriside Çapanoğullarıydı. Amasya’dan Rakka’ya, Halepten Ereğli’ye kadar etkisi olan bu Ayan ailesinin gücü ve kudreti çok etkiliydi.

O zamanlar Akdağmadeni zengin maden yatakları, orman zenginliği, eğitimli nüfusu, devlet kademelerindeki nufuzu ve her taraftan gtirilen kalifiye maden işçileri ve yapı ustalarıyla Bozok bölgesinin en zengin mekanlarından biriydi. 

Padişah 2. Mahmut, 1830-1831 tarihlerinde erkek nüfusun tespiti amacında ilk nüfus sayımını yaptırıyor. Biz de bu veriler ışığında Akdağ ve köyleriyle ilgili kayıtlara ulaştık. Nüfus defterleri, tahrir defterleri, Akdağ ve köylerinin tarih, coğrafya, demografya bilgileri ve devamında yapılan nüfus sayımları ve nüfus hareketleriyle ilgili ulaştığımız bu kaynakları, o zamanki köy isimlerini ve ilçe hudutlarını teker teker aktarmaya çalışacağım. Tabiiki Umutlu, Karaçokrak, Tat ve Olucak’la ilgili bilgiler ve güzelliklerin hepsi, şahısların tanımları, tarifleri, ekonomik yapıları, devlet görevlileri vs gibi hepside bu kayıtlar arasında gizli.

                Bakın o zamanki köy isimlerimiz ve nüfuslarıyla ilgili bir kaynak daha buldum. Dediğim gibi Osmanlı Devleti’nde ilk nüfus sayımı 1830-1831 senelerinde yapılmış ve nüfus defterlerine işlenmiş. Nüfus Kütüğüde denilen bu arşivler, tam olarak olmasa da ait olduğu dönemin demografik, ekonomik ve sosyolojik yapısı hakkında çok zengin bilgiler sunuyor.

Ayrıca bölgenin idari yapısı, yerleşim yerlerinin isimleri, Müslüman erkek şahısların ad, lakap ve sayısı, askerlik durumu, doğum ve ölüm tarihleri vs. gibi birçok istatistiki bilgiler içeren Akdağmadeni kazası ve çevre köylerine ait 2052 numaralı defter, Müslüman nüfus kayıtlarının transkripsiyonu yapıldığında tam sonuç olmamakla birlikte bizleri köylere ve merkeze ait nüfus hareketlerine ulaştırıyor. 

Biliyorsunuz ki, Osmanlı Devletinin kuruluşunun ilk yıllarına ait sağlıklı bir mali, askeri, hukuki vs. kayıtlar bulunmamakta, varsa bile resmi kaynaklarca doğrulanamamaktadır.

Osmanlılar fethettiği topraklarda gelirleri sağlıklı bir şekilde hesaplamak ve toplamak amacıyla nüfus ve ekonomik yapıyı kayıt altına almaya yaklaşık 150 kadar yıl sonra başlamıştır. Yeni fethedilen bölgenin tahriri yapılarak bölgenin nüfus, ekonomik ve sosyal yapısıyla ilgili bilgilerinin işlendiği tahrir defterleri çok sağlıklı arşivlenirken, 17’inci yüzyıla gelindiğinde devlet yapısında oluşan farklı kargaşalardan ve nakit sıkıntılarından dolayı bir müddet yapılamamıştır. 

Osmanlı Devleti nakit sıkıntısını çözebilmek ve devlet kayıtlarını sisteme bağlayabilmek için farklı arayışlara yönelince Avarız Vergisi adı altında bir kaynak daha oluşturmuştur.

17’inci yüzyılda devletin en önemli gelir kaynağı haline gelen bu vergiyi toplayabilmek içinde Avarız Defterleri düzenlenmiş, bu defterlerden sonra da uzun bir süre Osmanlı nüfusuna dair bilgilerin yer aldığı başka bir defter düzenlenmemiştir.

2. Mahmut zamanında Vaka-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağı kaldırılıp yeni bir askeri sistem kurulunca, yeni sistemin asker ihtiyacını karşılayabilmek için 1831 yılında imparatorluk sınırları içerisindeki sadece erkeklerin yazıldığı bir nüfus sayımı amaçlanmış.

Bu tarihten itibaren düzenlenmeye başlanan nüfus defterleri bir nevi hem tahrirlerin hem de avarız defterlerinin devamı şeklindedir. 1830-1831 senelerinde yapılan ve Anadolu ve Rumeli’de modern olarak nitelendirilen bu ilk nüfus kayıtları sayesinde devletin nüfusu ve değişik bilgilerinede ulaşılabilinmektedir.

Demek istiyorum ki, şimdi gerek Umutlu olsun gerekse ………………………………….. köyleri geçmişe ait bilgilerini Osmanlı Arfşivlerinden NFS.d.2052 numaralı defterden bulup sorgulayabilirler.

Bozok sancağı’na bağlı Akdağmadeni kazasında M.1830/31 yıllarında gerçekleştirilen nüfus sayımlarının sonucunu içeren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde NFS. d. 2052 numara ile kayıtlı olan nüfus defterinde sadece Akdağmadeni kazasının köylerinde yaşayan Müslim nüfusun bilgileri yer almamakta, ayrıca Bozok sancağı’nın kazaları arasında yer alan Karahisar-ı Behramşah ve Sorgun’a da ait bilgiler bulunmaktadır.

Akdağmadeni kazasının tarihi, coğrafyası ve Osmanlı dönemindeki idari taksimatı, Akdağmadeni kazasına bağlı köylerin nüfus yapıları, Kaza genelinde köylerde yaşayan şahısların isimleri, yaşları, lakapları, doğum ve vefatları gibi birçok konu yer almaktadır.

Tabii ki tarihin böyle karmaşık güzergahlarıyla kimseyi sıkmak istemiyorum ama Umutlu, Karaçokrak, Olucak ve Tat köyleriyle ilgili kayıtları derinlemesine araştırmak isteyen tarih sevdalılarına da bir yol göstermek istiyorum.

Benim köy belgeseli anlayışım, genelde o köyün 1970’ten 1990’a kadar olan yakın tarihi, o zamana ve şimdikine ait insan zenginlikleri, geleneksel motifleri, kökenlerine ait kısa göç güzergahları, demografik yapıları, lakapları, iletişim formatları, mizahi üslupları ve misafirperverliklerini konu alma yönündedir.

Ama Umutlu, Tat, Karaçokrak, Olucak köylerini araştırırken en çok karşılaştığım taleplerden bir tanesi de tarihi kayıtlara olan merak sorularıdır.

Madem öyle, Akdağmadeni ve köyleriyle ilgili ulaştığım bilgilerden kısa bir kolaj daha sunayım sizlere.

Nüfus sayımı ve nüfus defterleri hakkında genel bilgiler ve Osmanlı Devleti’nde ilk nüfus sayımları ve tahrir defterleri başlıklı bir yazıdan yola çıkarak şunları söyleyim.  

Biliyorsunuz ki nüfus kelimesi Arapça’da ‘nefs’ kelimesinin çoğuludur. Nüfus “nefis; ruh, can ve hayat” anlamlarına gelirken, daha çok bir coğrafyada yaşayan insanları ifade ederken kullanılır.

Sosyal yapının temel unsuru olan nüfus, mevcut toplumun niceliğini ifade ederken, toplumun içtimai, iktisadi ve kültürel yönlerini de açığa çıkarır. Nüfusun miktarı ve çeşitli hususiyetlerinin bilinmesi düne bakıp bugünü anlamaya yardım edeceği gibi gelecekle ilgili planlar yapmayı da kolaylaştırır.

Osmanlı döneminde nüfus sayımı denilebilecek ilk çalışmalar, tahrir defterleri olarak kendini gösterir. Tahrir sözlükte “yazma, kaydetme, deftere geçirme” anlamlarına gelir.

Terim olarak ise tahrir Osmanlı maliye teşkilatının vergileri ve bu vergileri verenleri ismen tespiti, farklı dönemlerde farklı şehirlerde gerçekleştirilen sayımları ve bu sayımların kaydedildiği defterleri ifade etmektedir.

