Batı ve İslam medeniyeti

Abone Ol

Kur’an bir medeniyeti sadece binalar, yollar veya teknolojiyle tanımlamaz. Onun için gerçek medeniyet, “insanın insanlaşması” ve yaratılış gayesine uygun bir adalet düzeni kurmasıdır.
Batı medeniyetinde hukuk genellikle toplumsal sözleşmelere ve dönemsel çıkarlara göre şekillenirken Kur’an “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” ilkesiyle, düşmanına bile adaletle hükmetmeyi emreder. Bu, dünyevi güç dengelerinin üzerindedir.
Batı, doğayı ve kaynakları üzerinde mutlak egemenlik kuracağı bir “meta” olarak görür (bu da çevre krizine yol açar). Kur’an ise dünyayı insana bir emanet olarak teslim eder. “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” uyarısı, ekolojik ve toplumsal dengenin korunmasını imanın bir parçası yapar.
Batı medeniyeti özgürlüğü “başkasına zarar vermeden istediğini yapmak” olarak görürken; Kur’an, insanı “eşref-i mahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) olarak tanımlar. Bu onur, insanı sadece başkasına karşı değil, kendi nefsinin esaretine ve aşağılık arzularına karşı da korumayı hedefler.
​Batı medeniyeti insan merkezli doğruyu ve yanlışı sadece insan aklı belirler. İslam (Kur’an) ise “Allah” denge kurar.
Eğer “medeniyet”ten kasıt; açlığın olmadığı, zayıfın ezilmediği, ırkçılığın yasaklandığı ve insanın sadece yaratıcısına kul olarak özgürleştiği bir dünya düzeniyse, Kur’an-ı Kerim’in sunduğu model en kamil (olgun) medeniyettir
​Batı medeniyeti, Kur’an’ın da teşvik ettiği “akıl, çalışma ve disiplin” gibi prensipleri madde dünyasında uyguladığı için bugün belki güçlüdür. Ancak bu gücü ahlaki bir zeminle birleştirmediği için dünyada huzursuzluk eşitsizlikğe yol açmıştır
Batı, medeniyetin “bedenini” (teknik, organizasyon, dış yapı) çok iyi inşa etmiştir; ancak Kur’an, medeniyetin “ruhunu” (ahlak, adalet, nihai anlam) sunar. Demem o ki “Ruhsuz bir beden cesetleşir, bedensiz bir ruh ise dünyada görünür olamaz.”