Türkiye'den başkası sahip çıkmıyor!
MHP Yozgat milletvekili aday adayı Mehmet Ali Çakır, Ramazan ayına girerken ABD’nin, büyük elçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararının gerçekleştiği 14 Mayıs’ta Filistin’de çok büyük katliamların yaşandığını belirterek, yaşanan olaylara Türkiye dışında doğru dürüst hiç kimsenin sesini çıkarmadığı gerçeğine dikkat çekti.
Ramazan'a bir gün kala, silahsız siviller topraklarını gasp eden ABD destekli İsrail terör devletini protesto ederken üzerlerine dünyanın gözü önünde kurşun yağdırıldığına dikkat çeken Çakır; “Sekiz aylık Leyla Bebek'ten tutunda, tekerlekli sandalyedeki engelli gence kadar 60 şehit, üç bin yaralı verdi mazlum ve mağdur Filistinliler... Filistin yine öksüz, Kudüs yine yetim... Türkiye'nin dışında kimse doğru dürüst sesini yükseltmiyor...
Ümmetin vurdumduymazlığı, şuursuzluğu, başlarındaki yöneticilerin uşaklığı, ihaneti, alçaklığı, ...; ve siyonistlerin, nasrânîlen, evanjelistlerin zâlimliği, kâtilliği, şerefsizliği, "belhüm adal"lığı, ... günümüzde de artarak devam ediyor” dedi.
Ne yazık ki İslâm Dünyası'nın âcizliği, ihtilaftaki ittifakı ve yürek kanatan hâl-i pür melâli artarak devam ettiğini vurgulayan Çakır’ın, “Küresel dünya zâten eski hamam, eski tas... Filistin ve Kudüs başta olmak üzere Müslüman diyarlar yine garip, yine mazlum, yine mahzun, yine mağdur, yine yine mahkum, yine öksüz, yine yetim” ifadelerinde bulundu.
Çakır, Filistin’de yaşanan olaylara ışık tutan, hakikati ortaya koyan ve daha önce Dr. Mehmet Güneş tarafın kaleme alınmış şu ifadeleri kamuoyu ile paylaştı:
“Mü’minlerin ilk kıblegâhı... Bir çok peygambere ait hatıraları bağrında saklayan, nebîler ve velîler yurdu... Aklın durup, aşkın hüküm kıldığı, zamânın ve mekânın aşıldığı, zamansız mekânlara ve mekânsız zamanlara hükmeden Mi’rac mûcizesinin gerçekleştiği kutlu mescidin bulunduğu topraklar... Aziz hâtıralarını Efendiler Efendisi(s.a.v.)’nin teşrifiyle taçlandıran, Cenâb-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de “Biz O’nun çevresini mübârek kıldık” (İsrâ -1) diye târif ettiği mukaddes belde... Şairin “Kurşundan çiçeklerin şehri” dediği yer... Mazlumların feryadının yükseldiği, gözyaşının sel olup aktığı; “âh”ın “of”a, “of”un “ âh”a karıştığı akrebin kıskacındaki diyâr... Diyar-ı Aksâ... Filistin...
Elli yıldır sürekli işgale, sürgüne, katliama maruz kalan, en acımasız soykırımlara muhatap olan, zulüm altında inim inim inleyen, her yandan kuşatılmış, onuru çiğnenmiş, devlet başkanları bile muhasara altına alınmış, mazlum, mâsum, mahzun, mahkum ve mâğdur olan insanlar... Çaresiz bırakılan, umutları yok edilen, hak arama yollarının tamamı ortadan kaldırılan ve tarih sahnesinden silinmek istenen bir toplum... Filistin Halkı...
Her türlü vahşeti sergileyen, ırkçılıkta insanlığı dehşete düşüren, saldırganlıkta dur-durak bilmeyen, mâsumların kanı sel edilerek, mazlumlar en hayâsız bir biçimde katledilerek kur/dur/ulan bir devlet... Lanetlenmiş bir kavim... Sabra ve Şatilla katliamlarına Ramallah’da, El Halil’de, Nablus’da, Cenin’de, Gazze’de...... yenilerini ekleyen, savunmasız sivillere alçakça saldıran, tarihte görülen en büyük soykırımlardan birini yapan çağdaş firavunların devleti... Bugüne kadar BM’in hiçbir kararına uymayan ve uygulamayan, ABD desteğiyle dünyaya meydan okuyan terörist bir devlet... İsrail Devleti...