Bugün elimizde bulunan Türk arşivlerinin en kıymetli hazinesi kesinlikle tahrir defterleridir. 30-40 yıl gibi süre zarflarında yapılan bu tahrirler nüfus ve vergileri tespit eden ana defterler olup, bu defterler sayesinde biz muayyen bir tarihte Osmanlı Devleti’nin herhangi bir köy veya kasabasında bulunan erkek nüfusuna, ellerindeki tarım arazisine çift, nim çift veya dönüm bazında gösteren işaretler, her birinin tabi olduğu vergi rakamları, isimleri ve babalarının isimleriyle kaydedildiğini görmekteyiz.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında düzenli olarak tutulan bu tahrir defterleri aynı zamanda tahriri yapılan bölgenin demografik yapısını yansıtmasından dolayı nüfus, sosyal ve ekonomik yapı, soy araştırmaları alanlarında da önemli bilgiler sağlamaktadır. Bu bakımdan tahrirler ilk nüfus sayımları olarakta isimlendirilir.

Osmanlı Devleti’nden önce sanayi toplumu yapısının hâkim olduğu çeşitli devletler ve imparatorluklar da ülkenin vergi ve vergi nüfusunu belirlemek için buna benzer sayımlar yapmıştır.

İslam Devletlerinde ve Akdeniz havzası medeniyetleri olan Roma, Mısır ve Ortaçağ Avrupa Devletlerindede bu usül bilinir. Fakat Osmanlı tahrir sistemi kendine has olarak genel çaplı, ayrıntılı ve çok düzenlidir.

Osmanlı Devleti’nin hangi tarihte bu sayımlara başladığı kesin olarak bilinmemekle beraber günümüze ulaşan en eski tahririn H. 835(M.1431) tarihli Arvavid Sancağı defteri olması ve diğer bazı belgelerden Osmanlı Devleti’nin tahriri XIV. yüzyılda kullandığı bilinmektedir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinden beri tutulan kayıtlardan ulaşılabilir olan en eski defter, Sultan İkinci Murat (1421-1451) dönemine aittir. Bunun yanında Fatih Sultan Mehmed (1451-1481), Sultan İkinci Beyazıt (1481-1512), Sultan İkinci Selim (1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemlerine ait defterlerde mevcuttur.

Bundan sonraki sayımlar geniş çaplı olamayıp sadece yeni fethedilen yerleri veya önemli merkezleri ihtiva etmiştir.

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren yeni fethettikleri bölgelerin hemen sayımını yapmış ve bu bölgelerde meydana gelen değişiklikleri tespit etmek için 30 yılda bir bu sayımları tekrarlamıştır. Ayrıca tahta yeni bir padişah geçtiğinde, zamanla meydana gelen değişikliklerin tespit edilmesi ve dirliklerinin dağılımının yeniden yapılması için eski kayıtlardan da yararlanılarak yeni tahrirler yapılmıştır.

Tahriri yapan kişilere “il yazıcısı, il muharrir” veya yaygın kullanıldığı şekli ile “tahrir emini” denilmiştir.

Bu devirde yapılan bu tahrirlerin amacı vergi mükelleflerini ve tımarların dağılımını tespit etmektir. Bu sebeple sadece vergi verme yaşına gelmiş olan erkekler tahrire dâhil edilmiştir. Bunun için tahririn yapıldığı bölgedeki erkeklerin tamamı bu defterlerde kayıtlı değildir.

Şehirlerde genellikle meslekler, kırsal alanda ise kişiler tapuladıkları toprağa göre çift, nim (yarım) çift veya bennak (yarım çiftten az) olarak kaydedilmiştir.

Tahrir işi bir vilayetin bütün toprak tasarrufu, tımar sistemi ve vergi düzenini ilgilendirdiğinden devletin en mühim işleri arasındadır. Osmanlı Devleti’nde bir bölgenin tahririne karar verildiği zaman tahrir işlemini yürütecek bir tahrir emini tayin edilmiştir.

Tahrir eminlerine verilen talimata bakılırsa, tespit ve kayıt işleri şu şekilde ilerler: Sultan itibar sahibi Ulema veya dürüstlüğü ve adil davranışları ile tanınan bürokratlar arasından işi bilen birisini Tahrir Emini tayin etmiştir. Bu emin’in eline gerekli her türlü yetkiyi içinde barındıran bir nişan verilmiş ve tahriri yapılacak bölgeye gönderilmiştir.

Tahriri yapılacak bölgenin kadı dahil bütün yerel makamlarına da Emin’e itaat etmeleri ve yardımcı olmaları emredilmiştir. Tahrir Emin’i gittiği bölgenin bir önceki defterini alarak inceleme ve araştırmalarına mahallinde bu defterle karşılaştırarak başlamıştır.

Tahrirler, XVII. yüzyıldan itibaren iç ve dış meseleler sebebiyle ihmal edilmiştir. XVII. yüzyıldan başlayarak devletin bürokrasisinin genişlemesi, iktisadi ve sosyal alanlardaki değişmeler ve gelişmeler, tahrir geleneğinde etkisini göstermiştir. Böylece klasik tahrir geleneği terk edilerek yerine yeni tahrir geleneği getirilmiştir. Yeni başlayan tahrir geleneğinde artık klasik tahrir defterindeki her kaynak için ayrı ayrı defterler tutulmaya merkezde bunlara ait bürolar oluşturulmaya başlanmıştır. Nitekim XVII. ve XVIII. yüzyıllara ait arşiv belgelerini bu yeni gelenek olarak isimlendirdiğimiz tahrir defterleri (Avarız ve Cizye defterleri) oluşturmaktadır.

19. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Nüfus Sayımları : Osmanlı döneminde nüfus sayımı diye ifade edebileceğimiz ilk sayımlar tahrir şeklinde kendini göstermektedir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde düzenli olarak tutulan bu tapu tahrir defterleri bölgenin demografik yapısını yansıtması sebebiyle nüfus, sosyal ve ekonomik yapı, soy araştırmaları gibi alanlarda bizlere önemli bilgiler vermektedir.

Bu bakımdan tahrir defterlerine nüfus sayımının ilk hali denilebilir. Klasik dönem Osmanlı tahrir ve avarız defterlerinden sonra XIX. yüzyılda ilk nüfus sayımı girişimi Sultan II. Mahmud devrinde meydana gelen Vaka-i Hayriye, yani Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Rusya ile savaşa girilen yıllarda (1826-1828) gerçekleşmiştir.

İlk defa İstanbul da başlanan bu uygulama Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle sekteye uğramış ve ülke geneline yayılamamıştır.

Osmanlı Devleti bu sayımla; müslim ve gayrimüslim nüfusu belirleyip böylece Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırıp yerine yeni bir ordu kurulması için ülkedeki aktif gücü, yani askere alabileceği müslim erkek nüfusun, diğer yandan ise ülkedeki gayrimüslimleri tespit ederek alabileceği cizye miktarını hesaplamayı amaçlamıştır.

Bu denemeden sonra Anadolu ve Rumeli’de toprak sayımı amacını gütmeyen modern sayım diye isimlendirebileceğimiz ilk nüfus sayımı 1831 senesinde yapılmıştır.

Sayım memurları hükümetçe seçilerek merkezden gönderilmiştir. Sayım memurlarının mesleklerine baktığımızda hemen hemen tümünün din adamlarından oluştuklarını görüyoruz bununla hükümet şeriata aykırı deyip halkın sayıma karşı çıkmasını önlemeye çalışmıştır.

Memurlar Anadolu ve Rumeli’ye hareket etmeden bir gün önce Bab-ı Ali’ye gelerek harcırahlarını ve gizli olduğu işaret edilen görevlerine dair talimatları alarak yola çıkmıştır. Memurlar vazife başına geçip sayımı yaptıktan sonra buralardan merkeze gönderilen sayım defterlerini düzenlemek ve neticelendirmek içinde İstanbul’da Ceride Nezareti kurulmuştur.

