Epeydir aklımın bir köşesinde duruyordu aslında ünlü düşünür, Nobel ödülünü reddeden adam, varoluşçuluk felsefesinin önde gelen ismi Sartre’ın Bulantı kitabını okumak. Ama gözüm korkuyordu. Korktuğu kadarda varmış hayatımdaki en zor kitap deneyimlerinden biri oldu. Kitap pek akıcı değil, okuması zahmetli. Bunun üstüne bir de kahramanımız Roquentin’in insanlardan ve kendinden tiksinmesi o kadar yoğun anlatılıyor ki bir süre sonra bulantı size de geçiyor. Dolayısıyla insanın psikolojisini bozabiliyor. Rouqentin’in aynaya bakışı, kendi varlığını algılaması, yalnızlığıyla yüzleşmesi, varlığına anlam arayışıyla başından sonuna dek gerer bu romanında Sartre bizi. Gerilirsiniz, kitabı kapatıp tavana yani kendi aynanıza bakarsınız, kendinizi, varlığınızı algıladığınız zamanları hatırlar daha çok gerilirsiniz. Olağanüstü bir roman olmasına rağmen; varoluşçu felsefeyle henüz tanışmamış, kuramsal okumalar yapmamış biri için pek anlam ifade etmeyecektir. Romanı anlaşılmaz bulan, beğenmeyen, sıkılan arkadaşlar varoluş, varoluşma, varoluşsal kaygı gibi temel kavramlar üzerine ufak da olsa okumalar yaparlarsa bu gibi romanlar için kendilerini hazırlamış olacaklardır.
Aslına bakarsanız Sartre varoluşçuluğuna tam olarak anlatmak ve anlamak olanaksızdır. Zira bu kitabı okuduktan sonra yine bir bel üstünde taşınması gereken yapıtı olan Varlık ve Hiçlik isimli kitabını karıştırdım biraz bir günde tam anlamıyla özümseyerek beş sayfa felan okuyabiliyorsunuz. Genel olarak varoluşsal varlık için ‘O hiçbir şeyden gelmez, ne kendinden gelir, çünkü böyle bir apaçıklık düpedüz saçma olurdu, ne de yaratılma yoluyla tanrıdan gelir. Çünkü kendi dışında hiçbir şey yoktur.’açıklamasında bulunuyor. Tanrı tanımaz bir düşünür olan Sartre ‘kendinde şey’olan varlığın Tanrı tarafından belirlenmiş bir kanattan inip ortada, kanatları birbirine bağlayan ana noktada durduğumuzu varsayarsak tanrıtanımaz yahut katı bir Hristiyanlık, Protestanlık, ve dahi Müslümanlıktan sıyrılarak orada sadece varolan varlık olan biz, aslında ana noktayı görebilmeli, mühim olan ‘BEN’in keşfi sırasında farklı farklı kapıları çalabileceğimizi ve mutlu edecek BEN’i oluşturma özgürlüğünde, özgürlüğüde keşfederek her yerden beslenebileceği farkındalığına sahip olma kaçınılmazlığına çıkarız diyor.
Elbette ki varoluççuluğu sadece Sartre, Camus, Kierkegaard açılarından ele almak yetersiz olacaktır. Bu sebeple Heiddeger, Jaspers, Nietzsche,Harmelin gibi büyük isimlere selam edip varoluş arayışınızda kapılarını çalmanızı öneririm. Ve kendi varoluş serüvenimizde hoş sohbetleriyle sizlere yol arkadaşlığı yapacağını düşündüğüm birkaç kişiyle tanıştırmak isterim. Rougetin; onu zaten Bulantı kitabında bulabilirsiniz. Kirilov, Dostoyevski’nin Cinlerin’ de yaşıyor. Meursault, Albert Camus’un Yabancısında. Bay C, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ın da.
Ve son olarak Gregor Samsa. Bunu söylemeye gerek yok sanırım…