Gönül semâmızdan bir yıldız daha kaydı Dr. Ahmet Tevfik Ozan Hakk’a yürüdü - 3

Abone Ol

Bazı insanlar vardır, uzaktan devâsâ görünürler, yaklaştıkça azametini kaybederler, küçülüp giderler. Ama bazı kişiler de vardır ki, tanıdıkça, yakınlaştıkça gitgide büyüdüğü görür, tevâzuun zirvesindeki heybetine şâhitlik edersiniz. İşte Ahmet Tevfik Ozan da; yaklaştıkça büyüyen, yakınlaştıkça farklı pek çok özelliğinin farkına varılan, tanıdıkça güzellikleri daha çok ortaya çıkan, ona karşı duyulan muhabbet duygusu ziyâdesiyle artan ve herkese örnek olan muttakî bir Müslüman ve yüreği rozetinden çok büyük olan bir Oğuz Türkü’ydü.
O; Mekke’de doğan, Hira’da yükselen, Medîne’de devlet hâline gelen ve inşâ ettiği eşsiz medeniyetle gönülleri fetheden îmân nûruyla; Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, İslâm’la şereflenip Muhammedî sevdâlarla buluşan, Kur’ân aşkıyla çağlayıp coşan ve İ’lâ-yı Kelîmetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü rehber edinerek aslî kimliğine kavuşan bu aziz milletin kader çizgisinin kesiştiği yerde açan turkuaz renkli bir Hilâl çiçeğiydi.
O; İslâm’a münhasır îman, ahlâk, ve fazîletin, Türk milletine mahsus izzet, mehâbet ve asâletin, kadim El-Aziz / Harput kültürünün mayaladığı vakar, nezâket ve zarâfetin; Yesevî’nin nefesiyle tüttürülen “Ocak”larda şekillenen ferâset, basîret ve cesâretin; hekimliğin ve şâirliğin hikemî nefesiyle sırlanan hamiyet, hassâsiyet ve letâfetin; kâmil mü’minlere has; hak, adâlet, müsamaha, tevâzû, hüsn ü zan, sükûnet, samimiyet, ülfet, ünsiyet, muhabbet, merhamet ve insâniyetin bütün renklerini en sâde, ancak en anlamlı biçimde tavır ve davranışlarına taşıyan bir gâzî dervişti.
O; istikamet üzre yürüyen, “..Festakim kema ümirte..” “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emr-i İlâhîsini rehber eyleyen, kul hakkına titizlikle riâyet eden, ‘ilim, îmân, amel ve hâl’ ölçülerini birbiriyle mezceden; ‘dîni bir hayatın ve hayatlı bir dînin’ ifrat ve tefrite düşmeden îtidâl çizgisinde “akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk-i selîm” dâiresinde yaşanması gerektiğini vurgulayan ve Ehl-i Beyt aşkını Ehl-i Sünnet anlayışıyla kıyama durduran bir “Yesi güvercini”ydi.
O; bir ömür Allah (c.c.) için yaşayan, Allah (c.c.) için seven, Allah (c.c.) için düşmanlık eden, Allah (c.c.) için şehâdeti cana minnet bilen ve;

“Ölmek Senin içinse ölümden öte ne var,
Şu yalancı dünyada sevgiden öte ne var
Sen içimde çağlayan tertemiz bir ırmaksın
Kaynayan sularına denizden öte ne var”

diyen, istikamet sâhibi olan ve dünyaya eyvallâhı olmayan bir mü’mindi.
O; “Başkalarına zarar vermemenin İslâm’daki karşılığı kul hakkıdır.” diyen, en zor şartlar altında bile hiç kimsenin hakkını çiğnemeyen, “İnsanın; şerefi, haysiyeti, muhabbeti, merhameti ve adâleti, bir kristal vazo gibidir, düştü mü kırılır!” ölçüsünü sık sık dile getiren ve bu “kristal vazo”yu mukaddes bir emânet gibi bir ömür baştâcı eyleyen naifbir ehl-i dildi.
O; yüreği uçsuz bucaksız bir sevgi gülşeni olan,“Türk’ün ruh köküne bağlı” nesillerin yetişmesi için durup dinlenmeden kalemini ve kelâmını seferber eden, kültür şâhikası bir edip ve gani gönüllü bir alperendi.
O; ihtişamlı bir medeniyetin inşâsı için besmele çekip zora tâlip olan, mücâdelenin îman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanan, “zaferle değil seferle yükümlü olduklarını” bilen, emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını veren, İlâhî aşkı ve vatan sevdâsının çilesini sâdece diline tesbih etmeyip hayatıyla da çeken bir serdengeçtiydi.
O; İslâm, îman, ihsan ve vatan aşkıyla yürürken istikametini hiçbir zaman bozmayan, Allah (c.c.) için yola çıkıp, “her yolu mübâh görerek” (!) iktidar olmaya çalışanlar gibi kendi nefsinin iktidarı peşinde koşmayan, Taş Medrese’de bile nefis şeytanının tuzağına düşmeyen, özü, sözü, hâli, kâli, yüreği ve gönlü hep güzel olan ve güzel kalan, kalemiyle kültür ve medeniyetimizin nâzenin güzelliklerini yansıtan ve burcu burcu Türk kokan bir fikir, aksiyon ve dâvâ adamıydı. O; hiçbir zaman takvâ üzre yaşama iddiasındayken, fetvâları bile nefsileştirenlerden; ukbâ derken dünya peşinde koşanlardan, kalbiyle dili arasında uçurumlar olanlardan, hevâ ve hevesini putlaştıranlardan, “masa, kasa, nîsâ” uğruna inanç değerlerinden uzaklaşanlardan, sâdece kendisini Hak yolda gören, başkalarını adam yerine koymayan ve hatta tekfir eden kibir ve riyâ sâhibi mütedeyyinlerden (?) ve keyfiyeti bırakıp kemiyet hesâbı yapan; rüzgârgülü ideâlistlerden, dünyaperest muhafazakârlardan, sentetik milliyetçilerden ve fason dâvâ adamlarından değildi.
O; ülkücülüğü bir îman dâvâsı, bir vatan müdafaası, bir ahlâkî duruş, bir ideâlist tavır, tarihî, kültürel, mânevî derinliği olan millî, İslâmî ve insânî bir hareket ve medeniyet iddiası bulunan fikrî bir mensubiyet olduğuna inanan ve; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.)’nü ölçü alan bir îmân hareketinin adıdır” ; “Türk milliyetçilerinin dâvâsı Allah ve Resûlü’nün dâvâsıdır.” diyen Seyid Ahmet Arvâsî Hocamızın rahle-i tedrisinden geçenlerdendi.
SÜRECEK