Nüfus memurları sayımın yapılacağı yere gelerek erkek nüfusu tek tek huzuruna çağırarak muayene etmişler, hazır ve mevcut olanları yaş, eşkâl ve lakapları göz önünde bulundurarak yazmışlardır. Asker olan, memuriyet veya ticaret sebebiyle kasaba veya köyde bulunmayanlar var ise bunları muhtar veya imamların ifadelerine göre kaydedilmiştir.

Memur herkesi yazdıktan sonra halka 8 ila 10 gün arasında bir zaman vererek unutulan veya yanlış yazılan var ise kayıtların düzeltilmesi için süre tanımıştır. Eğer bu süre zarfında bildirim yapılmaz ve yanlış bildirimde bulunan tespit edilirse cezai yaptırım uygulanmıştır. Bu sebeple imamlar ve muhtarlar aralarında görüşerek ne kadar nüfus varsa hepsini memura bildirmeye riayet etmişlerdir. Bu şekilde oluşturulan defterlere Yoklama Defterleri (ilmühaber) veya Vukuat Defterleri denilmiştir.

İlk defa yapılan genel nüfus sayımı 1831 yılı ortalarında tamamlandıktan sonra sayımlar, yukarıda ifade ettiğimiz şekilde nüfus yoklamaları olarak devam etmiştir. Bunun dışında ülkede zaman zaman genel ve bölgesel nüfus sayımları da yapılmıştır. Mesela 1844 yılında, orduyu düzenlemek ve asker alma usulünü değiştirmek için bir nüfus sayımı yapılmaya başlanmıştır. Fakat halkın bu sayıma tereddütle yaklaşması ve çıkan şayialar üzerine nüfusu saklamaları üzerine bu sayımdan sağlıklı bilgiler elde edilememiştir.

Bunun dışında 1866’da Tuna vilayetinde emlak ve nüfus sayımı yapılmıştır. 1866-1873 yılları arasında yapılan bu sayımda vergilerin yanı sıra kişilerin meslekleri ve mal varlıkları da kaydedilmiştir.

Bundan sonra Osmanlı Devleti 1905 ve 1906 tarihlerinde tekrar nüfus sayımı yapmıştır. Bu sayımın sebebi hem teknik hem siyasi nitelik taşımaktadır. Osmanlı Devleti önceki sayımlardan pek memnun kalmamış, özellikle bazı bölgelerde nüfusun eksik sayıldığını düşünmüştür. Sayımların siyasi sebebi ise gayrimüslim cemaatlerin kendi nüfuslarını çok göstermeye çalışmaları ve dini cemaat önderlerinin nüfus istatistikleri hususunda çekişmeye girmeleridir. Osmanlı Devleti bu gibi sorunlara çözüm olması için eskisi gibi uzun sürmeyecek yeni sayımların yapılmasına karar vermiştir.

Bozok sancağı’na bağlı bir kaza olan Akdağmadeni’nin hem Bozok sancağına ait defterler için de, hem de müstakil olarak farklı tarihlerde hazırlanmış pek çok defteri bulunmaktadır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Akdağmadeni kazası’na ait defterlerden ilki Akdağ, Boğazlıyan, Kızılkoca kazalarında yaşayan Harameyn Aşireti defteri olup bu defter H. 1247 tarihli ve 3885 numaralıdır. 7220 ve 7221 numaralı defterler Akdağ Reaya defteri ve Akdağ Müslim defteri olarak kaydedilmiş olup tarihi bilinmemektedir.

Osmanlı arşivlerindeki 2052 no.lu defter Akdağ kazasına ait nüfusu ihtiva etmektedir. Bahsedilecek diğer defterlerin için de Akdağ kazasının yanında Bozok sancağına bağlı diğer kazalara da ait nüfus bilgileri yer almaktadır.

Yukarıda da bahsedildiği üzere bu defter serilerinden H. 1246/M. 1831 tarihli ve 2052 numaralı defter, Akdağ ve köylerinde yaşayan Müslim bilgilerini tek elde toplamıştır. Defterde Eşikli köyünden başlamak üzere burada yaşayan şahısların sülale isimleri, lakapları, fiziki özellikleri, meslekleri, yaşları kaydedilmiş, bunlardan başka 1247 ve 1254 tarihleri arasında doğan veya ölenler belirtilmiştir. Ayrıca köy nüfusuna kayıtlı olup da başka yerde olanlar da yazılmıştır. Özellikle askerlik hizmetini yaptığı anlaşılan kişiler de belirtilmiştir. Bunlar dışında askere gitmeye elverişli olanlar matlub olarak, aklî ya da fizikî özrü olup askerliğe elverişli olmayanlar alil olarak kaydedilmiştir. Köylerin sonunda toplam nüfus sayıları verilmiştir.

Bunlar kırmızı ve siyah mürekkepli rika yazı şekliyle yazılan defterin transkripsiyonunda belirtilmiş ve gerçek sıra numaraları gösterilmiştir. Defterde hicri tarihler verilmiştir. Şahısların yaşları “sinn” ibaresi belirtilerek, doğumlar “tevellüd” ölümler “fevt” tabiriyle gösterilmiştir. Bir yaşına girmemiş olan çocuklar “mah” tabiriyle kaydedilirken, defterde şahıslara ait bazı hususiyetlerin tekrar etmesi durumunda “mislehü” ifadesi kullanılmıştır.

Bireyler sıra numarası ile yazılırken, sayımdan sonra gerçekleşen doğum hadiselerinde çocuklara herhangi bir sıra numarası verilmemiştir. Ölüm hadiselerinde kırmızı kalemle fevt ibaresi yazılarak ölüm tarihi eklenmiştir. Yeni doğanlara sıra numarası verilmemiş ve alta eklenmiştir. İlk sıra genellikle köyün nüfuzlu kimsesi olan İmam ve Kethüdalara ayrılmıştır. Kişiler hususiyle baba adları ve lakaplarıyla yazılmışlar, bazen de sadece isim veya lakaplarıyla tek başına yazılmıştır.

Gelgelelim Umutlu, Tat, Olucak ve Karaçokrak köylerini de kapsayan Akdağmadeni ilçesinin tarihine, nüfus yapısına.

Yozgat ve çevresinde Hititler, Frigler, Kimmerler, Lidyalılar, Persler, Galatlar, Romalılar ve Bizanslılar egemenliklerini sürdürmüşler.

Bölge ilk çağlarda yoğun olarak iskân edilmesine ve önemli kervanların geçiş güzergâhında olmasına rağmen Roma ve Bizans dönemlerinde bu özelliğini büyük ölçüde yitirmiş, ticaret yollarının değişmesi o dönemde Sasaniler ile yapılan savaşlar ve savunmamın zor olması sebebiyle bölge önemini kaybetmiş herhangi bir şehirleşme oluşmamıştır.

Bunlarında etkisiyle kısmen azalmış yerleşim birimleri ve yerli nüfus sayısı bölgeye Türklerin gelmeye başlamasıyla daha çok azalmıştır.

Türklerin Anadolu’ya girmesiyle beraber bölge Danişmentlilerin egemenliği altında kalmıştır. 1174 yılında bu bölge II. Kılıçarslan tarafından Selçuklu hâkimiyetine girmiş ardından İlhanlılar ve Kadı Burhaneddin Devleti hâkimiyeti altında kalmıştır.

1399 yılında Yıldırım Beyazıt döneminde Osmanlı hâkimiyetine giren bölgeye daha sonra Dulkadiroğlulları hâkim olmuştur.

1514 yılında Yavuz Sultan Selim, Dulkadiroğluları beyliğini topraklarına katınca Bozok bölgesi de kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

XV. yüzyılın ilk yıllarında Dulkadirlilere bağlı olan Bozok Türkmenlerinin yerleştikleri bu topraklara kendi adları verilmiştir. Bozok Türkmenleri için kullanılan bu ifade Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiş daha sonrada Yozgat ismine dönüşmüştür.

Geniş bir bölge olan Bozok sancağına bağlı Yozgat, XIX. yüzyılda değişik zamanlarda idari anlamda değişikliğe uğramıştır.

