Sabah uyandık…
Telefon ekranında bir son dakika bildirimi.
“ABD-İran savaşında son durum: Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü… İran misilleme başlattı…”
Bir an duruyorsunuz. Gözünüz haberde, zihniniz çok başka yerde. Doha’da patlama sesleri… Bahreyn’de alarm… İsrail’de seferberlik… Tahran’ın kalbine saldırı… 20 bin yedek asker… Füze, misilleme, karşı hamle…
Ve biz Yozgat’ta bir sabaha daha uyanıyoruz.
Ama o sabah, artık sıradan bir sabah değil.
İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi, sadece bir liderin ölümü değildir. Bu, bir ülkenin ruhunun sarsılmasıdır. İran Devrim Muhafızları’nın misilleme saldırıları başlatması, bölgenin artık geri dönüşü zor bir eşiğe geldiğini gösteriyor.
Katar’da patlama sesi duyuluyor. Bahreyn’de sirenler çalıyor. İsrail ordusu 20 bin yedeği göreve çağırıyor. Tahran’da bombalar düşüyor.
Ortadoğu bir kez daha yanıyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Kendi içimizde hala renk kavgası mı yapacağız?
Siyasi ayrılıklar üzerinden birbirimizi mi tüketeceğiz?
Her meselede ikiye, üçe, beşe mi bölüneceğiz?
Bakın…
Irak’ta ne oldu gördük.
Suriye’de ne oldu gördük.
Libya’nın nasıl parçalandığını gördük.
Hepsi aynı hikayeydi. Önce içeride kırılma. Sonra dış müdahale. Sonra ekonomik çöküş. Sonra yıllarca süren istikrarsızlık.
Şimdi İran.
Ali Hamaney’in ölümü sonrası İran’da farklı sesler yükseliyor. Kimi yas tutuyor, kimi öfke kusuyor, kimi yaşananları farklı bir gözle değerlendiriyor. Ama bir gerçek var: Bir toplum kendi liderinin ölümü üzerinden dahi bölünüyorsa, o ülke sadece dış saldırıyla değil, iç çatlakla da mücadele ediyor demektir.
Ve bu tablo bize şunu söylüyor:
Güçlü olmayanın kaderi yazılır.
Eğer devlet olarak, millet olarak gelişmelerden geri kalırsak…
Eğer bilimi, üretimi, teknolojiyi küçümsersek…
Eğer zenginliği sadece bireysel bir altın hesabına indirgersek…
Son böyle olur.
Müslüman toplumların artık romantik fakirlik hikayelerinden çıkması gerekiyor. Zenginlik utanılacak bir şey değildir. Bilakis, güçlü olmanın şartıdır. Fakir ümmet adalet dağıtamaz. Zayıf toplum mazluma sahip çıkamaz.
Kur’an’ın ilk emri “Oku” idi.
Oku ki üret.
Oku ki geliştir.
Oku ki ayakta kal.
Bir ev, bir araba, bir gram altın… Bunlar bireysel rahatlık olabilir ama milli güç değildir. Milli güç; yetişmiş insandır. Üniversitesidir. Sanayisidir. Savunma kabiliyetidir. Ahlakıdır.
Evet, ahlak…
Çünkü sadece zengin olmak yetmez. Ahlaksız zenginlik, toplumu içeriden çürütür. Vicdanı kaybolan toplum, en lüks şehirlerde yaşasa da güvende değildir.
Bugün Ortadoğu’da yaşananlar bize bir şeyi daha hatırlatıyor:
“Ey Türk, titre ve kendine dön.”
Bu bir slogan değil. Bu bir hafıza çağrısıdır.
Kim olduğumuzu hatırlama çağrısıdır.
Hangi değerlerle kurulduğumuzu hatırlama çağrısıdır.
Türkiye Cumhuriyeti sıradan bir devlet değildir. Bu devlet küllerinden doğmuştur. İmkansız denilen şartlarda ayağa kalkmıştır. Ama geçmişle övünmek yetmez. Geleceği inşa etmek gerekir.
ABD-İran savaşı büyür mü?
İsrail’in gözü dönmüşlüğü nereye gider?
Bölge daha mı karışır?
Kimse kesin konuşamaz.
Ama kesin olan şu:
Bu coğrafyada güçlü, zeki, zengin ve donanımlı olmayanlar ayakta kalamaz.
Türk-İslam coğrafyasının artık duygusal tepkilerle değil, stratejik akılla hareket etmesi gerekiyor. İçeride birlik… Dışarıda caydırıcılık… Ekonomide üretim… Eğitimde atılım… Ahlakta sağlamlık…
Çünkü biz küllerinden doğan bir milletiz.
Ama unutmayalım:
Küllerinden doğmak için önce yanmamak gerekir.
Bugün İran’da düşen bombaların sesi bize kadar geliyorsa, bu sadece coğrafi yakınlık değil; kader yakınlığıdır.
Ya birlikte yükseleceğiz…
Ya ayrı ayrı savrulacağız.
Tercih yine bizim.