İnsan, gördüğünden geri kalmaya görsün…
Maldan geri kalır, mülkten geri kalır, makamdan geri kalır. İtibardan, imkandan, hatta musluğundaki sudan. Allah korusun, bir gün vatanından bile geri kalır. Varlığında fark etmediğimiz nice nimet, yokluğunda insana çile olur. Susuzluk, işte bu çilenin en sessiz ama en yakıcı olanıdır. Elektrikten de önce gelir, ekmekten de. Çünkü su yoksa hayat, hayat yoksa sabır kalmaz.
1997 yılında Yozgat’a geldiğimizde Cumhuriyet Meydanı’nda bidonlarla su sırası bekleyenleri dün gibi hatırlıyorum. O gün her şey sıraylaydı. Sadece su değil; umut da, sabır da, şikayet de kuyrukta bekliyordu. Kuyruk, bir hayat biçimi olmuştu. Aradan yıllar geçti, şehir büyüdü, binalar yükseldi, makamlar değişti ama suyun yokluğu aynı acıyı taşıyor.
Bugün Yozgat’ta musluktan damla akmıyorsa, anlatılan hiçbir gerekçe vicdan terazisinde ağır basmaz. Belediye Başkanı Kazım Arslan ne anlatırsa anlatsın, susuz kalan evin hesabını vermek zordur. Evet, mücadele ediyor olabilir. Evet, geceleri uykusuz kalıyor olabilir. Ama vatandaşın uykusu da susuzlukla bölünüyorsa, kim kimi dinler? Haklı olarak eleştiriler yükseliyor. Siyaset de böyle bir şeydir; zayıf yerden vurur. Hele ki su gibi hayati bir mesele varsa…
Su Akar, İz Kalır
Kısa vadede su bulunur. Geçici çözümler devreye girer. Birkaç hafta sonra musluklar akar, insanlar derin bir “oh” çeker. Peki her şey biter mi? Hayır. Çünkü susuzluğun izi kalır. Hafızada, dilde, sandıkta…
“İktidar gücü olmadan belediye yönetilmez” diyenler için bu tablo bulunmaz bir fırsattır. Üzerine bir de karla mücadeleyi ekleyin. Dün Divanlı bölgesinden telefonlar aldım. Villalarda yaşayanlar anlatıyor: “Sular akmıyor, yollar çamur, kar temizlenmedi, hizmet gelmedi.”
“Peki neden hakkınızı aramadınız?” diye sordum.
“Kimleri aramadık ki…” dediler.
Bakın mesele sadece su değil. Mesele, ulaşamamak. Bir yöneticinin sesinin vatandaşa, vatandaşın feryadının yöneticinin kulağına gitmemesi. Susuzluk, çaresizlikle çare arasındaki o ince çizginin adıdır.
Bir belediye başkanı şehrini susuz bırakmak ister mi? Elbette istemez. Hele ki Kazım Başkan gibi tecrübeli bir isim. Ama tecrübe, kriz gelmeden önce önlem almayı da gerektirir. Zamanında tedbir alınabilir miydi? Musabeyli Barajı’ndaki kaçaklar, patlayan borular daha önce fark edilebilir miydi? Bu sorular sorulacak, iddialar artacak. Doğal. Çünkü susuzluk büyüdükçe dedikodu da büyür.
Eskiden bir köyde, herkesin kullandığı tek bir çeşme varmış. Günlerden bir gün su kesilmiş. Köylüler muhtara gitmiş. Muhtar demiş ki:
“Merak etmeyin, ben uğraşıyorum.”
İkinci gün yine su yok. Üçüncü gün yine yok. Köylüler tekrar gitmiş. Muhtar bu kez daha sert konuşmuş:
“Ben elimden geleni yapıyorum, daha ne yapayım?”
İçlerinden biri demiş ki:
“Muhtarım, biz senin niyetini değil, çeşmeden akan suyu arıyoruz.”
Kıssa bu kadar. Niyet önemlidir ama yetmez. Çaba kıymetlidir ama sonuçsuzsa ikna etmez.
Bu işin sonunda kim haklı, kim haksız tartışılır. Ama her halükarda mağdur olan Yozgatlı masum vatandaş olur. Su akar, sorun unutulur. Ama kalıcı çözüm bulunmazsa, susuzluğun hatırası şehrin hafızasında hep kalır. Ve bazı izler, sudan daha zor silinir.