İsrail, müstâkil bir devlet olarak İslâm Dünyası’nın kalbine İngilizlerin eliyle bir hançer gibi saplandığı günden beri Ortadoğu’da kan, gözyaşı ve dram hiç bitmedi... Filistin’de; zulüm, vahşet ve katliam her geçen gün daha fazla ivme kazandı... Son günlerde Gazze’ye durmadan bomba yağdırılırken, aralıksız Yahudi saldırısına uğrayan ve dünyanın gözü önünde şedit bir soykırım uygulanan bu kutsal topraklarda, her gün Filistinlilerin üstüne kurşun ve bomba sağanağı yağıyor... Filistin’de, insanların kanını donduran bir kıyım ve acımasız bir kırım yaşanıyor... Ve bütün bunlar olurken; birliğini çoktan yitirmiş, Filistinli kardeşlerine ağlayıp sızlamaktan, düşmana lânet yağdırmaktan başka elinden bir şey gelmeyen bir buçuk milyar âciz bir ümmet yaşıyor dünyada... Bu ümmet, ne yazık ki O mübarek isme hakkıyla layık olamayan günümüzdeki Muhammed Ümmeti’dir...
Bin yıldır İslâm’ın bayraktarlığını yapan, ama şu anda kendi inancından, kendi “kadim tarihinden” , kendi kutsallarından, kendi kimliğinden, utan/dırıl/an, kendi gücünden korkan, kendi ayak sesinden ürken, sahip olduğu mukaddes değerlerden uzaklaş/tırıl/an; “ne pahasına olursa olsun” mantığıyla AB’nin/ABD’nin kulu-kölesi yapılmaya çalışılan, “titreyip kendine dönmemesi” için uyuyan/uyutulan, “Ne İsâ’ya, ne Musâ’ya yaranan”, “İki câmi arasında bî-namâz kalan" bir millet... Türk Milleti...
Küreselleşmenin “Global terör”e dönüştüğü, “Sonsuz Adâlet”in “sorgusuz adâlet”e tedvir edildiği, 11 Eylül sonrası dönemde ABD destekli İsrâil’in “Küresel terör” ve “sınırsız saldırı” gerçekleştirdiği, suskun “Hür Dünya”nın (!) küreselleşmenin iflasını -daha doğrusu küreselleşmenin bir mânasının da ‘sorgusuz adâlet ve sınırsız saldırı’ olduğunu- ilan ettiği bir zaman dilimi... Milenyum...
Hem kendisi, hem de çevresi mübârek kılınan Filistin topraklarının bugünkü hâline baktığımızda yüreğimiz kan ağlıyor... Filistin yine kan gölü... Yine Müslüman kanı dökülüyor, yine masum insanlar katlediliyor... Yine, sapan taşıyla vatanını savunmaya mecbur bırakılan çocuklar öldürülüyor... Yine insanların evleri başına yıkılıyor, çoluk-çocuk demeden savunmasız Filistinliler kurşuna diziliyor ve her çeşit kıt’al sergileniyor Filistin topraklarında... Beş yaşında şehid olan Ömer’ler, evladına doyamayan Zehralar, babasının yanında katledilen Muhammed Duralar, Siyonist füzeleriyle vurulan Şeyh Ahmed Yasinler, Abdulaziz Ratisi’ler ve son olarak Gazze’de bomba sağanağıyla şehid edilen Hamas liderleri ve mücahidleri toprağa veriliyor… Orada, hergün gökyüzünü saran bulutlar, bomba yağmurlarıyla kararıyor... İnsanların umudu, hayata dair talepleri simsiyah bir renge dönüşüyor...