Örneğin, 1831’de Yozgat ve çevresi, Eyalet-i Sivas (Rum) içinde Bozok livası olarak yer almıştır. 1847’de Bozok Livası Eyalet-i Sivas’tan ayrılarak kendi başına bir eyalet olmuştur.

Bu dönemde Bozok Eyaleti, Merkez Liva ve Kayseri Livasından oluşmuştur. 1867 yılında Bozok Sancağı Ankara eyaletine bağlıydı. Bozok sancağı, Yozgat Merkez, Çorum, Budaközü ve Maden kazalarından oluşmuştur.

1877 yılına gelindiğinde Bozok Sancağının kazalarını Yozgat Merkez Kaza, Akdağmadeni, Boğazlıyan, Çorum ve Sungurlu oluşturmuştur.

Akdağmadeni’nin genel coğrafyası ve ismi ise şu şekilde kayıtlarda yeralmaktadır. Tarih ilminin yardımcı kaynaklarından birisi de toplum ve bu toplumun üzerinde yaşadığı coğrafya arasındaki münasebeti ve karşılıklı tesirleri inceleyen beşeri coğrafyadır. Medeniyetlerin büyüyüp gelişmesinde ve gerileyip yok olmasında insanların kültürleri ve tabi oldukları coğrafi ortamın da etkisi vardır. Medeniyet seviyesi tarihi süreç içerisinde insanların tabiatı kullanma ve ondan faydalanma becerilerinin seviyesine göre artmış veya düşmüştür. Bu sebepledir ki tarih araştırması yaparken toplumun üzerinde yaşadığı mekân, tabii şartlar ve iklim özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekir.

İlçe adını toprakları içerisinde bulunan Akdağlardan almıştır. 2130 metre yükseklikte bulunan bu dağın yapısını II. Jeolojik devir kalkerleri oluşturmuştur. Dağın etek kısmında neojen yer tabakaları yer alır. Kızıldağ, Çörekli, Değirmen Tepesi ve Dağı, Çakmak dağı, Tahtalı, Uzunburun, Türü Dağları ilçede bulunan diğer dağlardır. Bu dağlar sebebiyle bölge oldukça engebelidir.

İlçenin yarıdan fazla kısmı dağlıktır. Başlıca yaylakları Akdağlardır. Diğerleri Albant, Sırıklı, Körziyaret, Divandim ve Yerli Boyundur yaylalarıdır.

Akdağmadeni kuruluş itibariyle civar illere nispetle uzun bir geçmişe sahiptir. Bugün Akdağmadeni’nin bağlı bulunduğu Yozgat ili, uzun yıllar Bozok sancağı ile anılan ve Kayseri’yi de içine alan sancağın merkez kazasının şimdiki ‘Çepni Köyü’ olan Karahisar-ı Behramşah kazasına bağlı bir köy olarak Akdağ’ın eteklerinde bir vadi içerisinde kurulmuştur.

1815 yılında Bozok Sancağı idaresi ‘Maden İşletmesi’ açılmasıyla yöreye akın başlamıştır. Yöreye gelip yerleşenler arasında Ermeni ve Rum aileler de vardır. Ancak Ermeni nüfusu Rumlara nazaran daha azdır. Gayrimüslimler daha çok çiftçilikle uğraştıkları için verimli ve sulak arazilere, Türkler ise daha çok hayvancılık yaptıkları için kırsal alanlara yerleşmişlerdir.

Yörenin isminin belirlenmesinde muhakkak ilçede faaliyet gösteren ‘Çinko-Kurşun İşletmesi’nin’ tesiri vardır. ‘Maden’ kelimesi zamanla bu yerleşim yerinin adı olmuştur. Akdağ eteklerinde kurulması sebebiyle de, dağın ismine yapılan bir atıfla Akdağ yani Akdağlardan çıkan maden anlamında “Akdağmadeni” adını almıştır. “Maden” isminin uzun bir süre kullanılmıştır. Geçmişe baktığımızda zamanın salnâme, sened-i hakanî, temettuat gibi belgelerinde “Maden” ismine sıkça rastlanır.

1293 salnamesinde geçen Maden kazası ibaresi, 1876 yılına kadar bu ismin kullanıldığını göstermektedir.

Akdağmadeni köylerinin nüfusu ve nüfusun özelliklerine gelince, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Nüfus Defterleri Fonu’nda yer alan Bozok sancağı’na tabi Akdağmadeni kazası’na ait 2052 numaralı nüfus defterine göre, Akdağmadeni kazası’nın genelinde 1831 yılında Müslümanların yaşadığı 96 köy tespit edilmiştir. Bu köylerden Evci ve Davutlu Köyleri birlikte yazılmıştır.

Akdağmadeni kazasının toplam nüfusu 7371’dir. Bu nüfustan 6540 kişi sancak ahalisinden, 612 kişi Haremeyn Evkafı Aşairi’nden, 60 kişi Doburcalı Aşireti’nden, 55 kişi Zile hassı Yörükanı’ndan, 8 kişi Mamalu Aşireti’nden, 1 kişi Çongar Yörükanı’ndan, 43 kişi Evci Aşireti’nden, 4 kişi Bucak Avşarı Aşireti’nden, 48 kişi Hekimhanı Reayası’ndandır.

Defterde tespit edilen bu nüfusun sadece erkeklere ait olduğunu bir kere daha vurgulamak gerekir. Bu sayı kadar kız ve kadın nüfusu da hesaba katılacak olunursa, kazanın toplam tahmini nüfusunun 15.000 civarında olduğu söylenebilir.

Kazanın en kalabalık köyü 459 kişi ile Çandır, 369 kişi ile Çayırşeyhi ve 239 kişi ile Toraman-ı Kebir köyleridir. Terzili 4 kişi, Arpalık 8 kişi, Kışla-i Karabel 8 kişi ile en az nüfusa sahip köylerdir. Bu tarihlerde Akdağmadeni kazası’nda doğan çocuk sayısı 2332 iken kazada yaşanan toplam ölüm sayısı 1617’dir. Kaza genelinde doğum oranı ölüm oranıdan fazladır. Kazada 1871 kişi matlub yani askere elverişli olarak kaydedilmiştir. Alil yani özürlü olarak kaydedilenler ise 146 kişidir.

Köylerin tamamına yakınında imam ve kethüda vardır. Eşikli, İlçili, Derekemal, Kesiriç, Ali Fakihlü, Külekçi, Karakışla, Menteşe, Malaz, Koğurlu, Terzili, Koçcugaz, Bebek, Söylemez, İnönü, Karacalar, Horuk, Divanlı, Benli, Ozan, Parmaksız, Köseali, Arpalık, Kadıgüllü, Kemalli, Çıkrıkçı, Çalağıl-ı Kebir, Ürkütlü, Dayılı, Yazıkaplancı, Emirbeyli, Kürekçi, Celal, İnkışla, Ağcadam, Topaktaş, İnönü, İnallı, Kurtderesi, Ortakışla, Karaazap, Halilhacı, Öyüklüalan, Veziralanı, Kozan, Bektaşlı Kışlası, Büyük Kışla, Kübşan, Kışla-i Karabel, Çilekli köylerinde imam yoktur. İmamların toplam sayısı 45’tir.

Alamadın, Peyk ve Çalağıl-ı Kebir köylerinde hatipler de mevcuttur. İmamlardan sonra kethüdalardan bahsedecek olursak Rumdiğin, Terzili, Arpalık, Koçak, Yahyasaray, Çukurviran, Kurtderesi, Ortakışla, Karaazap, Halilhacı, Bozöyük, Bektaşlı Kışlası, Büyük Kışla, Kışla-i Karabel köylerinde kethüda yoktur. Toplam kethüda sayısı ise 83’tür.

Bunun yanında Çayırşeyh köyünden Gözükızıloğlu ketebeden Elbistani Yusuf Efendi b. Mehmed kethüda-i mütesellim-i liva-i Bozok, Özer köyünden Ömer b. Mehmed Ayan-ı Kaza-i Akdağ, Kadıgüllü köyünden Emir Ali oğlu Hacı Ahmed b. İbrahim naib-i kaza-i Akdağ yazılmıştır. Büyükkışla’da Mehmed b. İsmail Muallim-i Sıbyan’dır.

