Bağlanmayacaksın, öyle körü körüne…

Abone Ol

Aradığınız yere ulaşılamıyor lütfen daha sonra yeniden deneyin!

Aradığınız mutluluğa ulaşılamıyor lütfen başka yerde yeniden arayın!

Aradığınız huzur kalmadı, bir Ferdi Tayfur parçası dinleyin!

Aradığınız bağlantı kurulamadı, lütfen bağlantı ayarlarınızı gözden geçirin, wi-fi nizin açık olup olmadığını kontrol edin!..

Bağlanamıyorduk, bağlantı kurmakta güçlük çekiyorduk, ciddi anlamda bağlanma problemimiz vardı. Tabiatı anlayıp uygun bir frekansla ona bağlanamıyorduk, Allah’la bağlanamıyorduk, anne-babamıza bağlanamıyorduk, işimize yeterince dikkatimizi verip bağlanamıyorduk, hasılı hayata bağlanamıyorduk. Adeta her bağlantı girişimimiz “yanlış ya da eksik bir numara çevirdiniz” diye yanıtlanıyordu. Bir türlü uygun hattı, makul frekansı tutturamamıştık. Hep cızırtılıydı gelen ses, ne duyabiliyor ne kendimizi verebiliyorduk.

Bağlanamıyorduk ama bağımlı olmayı pekala başarabiliyorduk; sigara bağımlısı olabilmiştik çok kısa zamanda, televizyon bağımlısı olmuştuk, bilgisayar oyunları bağımlısı olmuştuk, sosyal medya bağımlısı olmuştuk. Bütün bu bağımlılıklarımız hayatla aramızdaki bütün bağları koparıyordu birer birer. Ne kadar bağımlıysak, o kadar bağlantısızdık hayatla.

Jim Carrey’nin Truman Show adlı filminde “-Sence neden Truman, dünyasının gerçek yüzünü göremedi? + Çünkü bizler, bize sunulan dünyayı gerçek kabul ederiz.” repliği insan doğasını ve duygularını anlatmak için oldukça başarılıdır. Bize birilerinin sunduğu, hatta hatta dayattığı bir dünya var, bir de değemeden, dokunamadan, duyamadan akıp giden gerçek mi gerçek bir hayat var dışarıda. İkisi arasında çoğu zaman akıntıya kendimizi kaptırmayı kabul ediyor, düşünmeden kabul edebileceğimiz, çoğunluğa uyabileceğimiz tarafında yer alıyorduk tercihin. Ellerimizden telefon düşmüyordu, PC nin başında saatlerimizi harcıyor ve karşılığında dikkat dağınıklığı, baş ağrısı, yorgunluk, bozulan gözler, depresif ruh hali, bozulmuş psikolojiler, yalnızlık ve mutsuzluk satın alıyorduk. Evet zamanımız kıymetliydi ve bu saydığım her şeyi karşılayabiliyordu.

“Akıllı telefonunuza sabah işemeden önce mi, işerken mi bakıyorsunuz? Çünkü başka seçeneğiniz yok” bu sözleri bir sosyal medya uzmanı söylüyor. Oldukça iddialı bulabilirsiniz, üzerinde 2 saniye düşününceye kadar. Bir başka uzman “ müşterilerine kullanıcı diyen sadece iki sektör var; yasa dışı uyuşturucu ve yazılım sektörleri” diyor. Üzerinde düşünmeye değer…

Gerçekten çok fazla kaptırmadık mı kendimizi, “lıke”lara, “fav”lara, “RT”lere. Zihinlerimizin içine girmelerine, hayatımızın ortasına oturmalarına çok fazla müsaade etmedik mi? Takipçi sayımızın itibarımızı temsil ettiği bir dünyaya fazla anlam yüklemedik mi? Fotoğraf paylaşma yarışına, “daha mutlu benim”, “yok ben de mutluyum”, “O’ndan daha mutluyum”, “kimseyi takmıyorum ve mutluyum” pozlarıyla içimizdeki gerçeğin arasını çok fazla açmadık mı? Ve günün sonunda içimizdeki gerçekle baş başa kaldığımızda baş edebilecek miyiz sanallıkla gerçeklik arasında açtığımız uçurumla? Elbette hayatın bir gerçeği bunlar, kontrol bizde olduğu müddetçe kabul edilebilir de.

“Ne yapalım” dedi meczup “peki n’apalım?” “arkamızı dönüp gidelim mi?, “olana bitene kulaklarımızı tıkayalım mı?” “olana, olmamış gibi bakıp görmezden mi gelelim?” “N’apalım?”

Bir şiirle noktalayalım yazımızı; “Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne./ ‘O olmazsa yaşayamam’ demeyeceksin./ Demeyeceksin işte./ Yaşarsın çünkü. /Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki…çok sevmezsen, çok acımazsın./çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem…”

Yazıma ilham veren Netflix’deki “sosyal ikilem” adlı belgeseli izlemenizi öneririm…