Gözleri görmeyen, kulakları duymayan, yürekleri hissetmeyen, gönlü gözünden çok evvel körleşmiş, vicdanı kulaklarından çok önce sağırlaşmış, yüreği beyninden daha fazla taşlaşmış bir “insanlık” ... “İnsanlık”, şehit edilen masum ve mazlum Filistinlilerin cansız bedeni altında kalırken; “İnsan hakları, demokrasi, terörle mücadele, hukukun üstünlüğü” prensipleri de Filistin’deki, Gazze’deki binaların enkazına gömülüyor…
Küresel güçlere sırtını dayayan bu lânetlenmiş kavim, en acımasız insanların bile kanını donduracak metotlar uygulayarak, mazlum Filistin halkına ve onun BM tarafından tanınan meşrû devletine ve topraklarına saldırıyor... Kendi çizdiği sınırları bile hiçe sayıyor, keyfine göre vuruyor,kırıyor, katlediyor, işgal ediyor ve ambargo uyguluyor… Halkın elektriğini ve suyunu kesiyor, insani yardımların bile ulaşmasına müsaade etmiyor, insanları aç-biilaç bırakıyor… Hastaneler bombalanıyor, hastalar bütün dünyanın gözleri önünde tıbbi malzeme yokluğundan ölüyor… Acılar içinde büyüyen 13 yaşındaki bir Filistinli kızın “Utanın” diye feryat eden çığlığının kulaklarda yankılandığı, ama utanacak yüzün kalmadığı “yeni bir dünya düzeni” (!) yaşanıyor 2000'li yıllarda...
İşgâlci Yahudiler; ayrım gözetmeksizin sivil halk üzerine ateş açıp, yaşlı-kadın-çocuk demeden binlerce Filistinli Müslümanı şehit ediyor... Filistin’de vahşet filmlerini aratmayacak ve hatta onlara taş çıkartacak sahneler yaşanıyor... Gazze’nin bütün yerleşim yerleri bombalanıyor… Silahsız insanlar sokaklarda kurşunlanıyor... Bütün dünyanın gözü önünde insanlar hayatının baharında solduruluyor... Gök ekin misâli biçilen gençler insafsızca öldürülüyor... Mazlum Filistinli yaralılar ise, aç ve bi-ilaç şehit oluyor... Bütün bu olanlar karşısında; hukuk, adalet, Helsinki Sözleşmesi, insan hakları...vs ne hikmetse (?!) Birleşmiş Milletler tarafından rafa kaldırılıyor... Bu zulüm, işkence, saldırı ve katliam karşısında insanlığın rûhu kanıyor mu dersiniz? Filistin’deki katliam bütün dünyanın gözü önünde naklen izlenirken, bir asır önceki “sözde soykırım tasarılarıyla” uğraşanlar, birilerinden “özür dileme” yarışına girişen ‘beyni ve ruhu özürlü özürcüler’ kış uykusuna mı yattı acabâ?
Dünya, Filistin’de yaşanan katliama boş gözlerle bakarken, biz de bu vahim olayları elleri böğründe seyrediyoruz ne yazık ki... Bir millet topyekun imha edilmeye çalışılıyor... Filistin’deki çocukların feryâdı, anaların ağıdı, kızların çığlıkları, yaşlıların sel olan gözyaşı ve çaresiz insanların dramı kanımızı donduruyor, ama elimizden duadan başka hiç bir şey gelmiyor...
Bir Velî, “Mekke ruhumuz, Medine kalbimiz, Kudüs ise bedenimizdir” diyor... Bu îtibarla; ruhunu yitirmeyen, kalbini karartmayan her Müslüman, Yahudi eliyle bedenine saplanan hançerin acısını yüreğinde hissetmelidir... Filistinliler zulüm altında inlerken, BM’in tanıdığı Filistin Devleti, İsrail tarafından işgâl edilmeye, yok edilmeye çalışılırken, mübârek toprakların üzerinde kirli ayaklar dolaşırken, bu kutsal beldede pervasızca Filistinlilerin kanı akıtılırken nerdesiniz ey evrensel değerler! Nerdesiniz ey Müslümanlar ? Şair Seyyid Vehbi’nin dediği gibi: “Halimize dost değil, düşmen-i gaddar ağlar”... Herhalde içinde bulunduğumuz durumu Fuzûlî’nin:
“Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn
Dert çok, hem-dert yok, düşman kâvî, tâli zebûn”
dizeleri ifâde ediyor... Onlar Filistin’de ateşten bir imtihan verirken bizler ne yapıyoruz? Elimizle, dilimizle, malımızla Filistinlileri desteklemek insânî, İslâmî ve millî bir görevdir...Hiç olmazsa Hz. İbrahim(a.s.)’i yakacak ateşi söndürsün diye gagasıyla su taşıyan o güvercin gibi “Dostluğumuzu göstermek için ” bir gayret içinde olmamız gerekmez mi? Elimizden hiç bir şey gelmiyorsa hiç olmazsa Filistin halkının ve dünyadaki bütün mazlum insanların felâhı için gözyaşları içinde dua etmeli, en sâmimi duygularımızla “Azîz-i Zûintîkâm” olan Hakk’a yalvarmalı, zâlimler için “Kahhâr” sıfatının tecellîsini niyâz etmeliyiz... Yoksa yarın çok geç ve unutmayalım ki; bunun Mahşer’deki hesâbı çok güç olacaktır...
