Bize hep tutunmayı öğrettiler. Vazgeçmemeyi, dişini sıkmayı, ne olursa olsun devam etmeyi… Bırakmak sadece güçsüzlere özgü bir eylemmiş gibi. Ama bize kimse şunu söylemedi: İnsan en çok, artık ona iyi gelmeyen şeylere tutunurken yorulur. Evet, her şeye dayanabilirsin; evet, güçlü kalabilirsin. Ama gerçekten her şeye katlanmak zorunda mısın?
En basitinden, başladığımız bir kitabı bile bırakamıyoruz. Sayfalar akmıyor, cümleler içimize işlemiyor ama yine de devam ediyoruz. Çünkü bir işi yarıda bırakmak kötü bir alışkanlık gibi öğretildi bize. Bitirmeden kalkmak eksiklik, yarım bırakmak yanlış sayıldı. Üstelik sadece bırakamadıklarımız değil mesele; sırf yarım bırakma korkusundan başlayamadığımız nice kitap, nice etkinlik, nice deneyim var. Problem kimi zaman kitabın kötü olması değil de ona hiç başlayamamakta olamaz mı?
Süreç bizi sabretmenin güzelliğiyle vuruyor önce. Evet, sabır gerçekten değerli bir alışkanlık. Ama çoğu zaman sabır ve katlanmayı birbirine karıştırıyoruz. Sabır, iyileşmeye alan açtığında anlamlıdır ama insanı eksilten, içini daraltan bir şeye dönüşüyorsa artık bir erdem değil, alışkanlık haline gelmiş bir suskunluktur. İnsan kendine zarar veren bir şeyde ne kadar kalırsa kalsın, adına sabır demek bu zorluğu masumlaştırmıyor.
İşte tam da bu yüzden sabretmek her zaman güç göstergesi olmuyor. “Biraz daha dayanırsam geçer” düşüncesiyle kalmayı öğrenen insan, ne zaman durması gerektiğini de unutuyor. Böylece bırakmak, basit bir tercih olmaktan çıkıp zor bir karara dönüşüyor.
Bir hobiyi ele alalım mesela: Başlarken heyecanlısın, iyi geliyor ve nefes aldırıyor. Zamanla sıkılıyorsun, zorlanıyorsun ve sana yük olmaya başlıyor ama yine de bırakmıyorsun. Yapmadığında suçluluk hissediyorsun. Çünkü bir zamanlar sevmiştin, emek vermiştin. Şunu aklımıza getirmiyoruz; bazı şeyler değişir. İnsan da değişir. Bir şeye artık aynı yerden bakmamak senin suçun değil, sadece biraz değiştin ve bu normal…
Arkadaşlıklar da çok farklı değil. Taşımaktan yorulduğun ilişkiler var. Hep sen ararsın, hep sen anlarsın, hep sen idare edersin. Karşındaki değişmez ama senden sabretmen beklenir. Bırakmayı düşündüğünde hemen suçluluk hissi gelir: “Onca yıl, onca emek…” İnsan kimi zaman da arkadaşlıktan değil, o ilişki içinde sürekli veren taraf olmaktan vazgeçer. Ve bu vazgeçiş de normal…
En büyük sitemimse insanların bırakma kararının arkasındaki yorgunluğu görmek istemiyor olması... Sadece sonucu görüyorlar. “Dayanabilirdin”, “Biraz daha sabretseydin”, “Herkesin zorlandığı yerler var.” Ama herkesin zorlandığı yerler aynı değil. Herkesin sabrının sınırı bir değil. Maalesef bu gibi durumlarda insanlar seni gerçekten anlamaya çalışmıyor; neden artık eskisi gibi olmadığını sorguluyor. Sanki rahatsız gibiler.. Birinin durması, bırakması kendilerine şu soruyu sormalarına neden oluyor ; “Ben neden hala devam ediyorum?” Bu yüzden bırakmak rahatsız ediyor. Çünkü düzene uymuyor.
Bence esas yanılgımız dayanıklılığı yüceltelim derken yorulmayı görmezden gelmemiz. İnsanlar artık hiçbir şey hissetmediklerinde güçlü sayılıyor. Oysa hissetmek bir zayıflık değil. Sınır çizmek bir kayıp değil. Bırakmak, vazgeçmek değil…
İyi gelmeyeni sürdürmek de sadakat değil, kendine yaptığın bir haksızlık…