Gazze’de 7 Ekim 2023’ten bu yana süren İsrail saldırılarında hayatını yitiren gazetecilerin sayısı 261’e çıktı. Filistin hükümeti uluslararası basın kuruluşlarına harekete geçme çağrısı yaptı.
Açıklamada, İsrail ordusunun Gazze’de gazetecilere yönelik saldırıları kınanırken, Filistinli gazetecilere yönelik saldırıların sistematik şekilde sürdüğü ifade edildi.
Uluslararası Gazeteciler Federasyonu ve Arap Gazeteciler Birliği’ne çağrıda bulunularak gazetecilerin korunması için acil adımlar atılması istendi.
Gazze’de can kayını artıyor
İsrail’in Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne başlattığı saldırılarda şimdiye kadar 72 bin 133 Filistinlinin hayatını kaybettiği, 171 binden fazla kişinin de yaralandığı bildirildi.
Gazze: Hakikatin En Ağır Bedeli
Gazze’nin gri bir toz bulutuyla kaplanmış sokaklarında, enkaz yığınlarının arasından aniden bir parıltı yükselir. Bu, güneşin yansıdığı sıradan bir cam kırığı değil; üzerinde beyaz, büyük harflerle “PRESS” yazan o meşhur mavi yeleğin soğuk ışığıdır. Normal şartlarda uluslararası hukukun sarsılmaz zırhı, dokunulmazlığın ve tarafsızlığın kalesi olması gereken bu yelek, Gazze’nin amansız göğü altında artık bir koruma kalkanı değil, karanlık namlular için açık bir hedef tahtasıdır. Mavi kumaşın üzerine bulaşan kan ve barut kokusu, modern çağın en trajik paradoksunu haykırır: Dünyaya hakikati duyurmak için giyilen bu üniforma, sahibinin kefenine dönüşmüştür.
Gazetecinin kadim görevi tanıklık etmektir; başkasının acısını kayıt altına almak, yıkımı belgelemek ve tarihe not düşmektir. Ancak Gazze’de bu roller iç içe geçmiş, birbirinden ayrılmaz bir yumak halini almıştır. Burada gazeteci, kamerasının vizöründen başkasının yasını izlerken saniyeler sonra kendi yasının öznesi haline gelmektedir. O hem sarsılmaz bir tanık hem de çaresiz bir kurbandır. Bu yazı; sadece soğuk istatistiklerin içine hapsedilmiş isimleri anmak için değil, o isimlerin ardındaki yarım kalmış haberleri, susturulmuş deklanşör seslerini ve sahipleri toprağa düşse de cebinde umudu saklayan tozlu not defterlerini onurlandırmak için kaleme alınmıştır. Çünkü biliyoruz ki, bir gazeteci öldüğünde sadece bir insan değil, dünyanın bir parça gerçeği de toprağa gömülür.
“Benim Sesim Sizin Vicdanınızdı”
Gazze’de zaman, akreple yelkovanın arasında değil, patlamalarla sessizlik arasındaki o dar koridorda akar. Burada bir gazeteci için “sıradan bir gün”, evden helallik isteyerek çıkmakla başlar. Vael el-Dahduh’un metaneti, bu coğrafyanın basın mensupları için artık bir mesleki ahlak anıtıdır. Canlı yayında dünyayı bilgilendirirken, kendi ailesinin - eşinin, oğlunun, kızının ve torununun - sığındıkları güvenli bölgede katledildiğini öğrenen bir babanın, gözyaşlarını mavi yeleğinin içine akıtarak yeniden mikrofonun başına geçmesi, sadece bir görev bilinci değildir. Bu, “Siz neyi vurursanız vurun, hakikat ölmeyecek” demenin en ağır, en vakur yoludur. Vael’in titreyen sesinde, Gazze’deki her gazetecinin ortak sancısı gizlidir: Kendi felaketine muhabirlik yapmak.
Bu trajedi sadece büyük isimlerle sınırlı değildir; her bir ismin ardında küçük, sızılı detaylar gizlidir. Genç muhabir Hamza el-Dahduh, babasının yolundan giderken son paylaşımında “Sabret” diye fısıldıyordu dünyaya. Belki de saldırıdan sadece dakikalar önce annesine, akşam sofraya yetişeceğine dair söz veren onlarca genç kalem vardı. Bir foto muhabiri, üzerine yağan ateşten kaçarken kamerasını gövdesinin altına alıp siper ediyordu; çünkü biliyordu ki bedeni toprak olsa da içindeki hafıza kartı bu zulmün tek kanıtı olarak kalacaktı.
Bu sarsılmaz duruşun bir diğer genç ve cesur yüzü ise Enes eş-Şerif’tir. Enes eş-Şerif, bu vakarı bir adım öteye, kendi canıyla mühürledi. Enes, sadece bir muhabir değil, dünyanın gözünü kapattığı bir hapishanenin son haykırışıydı. İşgal güçlerinden “Haberi bırak, yoksa bedelini ödersin” tehditleri aldığı halde geri adım atmadı. Önce evi hedef alındı, canından çok sevdiği babasını kaybetti. Babasını bir okulun bahçesine, aceleyle ve gözyaşlarıyla defnettikten sadece bir saat sonra, tozlu kamerasını yeniden omuzladı. “Haber bekleyenler var” diyerek acısını erteledi. Enes eş-Şerif, en sonunda bizzat o “bedeli” ödedi ve hakikati anlatırken şehadete erdi. O, susturulmak istenen bir halkın sadece sesi değil, bizzat kurban edilen vicdanı oldu. SÜRECEK