Kazada en yaygın isim Mehmed’dir. 1329 kişi Mehmed, 946 kişi Ali, 821 kişi Mustafa, 803 kişi Osman, 655 kişi Ahmed, 600 kişi Ömer, 534 kişi Hasan, 523 kişi Hüseyin ismini taşımaktadır.

                Kaza genelinde çiftçi kaydedilen 2839 kişi, rençber kaydedilen 273 kişi, çoban kaydedilen 24 kişi, deveci kaydedilen 1 kişi ve hala öğrenimi devam etmekte olup talebe kaydedilen 78 kişi vardır.

Köy Adları ve Nüfus Sayıları Şu Şekilde Gösterilmektedir.

1-Eşikli                               55

2-Alamadın                          215

3-Kızılcain                           115

4-Toraman-ı Kebir              239

5-Toraman-ı Sagir              123

6-Rumdiğin                          237

7-Kılıçlı                               65

8-Karaşeyh                          62

9-İsabeyli                             83

10-Çandır                             459

11-Elçili                             38

12-Çayırşeyh                       369

13-Çurali                              121

14-Turlahan                         73

15-Tekye                              85

16-Derekemal                      48

17-Çokradan                       212

18-Kesiriç                             54

19-Turisa/ Turasa               75

20-Fahralı                            50

21-Alifakihli                         40

22-Ürneç                               154

23-Külekçi                            127

24-Baraklı                            64

25-Alidemirci                       90

26-Karakışla                        45

27-Menteşe                          71

28-Malaz                              32

29-Koğurlu                           40

30-Sunullahoğluçiftliği   81

31-Karayakuplu              62

32-Derzili                              4

33-Koçcugaz                       73

34-Bebek                              26

35-Söylemez                        26

36-Hozman                         36

37-İnönü                              25

38-Salur                75

39-Karacalar                       69

40-Çıkrıkçı                          85

41-Çalağıl-ı Sagir                105

42-Peyk                143

43-Horuk                              111

44-Dİvanlı                           42

45-Benli                33

46-Ozan                61

47-Parmaksız                      32

48-Köseali                            59

49-Arpalık                            8

50-Kadıgüllü                        90

51-Belağcahadkavağı   94

52-Erbey                               84

53-Kemalli                           50

54-Çıklalı                             10

55-Çalağıl-ı Kebir               99

56-Ürkütlü                            32

57-Dayılı                              24

58-Yazıkaplancı 29

59-Ramazanlı                      97

60-Koçak                             33

61-Alembey                         78

62-Sobuç                              66

63-Emirbeyli                        54

64-Mescidli                          27

65-Kürekçi                           21

66-Hasbey                           174

67-Celal                35

68-Gündüzlü                        29

69-İnkışla                             24

70-Ağcadam                        24

71-Hisarbey                         153

72-Derekaplancı 49

73-Azabbaşılı                      83

74-Topaktaş                        16

75-Ağcakışla                       181

76-Yahyasarayı             123

77-İnönü                              46

78-İnallı                42

79-Çukurviran                     55

80-Kurtderesi                       20

81-Ortakışla                         55

82-Karaazap                        16

83-Aktaş                               24

84-Halilhacı                         16

85-Özer                 16

86-Evci ma’a Davutlu       42

87-Bozhöyük                      69

88-Öyüklüalan                49

89-Ardınçalanı                63

90-Veziralanı                       62

91-Kozan                             83

92-Bektaşlı Kışlası             61

93-Büyük Kışla              235

94-Kübşan Kavağı Kışlası   52

95-Kışla-i Karabel              8

96-Kışla-i Çiçekli                64

Toplam                 7371

Şimdi çoğu Sarıkaya, Saraykent, Çayıralan, Çandır gibi ilçelerine bağlı olan bu köylerin tamamının bağlı olduğu zamanlarda Akdağmadeni, yerleşim yeri olarak 19. asrın ortalarında idari yetkiye haiz bir simli kurşun işletmesi müdürlüğü olarak kurulmuş ve bu madenin etrafında da nahiye büyüklüğünde bir yerleşim merkezi oluşunca Madenciler nahiyesi adını almış.

1815 yılına kadar gür ormanlardan teşkilmbakir bir alan. Şimdiki belediye garajının bulunduğu yere maden işletmesi kuruluyor. Arapkir, Gümüşhane, Trabzon ve Ahıska’dan nitelikli işçiler getiriliyor. Bu işçiler ve ailesiyle nüfus dahada artıyor. 1862’de Beyoğlu’ndan sonra Türkiyenin 2. İlk belediyesi oluyor. 1871’de de ilçe hüviyetini kazanıyor.  1923 yılında kasaba 1.250 hane iken Rum ve Ermenilerin 1924-1927 yılında Yunanistan’a mübadele suretiyle nakilleri üzerine nüfus azalıyor. Aynı tarihte Yunanistan’dan Selanik’in Kayalar bölgesinden mübadele suretiyle gelen 266 hane Türk nüfus kasabaya yerleştirilmiş ise de, çoğu Türkiye’deki akrabalarının yanlarına göçmesi üzerine nüfus yine eksiliyor. Yine bu tarihlerde köylerde de mübadele yapılmış, Romanya, Bulgaristan (1951) ve 1935 yılında Yugoslavya’dan gelen 790 hane menkul aile köylere yerleştirilmiş. Hariçten gelen bu mübadil ve göçmenlerden 2/3’ü tütüncü olmaları nedeniyle tütün yetiştirilen mekanlara yani yurt içinden başka kazalara göç etmişler.

Uzun yıllar Bozok Sancağı adi ile anılan ve Kayseri’yi de içine alan sancağın merkezi kazanın şimdiki Çepni köyü olan Karahisar Beyramşah’tır

İlçenin merkezi 1815 yılına kadar ormanlık olduğu bugünkü kasabaya bağlı civar Güneyli Mahallesi’nin kasaba içindeki havuzda (Şimdiki Pazaryeri) hayvanları korkarak sulamaya getirdikleri ve çamlığın sıklığından hayvanların zor girdiği söylenmektedir. 1860 yılında Karahisar Beyramşah kazasına bağlı bir nahiye vücuda gelmiş ve Akdağmadeni 1871 yılında da Karahisar Beyramşah kazası inşa edilerek Akdağmadeni nahiyesine kaza teşkilatı kurulmuş ve Yozgat’a bağlanmıştır. Kaza merkezi birkaç ay sonra eski bir nahiye olan Karamağara (Saraykent) köyüne nakledilmişse de 1876 yılında tekrar Akdağmadeni kasabasına gelmiş ve Karamağara köyü de bu kazaya bağlı Madenciler adında bir nahiye olarak kalmış.

1895 yılındaki Ankara vilayeti salnamesinde Akdağmadeni ve köyleri şu şekilde yazılmaktadır. Merkez vilayeti Ankara'ya 58, Yozgat'a 12 saat mesafededir. Merkez kaza olan Akdağ kazası 6 mahalle, 510 hane, 1 hükümet konağı, 1 cami şerif, 4 medrese 1 rüştiye ,2 ibtidai mektebi, 210 dükkan, 10 kahve, 1 hamam ve umum kaza 145 karye (köy),82 cami ve mescidi, 152 mektep, 6 tekke, 16 ahşap,2 kargir köprü 287 çeşme, 3 kilise, Ermeni ve Rum milletlerine mensup 3 mektep, 129 değirmen 5 fırın havidir. Kasabada 459 (erkek) zükur, 481 ünas-ı müslim (müslüman hanımlar), 580 zükur, 643 ünas-i Müslim, 1920 zikur, 2031 ünası Rum, 1027 zükur,877 ünas-ı Ermeni nüfus mevcuddur. Kazayı mezkur mevki en yüksek ve etrafı zengin ormanlarla kaplı olmak hasabiyle havası latif ve ceyiddir. Havi olduğu ormanlardan (Hacce), (Okça), (Domuzözü) namındaki üç kıtası 57.300 cerepten ibaret olup derinunda; çam, ardıç, yabani armut, alıç meşe ağaçları. İlçenin bir senelik vergi andalı: 423.940 aşar bedeli 55.7507 ağnam rüsumu 30.68889 kuruştan ibarettir.

