Bu kutlu ve yüce vahiy, insanlığa sunulan saadet ve huzurun kaynağı olan uçsuz bucaksız bir deryadır. Bu huzur deryasından herkes, bilgi ve birikimi ölçüsünce istifade edebilir.
Evimizin ve gönüllerimizin kapısını rahmet deryası olan Kur’ân’a açtığımız zaman, O’nun huzur, saadet ve rahmet damlalarını evlerimize ve gönüllerimize yağdıracağını unutmayalım.
“Doğrusu bu Kur’ân en doğru yola götürür ve yararlı iş yapan müminlere büyük ecir olduğunu müjdeler.”
Peygamberimize vahyedilmiş olan bu Kur’ân, insanı dünya ve âhirette mutlu kılacak her şeyi ihtiva eden bir kitaptır. Böyle bir kitabı rehber edinen insan yanılmaz. Ona sımsıkı sarılan sapıklığa düşmez. Onun gösterdiği yoldan yürüyen şaşırmaz.
Bir Ramazan günü Hira’da “Oku” emriyle inmeye başlayan kutsal Kitabımız, insanları doğru yola ileten bir hidayet rehberi ve rahmet vesilesidir. Bu kitap, sözlerin en güzelidir.
Peygamberimizin ifadesiyle: “Sözlerin en doğrusu, Allah’ın kelâmı; hâl ve tavrın en güzeli ise Muhammed’in (s.a.v.) hâl ve tavrıdır.” Kur’ân, Rabbimizin bizlere en büyük ikramıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, tüm insanlığı Hakka ve huzura davet etmiş, mutluluğun kaynağını göstermiştir. Bu gerçek, Yunus Sûresi’nin 57. ayetinde şu şekilde ifade edilmektedir:
“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’ân) geldi.”
Ayette ifade edildiği gibi Kur’ân, tüm insanlığa bir öğüt olmanın yanında, kendisine tabi olan müminler için de bir yol gösterici ve rahmet kaynağıdır.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bizzat kendini şöyle tanımlar:
“Bu Kur’ân, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”
Akıl sahibi herkesin faydalanacağı bir ummandır Kur’ân. Bazısı kaşığıyla o ummandan içerken, bazısı bardağıyla, bir başkası kovasıyla içebilecektir. Her insan bilgi ve birikimi ölçüsünce ondan istifade eder.
Ama unutmayalım ki: bu ilahi kelâm, kendisine yönelen hiç kimseyi eli boş çevirmez.
Kendisine yönelen gönüllere nasıl bir şifa ve hayat kılavuzu olduğunu Kur’ân’ın canlı örneği olan Rasûlullah (s.a.v.) şu şekilde dile getirmiştir:
“Kur’ân okuyan mü’min, turunçgiller gibidir; kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’ân okumayan mü’min, hurma gibidir; kokusu yoktur, tadı güzeldir.”
Hadiste açıkça ifade edildiği üzere, Kur’ân okuyan müminler kokusu ve tadıyla güzel olur. Yani Kur’ân’dan aldıkları mutluluk ve rahmeti, sözleri ve davranışlarıyla başkalarına yansıtırlar. Böylece hem kendileri hem de başkaları bu rahmet pınarından istifade eder.
Aile ocağımızın ve toplumumuzun bereket ve mutluluk vesilesi olan Kur’ân ile bağımızı her zaman sıkı tutalım.
Unutmayalım ki karanlığın zulmetinden kurtulmak isteyen, güneşe doğru adım atmalıdır. Çatlamış dudaklarını rahmet sularıyla ıslatmak isteyen, derya ve ummanlara yönelmelidir.
Kur’ân ayetleri nazil olmaya başladıktan sonra Cebrâil, Ramazan ayında o ana kadar gelen vahyi Efendimiz’e tekrar ettirirdi. Cebrâil okur ve Peygamberimiz dinlerdi. Her sene bir defa tekrarlanan ayetler, yalnız son yıl iki defa okundu ve bu sebeple o seneye “Arza-i Âhira” (son tebliğ) adı verildi.
Peygamberimiz, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok Kur’ân-ı Kerîm ile ilgilenirdi. Kendisine vahiy getiren melek Cebrâil (a.s.), Ramazan’ın her gecesi Peygamberimiz ile buluşur, birlikte Kur’ân okurlardı.
Hz. Fâtıma validemizden gelen bir rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
“Cebrâil (a.s.) her yıl Kur’ân-ı Kerîm’i benimle mukabele ederdi. Bu sene iki defa mukabele etti. Öyle sanıyorum ki ölümüm yaklaşmıştır.”
Ashâb-ı Kirâm’ın hafız ve âlim olanlarından Ubeyy İbn Ka’b ile Muaz (r.a.), Ramazan’da Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederlerdi. Hafız olmayanlar ise ezberledikleri sûreleri okurlardı.
Kur’ân’ın aydınlığında cümlenize hayırlı Ramazanlar dilerim!