Ocak hatıralarım - 2

Abone Ol

(Geçen haftadan devam)
3 Haziran 1989 Tarihinde ilimiz Büyük Sinema salonunda görkemli bir açılış yapmış. Bu açılışa Yozgat Valisi Sn. Süleyman Oğuz, Sn. Yozgat Milletvekilleri, Sn. Ali Haydar Diriöz, Sn. Prof. Dr. Meserret Diriöz, Sn. Prof. Orhan Arslan, Sn. Fahri Taş birer tebliğ sunmuşlar, diğer konuşmacıların yanı sıra ben de bir konuşma hazırlamış ve “Geçiş Toplumu” konusunda bilgiler vermiş ve aşağıdaki konuşmayı yapmıştım.
Programda sunduğum tebliğin devamı şöyleydi;
“Sosyal yönden ise; Kalabalık şehirlerde değerler çözülmeye başlamıştır. Eskinin Köyün-Kasabanın mütevekkil insanı şimdi, her şeyi isteyen bir tip olmuştur. O’nun var da, benim niye yok demektedir. Daha çok şey talep etmektedir. Çevrede kendisine dur diyecek kimse yoktur. Psikolojik baskı kalmamıştır. Eski ve dar çevredeki kontrol yoktur. Birbirini kontrol edenler kalmamıştır. Herkes kendi ekmeğini kazanma mücadelesi vermektedir. Çevre ile ilgilenme fırsatı çoğunlukla yoktur. Bilhassa gecekondu bölgelerinde ve büyük şehirlerde oturanlar sabah erken işe gidip, gece geç gelmekte, ailesi ve çocukları ile bile yeterince ilgilenememektedirler.
Köyde, küçük şehirde olduğu gibi artık mahallede ileri gelenler yoktur. Ağa eşraf yoktur. Örgütler vardır. Şu veya bu ideolojinin yandaşı örgütler vardır. Tarım toplumu gibi herkesin bir birini tanıdığı kontrol ettiği, kınadığı ve yardımlaştığı bir toplumdan, kimsenin kimseyle selamlaşmasının dahi mümkün olmadığı büyük şehirlere savruluverdik. Böylece üzerimizden toplum kontrolü kalktı. Halk dilinde kullanılan “kabak çiçeği gibi açılma” bütün toplumu sardı. Eskiden hayatımıza ve davranışlarımıza değer hükmü veren normlar kayboldu ve bir normsuzluk belirdi.
Tarım toplumunun asırlardan beri yaşanmış, alışılmış ve değer haline gelmiş bir hiyerarşisi ve kompozisyonu vardı. Sanayileşme bunu bozmuştur. Bütün bu huzursuzluklar, bunalım psikolojisi doğurmaktadır. Bunalımlı, refleksli, ne istediğini bilmeyen, neyi arzuladığını kararlaştıramayan yalnız insanlar oluverdik. Toplum da huzursuz ve sabırsızdır. Toplum, bir sihirli değneğin her şeyi bir gecede düzeltmesini istemektedir. Bu noktada radikal hareketler beliriyor.
Kültür ve toplum yapısı bakımından, aşiret ve kabile devirlerinin kalıntısı olan bölünme unsurlarını bünyesinde taşıyan az gelişmiş ülkeler. Bir de sanayileşmenin doğurduğu sosyal bölünmelere maruz kalırlarsa, milli birliklerini korumaları çok zor olur. Nitekim bu gün de en çok bölünme ve iç savaş tehlikesine maruz bulunan ülkeler az gelişmiş veya gelişme halindeki geçiş toplumlarıdır. Geleceğe güvensizlik, yarından emin olamama, büyük bir tehlike arz etmektedir. Yarın ne olacak endişesi huzursuz insanlar doğurmakta. Günübirlik yaşayan, günübirlik düşünen insanların sayısı artmaktadır. Çevredeki kalabalıklar, trafik, gürültü, arabaların eksoz kokusu arasında insan; Daha da yalnız kalmakta, Taş duvarlar arasında, asfalt yollar arasında kaybolup gitmektedir. Bazen bir tek ağaç, birkaç metrekare yeşilliğe hasret kalınmakta, tabiattan uzaklaşılmaktadır. İşte bu ortamda, istismarcı guruplar kitlenin kin ve nefretini siyasi aksiyona dökmekte, grevlerle, eylemlerle tahrik ederek, bunalan, arayan, daha mutlu ve müreffeh olmak isteyen insanlara çekici sloganlarla vaadlerde bulunuyor. Onların bu bunalımından yararlanıp, sokağa döküyor. Sosyal dilimler arasındaki adaletsizlikleri istismar ederek hedefine varmaya çalışıyor.
Zaten sol; Dünyada en çok bu toplumlar üzerinde etkili oluyor. Bu toplumlar üzerinde azami tahribatı yapabiliyor. Huzursuz insanların durumlarından yararlanıyor.
Geçiş toplumlarında, demokrasi ve müesseseleri olduğu halde, sosyal adalet gerçekleştirilemediği için, iktisadi demokrasi de yoktur. Herkes üretimden payını sosyal adalet ölçülerinde alamamaktadır. Demokratik müesseseler tam oturmamış olduğundan, müesseselerde ikili bir yapı vardır. En modern ünitelerle, en geri zirai aletleri yan yanadır.
Bu tür geçiş ekonomilerinde dış ticaret daima açık vermektedir. Çünkü sanayileşmek için dışarıdan teknoloji ve makine alma mecburiyeti vardır. Ama bunları karşılayacak kadar ihracat imkânı yoktur.
Burada şunu belirtmeliyiz ki; Türkiye bir geçiş toplumu durumundadır. Çok köklü ve tarihi müesseseleri olmasına rağmen geçiş toplumunun sancılarını çekmektedir. Bu sancıların yanına bir de doğudaki bölücülüğü, solun tahriklerini ekleyecek olursak, ülkemizin içinde bulunduğu durum daha iyi anlaşılır. DEVAMI YARIN