İlçenin çoğrafik konumu ve özelliklerine gelince, Akdağmadeni jeolojik açıdan, masif arazi üzerindedir. Sivas sınırını çizen Akdağlar'ın yapısında genellikle II.zamanın kalkerleri yaygın.  Eteklerinde ise neojen tortulları var. Rakımı 1352 mt, yüzölçümü 1.796 Km.²' dir.

İlçenin matematiksel konumu 39°, 39`,39`` enlemleri ile 35,53`,11`` boylamları arası gösterilmektedir.

Umutlu ve çevresindeki tarihi alanlara gelince, çoğu tarih düşmanı definecilerin hışmına uğramış ama şimdi sit alanı olan birkaç yerden bahsedeceğim.

Kale Sit Alanı: Tarhana Köyü yakınında bir höyük. Üzerinde tekneler oyulmuş 2 adet kaya tespit edilmiş. Üzeri definecilerce tahrip edilmiş kazı çukurları var. Toprak kayması yoluyla seramik parçaları ana kayaya kadar taşınmış.Yüzeyde Demir Çağı, Roma ve Ortaçağ'a ait keramikler bulunuyor.

Şebni Tümülüsü: Oluközü Beldesindeki Şebni Mevkiinde bulunan ve çevresi ağaçlandırma için teraslanan yaklaşık 30 m. çapında yığma bir Tümülüs var.

Muşali Kalesi: Muşali Kalesi (Çalışkan) Köyünde bulunan kale yaklaşık 300 metre çapında. Kale çevre arazilere hakim bir konumda. Surların bir kısmı yıkılmış, mevcut kısımlarıda zamanın etkisiyle çok hırpalanmış. II.Gıyaseddin Keyhüsrev zamanı emirlerinden Necmeddin Behramşah-Candar tarafından yaptırılan bu kalenin eteklerinde Ali Çelebi ve Mahmut Çelebinin türbeleri var.

Düğmelitepe Tümülüsü: Akçakışla Köyü'ndedir. Tümülüs yüksek bir platonun ortasında 15-20 metre yüksekliğe sahiptir. 60 metre çapındadır. Kaçak kazıyla yokedilmiş bir mezar odası var. Beşik tonozlu ön ve arka odadan oluşan iki bölmeli ve tamamen kesme taştan yapılmış.

Kaletepe Yerleşimi: Dokuz Köyünün 2 km doğusunda, Üçkaraağaç Köyü yolu üzerinde, yola 300 metre mesafedeki Kaletepe'nin üzerindedir. Tepenin çapı 80 metre, yüksekliği ise 25 metre kadardır. Zirvedeki yerleşimim çapı 35 metredir. Yerleşimin etrafını yüzeyde gözlemlenebilen taş duvar kalıntısı çevrelemektedir.

Kaletepe Höyüğü: Örenkale Köyünün 250 metre güneydoğusunda, 100 metre zemin çapı ve yaklaşık 20 metre yüksekliğinde bir höyüktür. Höyük üzerinde İlk Tunç Çağı ve Roma keramikleri görülmektedir.

Bozhöyük Köyü Höyüğü: Bozhöyük asfaltı üzerinde, yolun solunda, yoldan 25-30 metre uzaklıkta, köy yerleşim yerine bitişiktir. Doğal bir tepe üzerinde yaklaşık 25-30 metre yüksekliğe sahiptir. Höyüğün görünümünden 2-3 evre yerleşim gördüğü tahmin edilmektedir. Höyük üzerinde çeşitli dönemlere ait seramik parçalarına ve kaçak kazı çukurlarına rastlanmıştır.

Karahisartatlısı Köyü Kayaüstü Yerleşimi: Köyün ve Söğütlüpınar Deresinin kuzeyinde yer almaktadır. Köye yaklaşık 200 metre uzaklıktadır. Yerleşim hafif eğimli tepelik bir alan üzerindedir. Güneyinden ve batısından küçük dere geçmektedir. Taşınmaz üzerinde tarım yapılmasından dolayı biraz tahrip edilmiştir. Yerleşimde Helenistik ve roma dönemlerine ait keramik örneklerine rastlanmıştır.

Düz Yerleşim: Dayılı Köyünün yaklaşık 1,5 km kuzeyinde yer almaktadır. Kuzeyinden Gölayağı Deresi geçmektedir. Tarım alanları içerisindedir. Yerleşim alanı tarım faaliyetleri sonucu büyük oranda tahrip edilmiş. Alanda Roma ve Doğu Roma dönemine ait seramik parçalarına rastlanmış.

Babulular; 1970’li yıllara, yani yakın tarihe kadar ayakta kalmış ve Horasan Harcıyla yapılmış, enfes mimarideki ilk camilerini maalisef restore edip koruyamamış, kıymetini bilmeden yıktırmışlar. Bu tarihi camide Akdağmadeni’nin en saygın alimlerinin yetiştiği biliniyor. Umutlu’nun adını yücelten eski değerlerinden Şeyh Ali, aynı zamanda Osmanlıca ve Türkçe’yi çok iyi bilen, güzel okuyan, anlamlı yordayan ve çevresine öğreten evliya gönüllü bilge alim bu camide yetişmiş. Yine bu camide yetişen ve Molla diye anılan diğer saygın alimler arasında Hatsüsün Efendi ve Mılla Feyzullah Efendi’den de Bozok Platosunda her zaman büyük saygıyla bahsedilir.

Birinci Dünya Savaşında Umutlu’dan 94 kişinin askere gittiği, bunlardan sadece 4 kişinin döndüğü biliniyor. Hepside Ganiçya, Kafkasya, Suriye, Makedonya, Basra, Kanal Cepheleri, Çanakkale, Sarıkamış, Yemen gibi kanlı cephelerde şehadete ermişler.

O zamanki çile yılları sadece savaşlarla sınırlı değil tabiiki. Birde ince hastalık dedikleri verem, tifüs, sarılık, kolera, sıtma, kızamık, çiçek vs. gibi pandemik illetlerde musallat olmuş. Etkilenmeyen kimse olmamasına rağmen Hurşutlar, Bekiraağgiller, Hatsünler ve Hayrinin Halitler gibi duyarlı aileler bu illetlerden zarar görmemek uğruna bir sene boyunca işlerini güçlerini aksatarak kapsamlı tedaviler görmüşler. Zamanın doktorları verem hastalığını mikrobik bir salgın olarak değerlendirerek, Devlet kurumlarından tüm köylere sabun, deterjan vs. dağıttırma önerilerinde bulunmuşlar.

Bu topraklar savaşlar, göç hareketleri, istilalar, salgınlar, güvenlik tedbirleri vs. gibi mazeretlerle defalarca el değiştirmiş. Tabiiki buralarda Kimmerler, Hititler, Asurlar vs yaşadı demek iddialı bir açıklama olur. Helede akşam ne yediğini bile tarif edemeyen tarihçilere bi sorsan krallarından komutanlarına, adamlarından emeklerine hepsini teker teker uydurup uydurup saymaya yeltenirler.

Biliyorsunuz ki bizi ilgilendiren en önemli tarih mevcut Umutlu’lu insanların göç güzergahları, tespit edebildiğimiz kadar yerleşim tarihleri, kökenleri, uğraş alanları, geldikleri yerler ve aidiyetini tahmin ettiğimiz boyları olarak belirtmeye çalışacağız. Bunun içinde elimizdeki en sağlam kaynaklar kısıtlıda olsa temettuat defterleridir.

