Bir çocuk bazen vurur. Bazen iter. Bazen bağırır, kırar, zarar verir… Ve biz yetişkinler çoğu zaman sadece gördüğümüze bakarız: “Ne kadar saldırgan bir çocuk.” Demeyi de ihmal etmeyiz.
Oysa insan bir tehlike hissettiğinde, doğası gereği iki yoldan birini seçer: Kaçar ya da savaşır. Kaçmanın mümkün olmadığı yerde, beden devreye girer. Çocuklar da tıpkı bizler gibidir… Ama onların kelimeleri yetmeyebilir işte o zaman elleri konuşur.
Saldırgan çocuklara baktığımızda, genelde dünyayla kavgası olan çocuklar görürüz. Her an sinirlenmeye hazır, kurallarla başı dertte, sorunlarını konuşarak değil de gücüyle çözmeye çalışan… Evde, okulda, hayatın içinde sürekli bir çatışmanın tam ortasında duran çocuklar… Çoğu zaman ceza alırlar, çoğu zaman “yaramaz” diye etiketlenirler.
Saldırganlık bebeklikte karşılanmayan bir ihtiyaçtan… Bir evde yükselen bağırışlardan… Görülen, duyulan, maruz kalınan şiddetten kaynaklanabilir. Çocuklar vurmayı, bağırmayı, incitmeyi çoğu zaman bize bakarak öğrenirler. Şiddetin olduğu evlerden saldırgan çocukların çıkması tesadüf değildir. Ama bazen de tam tersi olur; aşırı korunan, hiç hayal kırıklığına izin verilmeyen çocuklar da öfkeyi taşıyamaz hale gelir.
İçinde birikenleri sağlıklı bir yoldan boşaltamayan çocuk, ya kendine ya da başkasına zarar verir. Sürekli yoksun kalan, hiç görülmediğini hisseden bir çocuk için saldırmak bazen son çaredir. Üstelik ekranların, oyunların, izlenen sahnelerin de bu dili ne kadar normalleştirdiğini hepimiz biliyoruz. Aslında saldırgan çocukların çoğu korkak değil, güvensizdir. Dünya onlara pek de güvenli bir yer gibi gelmez. Kimsenin onları gerçekten anlayacağına inanmadıkları için, ilk refleksleri kendilerini savunmak olur. Hem de en sert şekilde…
Peki biz ne yapacağız, oturup zarar vermesini mi izleyelim?
Şunu unutmamak gerekir: Bir çocuk ne yaparsa yapsın, sevgiyle bağını kaybetmemelidir. Koşulsuz sevgi, davranışı onaylamak değildir. Ama çocuğa şunu hissettirir: “Yanlış yapabilirsin ama bu dünyada hâlâ bir yerin var.” Evde şiddet varsa, çocuk da şiddeti öğrenir. Bazen ona yapılır, bazen sadece tanık olur… Ama ikisi de aynı derecede iz bırakır. O yüzden önce kendi evimizin diline bakmalıyız: Biz anlaşmazlıkları nasıl çözüyoruz?
Çocuklara daha küçük yaşlardan itibaren farklılıklara saygıyı, konuşarak çözmeyi, beklemeyi, sabretmeyi öğretmek gerekir. Ama sadece anlatarak değil, yaşayarak göstererek. Aşırı baskıcı, aşırı kontrolcü tutumlar çocuğun içindeki öfkeyi büyütür. Çok fazla ceza, çok fazla kural, çok az anlaşılma… Bunlar saldırganlığı azaltmaz, besler. Bir davranışı söndürmenin en etkili yolu, onun yerine yeni bir yol koyabilmektir. Spor, oyun, sanat, hareket… Çocuğun içindekini sağlıklı bir şekilde akıtacağı kanallar bulması çok kıymetlidir.
Ve belki de en önemlisi: Çocukların duyguları konuşulmalıdır. Korkuları, kaygıları, öfkeleri, kırgınlıkları… Bir çocuk anlatabildiği kadar sakinleşir. Anlatamadığı yerde, davranışı konuşur. Anne babanın çocuğun hayatında gerçekten var olması, onunla vakit geçirmesi, onu duyması, görmesi… Bunların hiçbirinin yerini hiçbir yöntem tutmaz.
Okulla iş birliği de bu sürecin önemli bir parçasıdır. Aynı dili konuşan yetişkinler, bir çocuğun dünyasını çok daha güvenli hale getirir.
Unutmayalım…Her saldırgan davranışın arkasında, anlaşılmak isteyen bir çocuk vardır. Ve bazen bir yumruk, sadece “Beni görün” demenin başka bir yoludur.