Yaşanan hâdiseler bizlere hasta bir medeniyetin mâşerî vicdândaki cinnetini, kendi peygamberlerini bile istihfaf eden ve öldüren kavmin vahşetini, elleri böğrüne düşen Müslüman milletlerin acziyetini, eksilen recûliyetini, mazlum bir milletin vatan müdafaasındaki izzetini ve bu şartlarda yapılan cihadın kutsiyetini göstermiyor mu?
Kudüs’ün son elli yıllık tarihine baktığımızda maalesef hep kan, hep gözyaşı, hep acı, hep ihânet ve hep hüzün görürüz... Masum ve mazlum Filistin halkı yıllar yılı âh edip inlerken, “Sağır dünya” mağdurların feryadını duymamaktadır... Ne acıdır ki, Filistin’de toprağa düşen mazlumların kanı sel olup akarken, yanaklarda gamze olan gözyaşları varken, Siyonizmi arkasına alan ABD destekli Yahudi ordusu; Filistinlileri çocuk-kadın-ihtiyar demeden hem katlediyor, hem de dünyaya kendisinin mağdur olduğunu (!) ilân ediyor; tıpkı Koca Râgıp Paşanın “Sorsalar mağdurunu gaddar kendin gösterir” dediği gibi...
Herkes bilmelidir ki, İsrail; sâdece Filistin topraklarının peşinde değildir... Yahudiler “Arz-ı Mev’ud” denilen “Vâdedilmiş Topraklar”da hâkimiyet idealini tahakkuk ettirmek için çalışmaktadır... Bugün için Kudüs’ü alıp başkent yapma, yarın ise Nil’den Fırat’a kadar olan “Vâdedilmiş Topraklar”a hükümrân olma gayretinin peşindedir... Bunu, Türk Milletinin çok iyi idrâk etmesi gerekir... Türkiye kendi jeo-stratejik konumu, tarihî ve kültürel misyonu gereği büyük devlet olduğunu hissetmeli ve bütün dünyaya hissettirmelidir... Bunun için Türk Devleti kendi gücünden ürkmemeli, kendi ayak sesinden korkmamalı, kendi tarihî misyonundan kaçmamalı, hâdiseleri vârisi olduğu Osmanlı Cihan Devleti’nin zâviyesinden değerlendirmelidir... Osmanlı’ya tevârüs eden bir Türkiye olarak; ‘bir aşiret obası’ olmadığımız şuuru içinde büyüklüğümüzü idrâk edip, “Bir Dünya Devleti” olma potansiyelimizin farkına varılmalıdır... Gelişen hâdiseler karşısında; hinterlandımızın bize yüklediği sorumlulukları bilerek omurgamızı dik tutmalı, akıl-bâsiret-ferâset-cesaret ve ilm-i siyaset ikliminde tavır belirlemelidir... Türkiye Cumhuriyeti, Ortadoğu’da İsrail-Amerika ekseninde dış politika yapmanın mâzisine, misyonuna ve menfaatlerine ters düştüğünü artık anlamalıdır...