Tarih terimleri, çağlar, rakamlar, yazı dilleri ve yorumları ile ulaşımı güç arşivlerin okurlara servisi hepimizede çok sıkıcı geleceğini biliyorum. Çok okuyan, araştıran dereceler, birincilikler almış eski bir genel kültür bilgi yarışmacısı olarak size şöyle bir şahsi yorumumu söyleyim. Emin olun tarihin çoğu sayfaları kendi köklerini yüceltme gayretinde duygusal hislerle yazılmış, ferdi yorumlar, hayali sınırlar, tahmini komutanlar ve zannettikleri güzergahların emin olun çok önemli bir yüzdesi tamamen hayali tahminlere dayanıyor. Adamlar daha Abısın Osman’ı, Boyamanın Hurşud, Gadoğ Dursun, Gulüğün Omar, Hohur Yusuf, Tozoğ Ömer, Piteyin Osman, Zünenin Kazim, Ostuğun Hacı’yı ve Güddüğün Yayha’yı bile  bilmiyor, Kral Kantuzili’den, Anitta’dan, Şuppililima’dan bahsediyor. Okunan kil tabletler, elimize geçen iz ve kanıtlar, anlatılanlar, yazılanlar kadar çok değil maalisef. Neyse bu bilim için uğraşan insanları daha fazla kızdırmayalım ve biz bu bölgenin gerçek tarihini yazan, gönüller fetheden İbice, Manağan Arif, Uyuz Memmed, Guruluh Zakir, Tırtıl Çavış, Deli Hacı, Gavur Önnük, Honaza Hacıbağ, Körbamin Ehsan, Guru Fadimenin Aziz, Cin Üsüyünün Halil ve Topal Sefo gibi gerçek kralları, şahları, sultanları, padişahları, evliyaları, enbiyaları, hanedanları yazmaya devam edelim.  

Babu’nun ilk yerlileri Garasanlar, Veliler ve Ümmetler gibi gözüküyor. Bu üç sülale ilk önce Kaçak köyünün altına yerleşmişler. O zamanlar köyün şu anki yerinde Rumlar oturuyormuş. Rum nüfus buralardan gidince Veli, Ümmet ve Garahasan adlı yörükler gelip şu anki köy sınırlarına yerleşmişler. Daha sonra Abıslar ve Ömer Kâagilde gelmiş.

Aslında Orta Anadolu’nun step iklime sahip verimsiz bozkırlarına Osmanlı İmparatorluğunun göç ve iskan politikaları kapsamında serhat şehirlerden zaman zaman ve parça parça çok değişik milletler ve mağdur aileler getirilerek yerleştirilmiş.

Bozok Platosundaki tüm nüfusa Dulkadirli, Bekdik, Bayat Boyu, Beydili, Salur, Eymür, Kızılkocalu vs. gibi tek isim koyarak kestirip atmak çok zor.

Örneğin Kafkaslardan, Balkanlardan, Kuzey Suriye’den ve Osmanlı Serhat şehirlerinden buralara getirilen Türkmen ailelerin aksine, yine Osmanlı-Rus ve Osmanlı İran savaşlarından mağdur bir çok Kürt ailelerde iskan edilmiş. Ayrıca 93 Harbide denilen savaşta Babu ve çevre köylere Tunceli ve Kars’tan gelen bir çok ailede toplu olarak yerleştirilmiş.

Tunceli, Erzincan ve Kars taraflarından gelip Babu’ya yerleşen bazı aileler arasında önce Olucak’a yerleşip daha sonra buraya gelen Kürt Osman ile Borazan ve Boyalık’a yerleşip daha sonra buraya gelen Manaklar gibi aileler de var.

Ama taşınan soyadları ve aile lakaplarına bakarsanız bu köyün birkaç hanesi dışında genel olarak 3 kurucu oymaktan oluştuğu varsalıyor. Bunlar kesin bilgi olmamakla beraber Garasanlar, Veliler ve Ümmetler diye biliniyor.

Tabiiki hepside hısımlık, akrabalık bağlarıyla birbirlerine karışmışlar. Sülaleler ve soyadlarıyla kategorize etmek gerekirse, Serkizler sülalesini Aras, Demir;, Cücükler Sülalesini Olcay;, Garahasanlar Sülalesini Şanlı, Güngör, Bozkurt, Ünlü ve Atak;, Veliler Sülalesini Koçak, Yılmaz ve Yırtıcı;, Kümmetler Sülalesini Karabil, Taşdelen ve Yıldırım;, Abıslar Sülalesini Taş;, Memililer Sülalesini Ünal;, Süleymanoğulları Sülasini Tek;, Memikler Sülalesini Akgül;, Manaklar Sülalesini Alandağ;, Çopur Elifler Sülalesini Biçer;, Coruhlar Sülalesini Dalkıran;, Güdogil Sülalesini Parlak;, Köleler Sülalesini Güvenç, Eser ve İpeksoy, Şekirler Sülalesini Öztürk;, Cabatlar Sülalesini Varlık;, Hayrigiller Sülalesini Karabulut ve Sıddıklar Sülalesini ise Garip soyadları oluşturuyor.

Elbetteki Anadolu coğrafyasına hakimiyet sağlayan Türkler 1071 Malazgirt Savaşı sonrası akın akın gelip yerleşmeye başlamışlar, ardından püskürtme amaçlı Bizans ve haçlı saldırıları ile sık sık mobil yerleşkelere maruz kalmışlar ama 1176 yılındaki Türklerin Anadolu’ya kesin ve köklü hakimiyetinin başlangıcı kabul edilen Miryakefalon Savaşından sonra Türkistan coğrafyasından gelen obalar tam anlamıyla yerleşik hayatlara geçmişler.

Yerleşik hayat dediysek tam anlamıyla keyifli ve güvenli bir hayat değil tabiiki. Defalarca savaşlar, saldırılar, göçler ve huzursuzluklarla yine sık sık yerler değişmiş.

Babu’da bu badirelerden geçmiş, dönem dönem ve farklı farklı coğrafyalardan ara ara gelen mağdur göçmenlerin iskan edildiği  bir köy olmuş. 

 Şimdi tarih anlatmak elbetteki insanı biraz sıkar. Paleotik, Mezolitik, Neolitik, Kalkolitik vs. vs. Ondan sonra başlıyorlar işte nasıl emin oluyorlarsa Hitiler, Frigler, Persler, Medler, Kimmerler, Galatlar, Trokmiler, Deniz Halkları vs. vs. Hepside emin olun uyduruk bilgiler. Helede harita ile gösterilen tarihlerin hepside uydurmasyon. Hâa şöye olabilir. Arkelojik kalıntılar ve uluslararası otoriteler tarafından tahminler birleştirilir ve ortak bir akılla tam olarak sınır çizilemesede bölgeler üç aşağı, beş yukarı tarif edilebilir. Ayrıca ağıtlar, türküler, efsaneler, halk hikayeleri tarih için çok inandırıcı sonuçlar verebilir.

Siz Norecağniz ki bilinmeyen hayali tarihi. Biz gözümüzün önünden akıp giden yakın tarihi, asıl medeniyeti ve asıl kralları birbirimize anlatalım. Babu Kasabasında gönlüyle, yüreğiyle, emeğiyle, saygısıyla, hörmetiyle yaşayıp, bölgeye medeniyetin en değerlisini getiren, güzelliğine güzellik katan fazilet erbabı cömert insanlar Deli Hacı, Gülüsün Şükrü, Gavur Önnük Mıhdat, Guruluh Zakir, Bekirağanın Mıhdat, Ali Çavış, Garibin Möhrali, Şıhali, Honaza Hacıbağ ve Hacı Üsüyünün Sülüman gibi gerçek kralların yaşattığı uygarlığı, medeniyeti ve güzellikleri sürekli anlatalım.

Evet güzel insanlar.. Bendeniz Özgün Orhun ÇAKIR, Araştırmacı-Yazar-Gazeteci Rıfat ÇAKIR’la (Babam) birlikte nitelilikli insan değerlerimizi, şehrimizin adını heryerde yükseltip yücelten, hemşehri kimliğimize saygınlık kazandıran, coğrafik dekoru estetik, törelerini sadakatle uygulayan, geleneksel motiflerine hakim ve kültürel dokusu canlı bir çok köyümüzün belgeselini yazdık.

