Bu bir dosya değil, bu bir suçtur!

Abone Ol

Epstein dosyasıyla ilgili çıkan her yeni haberi okuduğumda içimde aynı his uyanmıyor; öfke değil sadece, aynı zamanda derin bir tiksinti. Çünkü bu mesele artık “şok edici detaylar” ya da “yeni ifşalar” başlığı altında ele alınamayacak kadar ağır. Ben bu dosyaya bir haber dosyası gibi bakamıyorum. Ben burada, modern dünyanın ahlaki çöküşüne tutulmuş bir aynayla karşı karşıya olduğumuzu görüyorum. Bu dosyada beni asıl sarsan şey, suçun varlığı değil; suçun bu kadar uzun süre normalleştirilebilmiş olması. Yıllarca herkesin bir şeyler bildiği, sezdiği, fısıldadığı ama yüksek sesle konuşmadığı bir düzen var burada. Benim için asıl skandal, istismarın kendisi kadar, bu istismarın etrafında örülen sessizlik duvarıdır.

Sosyal medyada dolaşan içeriklere baktığımda, meseleyi anlamaktan çok tüketme refleksi görüyorum. Herkes bir şeyleri “ilk paylaşan” olmak istiyor. İsimler yarışıyor, iddialar hızla dolaşıma giriyor, ama bu hızın içinde hakikat parçalanıyor. Ben buna itiraz ediyorum. Çünkü hız, çoğu zaman yüzleşmenin düşmanıdır. Bu dosya hızla değil, derinlikle konuşulmalıydı.

Ben Epstein’ın tek başına bir “sapma” olmadığını düşünüyorum. Onu mümkün kılan bir ekosistem vardı: Gücün dokunulmazlığa dönüştüğü, paranın hukukun önüne geçtiği, mağdurun değil failin korunduğu bir ekosistem. Bu yüzden bu dosya bana, bireysel kötülükten çok, kurumsal ahlaksızlığı anlatıyor. Bir de şu var: Epstein dosyası konuşulurken, hep “kimler vardı?” sorusu öne çıkıyor. Oysa benim sormak istediğim başka: Kimler sustu? Kimler görmezden geldi? Kimler zaman kazandırdı? Çünkü bazı suçlar yalnızca işleyenler yüzünden değil, engellemeye nler yüzünden de büyür. Bu dosya tam olarak bunu anlatıyor bana.

Epstein’ın ölümünün ardından dosyanın fiilen askıya alınmış gibi davranılması, adaletin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi. Ben burada bir kapanış değil, bilinçli bir yarım bırakılmışlık görüyorum. Soruların cevapsız bırakıldığı, bağlantıların koparıldığı, hafızanın dağıtılmak istendiği bir yarım bırakılmışlık.

Beni rahatsız eden bir diğer şey de şu: Bu dosyanın zamanla bir “komplo” dili içine sıkıştırılması. Gerçek sorular soran herkesin kolayca marjinalleştirildiği, meseleye etik ve hukuki açıdan yaklaşmanın bile zorlaştırıldığı bir alan yaratıldı. Oysa ben biliyorum ki bu dosya, abartıdan değil; ciddiyetten korkuyor. Çünkü ciddiyet, hesap sormayı beraberinde getirir.

Ben bu yazıyı yazarken, kimsenin adını saymak istemiyorum. Çünkü mesele isim listeleri değil; mesele, bu tür suçların neden hâlâ mümkün olduğu. Neden bazı insanların çocuklara zarar verme lüksüne sahip olduğu. Neden bazı dosyaların diğerlerinden daha yavaş yürüdüğü. Neden adaletin, güce çarptığında sendelediği.

Ben Epstein dosyasını kınarken, aslında şunu söylüyorum: Bu dünya düzeni, zayıf olanı korumadığı sürece meşru değildir. İstismarı örtbas eden her yapı, suçun ortağıdır. Sessizlik, tarafsızlık değildir; çoğu zaman açık bir tercihtir.

Bu dosyanın bana öğrettiği en acı şey şu oldu: Adalet, kendiliğinden gelmiyor. Israr istiyor, hafıza istiyor, unutmayı reddetmeyi istiyor. Ben de tam olarak bunu yapıyorum. Unutmayı reddediyorum. Bu meseleyi “geçmişte kalmış bir skandal” olarak paketlemeyi kabul etmiyorum.

Benim için bu dosya kapanmadı. Kapanmayacak da. Çünkü gerçek bir kapanış, yalnızca manşetlerin değil, hesapların kapandığı yerde olur. O güne kadar, bu dosya benim zihnimde açık kalacak. Bir utanç kaydı olarak. Bir vicdan testi olarak.

Ve ben bu testte sessiz kalanlardan olmamayı seçiyorum.