“Yarın artık bugündür” diyerek, âtide yapacaklarımızın ve mâzideki yaptıklarımızın hesâbını ve yâdını bırakarak bugünkü hareket tarzımızı belirlemeliyiz... Filistin’de işlenen bu cinâyetler karşısında tarafsız kalmak, zâlimden yana taraf olmak demektir... Zalimlerin safında değil, mazlumların yanında yer almalıyız... Bugün Filistin’de yaşananların, yarın bizim de başımıza gelmeyeceğini hiç kimse garanti edemez... Türk milleti bütün toplum kesimleriyle Filistinli kardeşlerimizin yanında olduğunu göstermiştir... Şimdi sıra devletimizdedir... Türkiye; dînî, tarihî, coğrafî, içtimâî ve stratejik sebepler dolayısıyla Filistin Meselesi’nde aktif politika izlemelidir. 400 yıl boyunca yönettiği bu bölgeye duyarsız kalamaz...40 yıldır işgal altında olan bu “mazlum halkın” sesine ses katmalıdır... Eğer bugün sesimizi çıkarmaz isek, eğer haksızlık ve zulüm karşısında “dilsiz şeytan” olur isek, eğer mazlum kardeşlerimizin yanında yer almaz isek, eğer İsrail’e dolaylı destek verir isek; bu utanç verici hâli dünyada ve ukbâda taşımak zorunda kalacağımızı hiç ama hiç aklımızdan çıkarmamalıyız...
Bütün bu yaşananlar bir imtihandır... Unutmamak gerekir ki, “Bize, hayır gibi gelen şeylerde şer, şer olan şeylerde de hayır” olabilir... Yahudilerin bu son vahşeti belki de bir uyanışa vesile olacaktır... Zirâ, Filistin’de yaşanan zulüm karşısında artık mûtat hâle gelen “kınama” beyanlarının önemi kalmamıştır... Masum insanların maruz kaldığı zulüm, dayanma haddini çoktan aşmış, bıçak kemiğe dayanmıştır... Filistin işgâl edilmiş, Müslümanların kutsî değerlerine, vatanına, canına, ismetine, izzetine, malına ve mülküne el uzatılmıştır... Filistin’de söz bitmiştir... Sözün bittiği yerde, hukukun ve adaletin olmadığı yerde, zulmün ve kıt’alin hüküm sürdüğü yerde, umudun ve çıkar yolun tükendiği yerde Filistinli şair Mahmut Derviş’in; “Kuşlar nereye uçar, son gökyüzünden sonra...” dediği gibi Filistinli “Şehâdet Komandoları”na şehitlikten başka yol kalır mı? Elinizde topunuz, tankınız, uçağınız yoksa; insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi, BM kararları zalimler tarafından hiçe sayılıyorsa; geleceğe ait hiçbir umut kırıntısı kalmamışsa işte o zaman, gencecik insanlar canlı bombalara dönüşür ve hayatının baharındaki delikanlılar tarafından seve seve şehâdet şerbetleri içilir...
Tarihin aynasında ayan-beyan görülmüştür ki, ölümden korkmayanlar zalimlerin korkulu rüyâsı olurlar... Öldüklerinde şehit olacağına inanan insanların karşısında zalimler silahsız kalırlar... Mazlumların ölüme gülümseyerek gitmeleri, zalimlerin ölümünün başlangıcıdır... Mazlum insanlara zulmederek güç gösterisinde bulunanlar, kullandıkları silahın bir bumerang haline gelebileceğini hiç hatırdan çıkarmamalıdır... Uğrunda her şeyini fedâ edecek inanmış insanları bulunan toplumlar, yaşamaya hak kazanırlar... Zirâ, bütün istiklâl mücâdeleleri, uğrunda ölenlerin kanıyla hayat bulmuştur/bulacaktır... Şurası âşikâr bir hakîkattir ki; inanmış insanların kalbindeki iman, bileğindeki kuvvet, yüreğindeki cesâret; ne tankla, ne de topla yıkılabilir...
Dünyada geçer akçe olan şeylerin ahirette geçmeyeceğini katiyen unutmamalıyız... Zulme teslimiyetin zillet olduğunu hatırdan çıkarılmamalıyız... Şu gerçeği de aslâ göz ardı etmemeliyiz ki, hiç bir devirde zulüm bâki olmamıştır... Ve tarih bize göstermiştir ki, her zulüm çağı mutlakâ bir nur şerâresiyle aydınlanmıştır...
Her kışın bir baharı, her karanlık gecenin bir nehârı vardır... Her şeye rağmen, Filistinli şairin dediği gibi: “Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var”… Ve kıyamete kadar da vârolacak inşallah...
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.