Bu özellikleri liyakatiyle taşıyan Umutlu Kasabasının belgeselini yazabilmek için yaklaşık 2019 Eylül ayından beri çalışıyoruz. Konuyla ilgili uğraşlarımız arasında 40-50 kişilik bir kaynak guruptan bilgiler topladık. Köyünüzü, arazisini, pınarları, eşmeleri, bağları, eski bostanlıkları, bahçeleri, yaylakları, sayfiye alanlarını ve eski odaları dolaştık. Kurumsal arşivlerden bir çok tarihi kaynaklar araştırdık. Bizlere bilgisi, görgüsü, güleryüzü, cömert gönlü ve misafirperliğiyle klavuz olup yüreğimizi fetheden tüm güzel insanlarınıza yardımları için gönül dolusu teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Tabiiki bu belgeseldeki amacımız köyünüzün adını yükselten, yücelten, adalet ve asaletleriyle her gönülde iz bırakan değerlerinizi, köyde ve çevresinde bilindiği adları, vasıfları ve lakaplarıyla aktardık. Bu yazıda adı geçen ve çoğu ebediyete intikal eden asil soylu, pak yürekli köy büyüklerinizin, araya uzun yıllar bile girse asla unutulmaması, hatıralarıyla yaşatılması, yeni nesillerinize emek ve erdemleriyle tanıtılmasını amaç edindik.

Köyüne, köylüsüne, tarihine, kültürüne sadık, memleketi ve milletine yürekten sevdalı vatansever nesiller yetişmesine vesile olabilmek amacında bu belgeseli siz Umutlulular için yazdım. Babam Rıfat ÇAKIR’la birlikte harcadığımız tüm emek ve fedakarlığı sizin için üstlenirken asla hiç kimseden hiçbir beklenti içerisinde olmadık. Tabiiki eleştirilerinize açığız ama kültür insanı kimliklerimizlede teşekkürlerinizi almak gönlümüzü hoş edecektir.

Diyelim ki biz Umutlu belgeselini yazmasaydık, sizin yeni nesilleriniz nerden bilecekti gerçek ağa, efsane gönül Ostuğun Hacı’yı;… Aşını-işini, emeğini hiç kimseden esirgemeden ömrünü köyüne adayıp, herkesin yanında-yardımında olan Guru Fadimenin Aziz’i;…. Cömert gönülleri ve has karakterleriyle sadece sizin köyün değil tüm Yozgat’ın adını büyüten Topal Sefo’yu, Boyamanın Hurşud’u, Bekci Hasan’ı;…

Kimsenin onurunu kırmadan doyuran, zor gününde gizlice Hızır gibi imdadına yetişen merhamet abidesi Uyuzlu Memmed’i;… Köye kim gelirse gelsin herkese sofra serip, misafir eden koç yiğitler, namlı ağalar ve hanedan zadelerden İbice’yi, Manağan Arif’i, Tırtıl Çavış’ı, Gadoğ Dursun’u, Kor Fadiğin Şükrü’yü, Honaza Hacıbağ’ı, Deli Hacı’yı, Hohur Yusuf’u, Tozoğ Ömer’i, Körbamin Ehsan’ı ve Cin Üsüyünün Halil’i unutup gideceklerdi. Bu güzel insanların şanını, büyüklüğünü onlara kim bilipte anlatacaktı.   

“Er Lakabıyla Anılır” sözünden yola çıkarak, işte bizde bu güzel insanların güzel hatıralarını bilinen lakaplarıyla hepinize sunuyor, eleştirilerinize açık olup, eksik ve yanlışlarımızla güzel köyünüzü güzel gönüllerinize arzederek arşivliyor, tanıtıyoruz.. 

Gönlü güzel, yüreği özel vatansever Babululara kucaklar dolusu çiçek, gönüller dolusu selam gönderiyorum. Varolun yürekleri yakut, coğrafyaları zümrüt, ruhları ince asil soylu insanlar. Varolun çalışkan, üretken, bilgili ve dürüst değerlerin köyü. Siz yüz akı güzellikler üretmeye devam ettikçe kazanan hep Yozgatımız olacak, bizde adınızla heryerde övünüp, gururlanacağız. Ahirete intikal eden büyüklerinize Allahtan rahmet, yaşayan birbirinden kıymetli insanlarınıza sağlık, mutluluk ve uzun ömürler diliyorum. Cumhuriyetimize, hemşehri kimliğimize, Milli ve manevi değerlerimize özünden samimice bağlı örnek kişilikteki vatansever çocuklarınızın, layık oldukları en yüksek makamlara gelmesi temennilerimle bu kitabımı tüm Babululara hediye ediyor, hepinize sonsuz sevgi ve muhabbetlerimi sunuyorum.

Şehrimize ve hemşehrilerimize yaşattığınız vefa ve güzellikleriniz için hepinizde her zaman  baştacı olacak, her zaman gönüllerimizde kalacaksınız.

Saygılarımla..

Özgün Orhun ÇAKIR

0537 587 27 80

Yorumlar (2)
Semiha Arasbora 2 yıl önce
Özgün Orhun kardeşim eline emeğine sağlık
Helal olsun
Selamlar
Kadir bozkurt 2 yıl önce
çok kıymetli hemşerim sonsuz teşekkürlerimi sunarım .İyiki varsınız
7
açık
Günün Anketi Tümü
Olası bir erken seçimle karşı karşıya mıyız?
Olası bir erken seçimle karşı karşıya mıyız?
Namaz Vakti 20 Mayıs 2022
İmsak 03:30
Güneş 05:15
Öğle 12:42
İkindi 16:37
Akşam 20:00
Yatsı 21:37
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Trabzonspor 37 81
2. Fenerbahçe 37 70
3. Konyaspor 37 67
4. Başakşehir 37 62
5. Alanyaspor 37 61
6. Antalyaspor 38 59
7. Beşiktaş 37 58
8. Karagümrük 37 57
9. Adana Demirspor 37 52
10. Galatasaray 38 52
11. Sivasspor 37 51
12. Kasımpaşa 37 50
13. Hatayspor 37 50
14. Kayserispor 37 47
15. Giresunspor 37 45
16. Gaziantep FK 38 44
17. Rizespor 38 37
18. Altay 37 34
19. Göztepe 37 28
20. Ö.K Yeni Malatya 37 20
Takımlar O P
1. Ankaragücü 35 67
2. Ümraniye 35 67
3. Bandırmaspor 36 62
4. İstanbulspor 36 60
5. Erzurumspor 36 59
6. Eyüpspor 36 57
7. Samsunspor 36 51
8. Boluspor 36 50
9. Manisa Futbol Kulübü 36 49
10. Tuzlaspor 36 49
11. Keçiörengücü 35 48
12. Gençlerbirliği 35 48
13. Denizlispor 36 47
14. Altınordu 36 45
15. Adanaspor 35 45
16. Bursaspor 35 41
17. Kocaelispor 35 41
18. Menemen Belediyespor 35 38
19. Balıkesirspor 36 12
Takımlar O P
1. M.City 37 90
2. Liverpool 37 89
3. Chelsea 37 71
4. Tottenham 37 68
5. Arsenal 37 66
6. M. United 37 58
7. West Ham United 37 56
8. Wolverhampton Wanderers 37 51
9. Leicester City 37 49
10. Brighton 37 48
11. Brentford 37 46
12. Newcastle 37 46
13. Crystal Palace 37 45
14. Aston Villa 37 45
15. Southampton 37 40
16. Everton 37 39
17. Burnley 37 35
18. Leeds United 37 35
19. Watford 37 23
20. Norwich City 37 22
Takımlar O P
1. Real Madrid 37 85
2. Barcelona 37 73
3. Atletico Madrid 37 68
4. Sevilla 37 67
5. Real Betis 37 64
6. Real Sociedad 37 62
7. Villarreal 37 56
8. Athletic Bilbao 37 55
9. Osasuna 37 47
10. Celta Vigo 37 46
11. Valencia 37 45
12. Rayo Vallecano 37 42
13. Espanyol 37 41
14. Elche 37 39
15. Getafe 37 39
16. Granada 37 37
17. Mallorca 37 36
18. Cadiz 37 36
19. Levante 37 32
20. Deportivo Alaves 37 31
Günün Karikatürü Tümü

Gelişmelerden Haberdar Olun

@