Tıpkı Şeyma el-Cezzar gibi... O, hayallerini kurduğu gazetecilik kariyerinin en başında, ailesiyle birlikte evinde hedef alındığında, geride sadece çekmeyi planladığı haberlerin notlarını bıraktı. Ya da Muntasir el-Savvaf gibi, yüzünde patlayan bombaların izini taşımasına rağmen, gözündeki bandajla son ana kadar deklanşöre basmaya devam edenler... Onlar sadece çelik yelekli savaş muhabirleri değildi; onlar Gazze’nin evlatları, sabah fırından ekmek alan babaları, çocuklarına umut aşılayan anneleriydi. Bir foto muhabiri, üzerine yağan ateşten kaçarken kamerasını gövdesinin altına alıp siper ediyordu; çünkü biliyordu ki bedeni toprak olsa da içindeki hafıza kartı bu zulmün tek kanıtı olarak kalacaktı. Onların sesleri, susturulmak istenen bir halkın vicdanıydı; şimdi o sesler biz sustukça daha yüksek yankılanıyor.
Hakikati Boğmak İsteyen Sessizlik
Gazze’de bir gazetecinin öldürülmesi, sadece bir insanın hayatına son verilmesi değil; bir tanığın susturulması ve sokağın sesinin boğulmasıdır. Modern savaş tarihinde hiçbir dönemde, basın yeleği bu kadar açık ve sistematik bir hedef haline gelmemişti. Bu saldırıların tesadüf olduğunu iddia etmek, hakikatin doğasına ihanettir. Çünkü biliyorlar ki; bir kamera kırılgandır ama kaydettiği gerçek sarsılmazdır. Gazetecileri kasten hedef almak, aslında “gerçeği öldürme” çabasıdır. Onlar, yıkıntıların arasında bir sinyal çubuğu ararken, bitmek üzere olan bir telefon şarjıyla dünyaya bir video ulaştırmaya çalışırken aslında kutsal birer ulak gibi hareket ettiler. Elektriğin kesildiği, internetin bir silah olarak susturulduğu o mutlak karanlıkta, bir tweet’in ya da bir fotoğraf karesinin dünyaya ulaşması, karanlığa fırlatılmış bir ışık fişeğiydi.
Ancak bu ışık, Batı medyasının o korunaklı ve steril stüdyolarında yankı bulmakta hep zorlandı. Sahadaki kanlı gerçeklik ile manşetlerdeki “istatistiksel” dil arasındaki uçurum, tarihin en büyük sitemlerinden biridir. Dünyanın en saygın haber merkezleri, meslektaşlarının paramparça olan yeleklerini görmezden gelirken; Gazze’nin gazetecileri kendi ölümlerini canlı yayında anlatmak zorunda kaldılar. “Dünya izliyor” dedik, ancak dünya sadece seyretti. Onlar, insanlığın kolektif hafızasını diri tutmak için can verirken, ana akım medyanın bu ölümlere karşı takındığı sağır edici sessizlik, hakikatin sadece namlularla değil, kalemlerle de boğulabileceğini gösterdi. Gazze’de ölen her gazeteci, aynı zamanda dünyanın özgür basın iddiasının tabutuna çakılan birer çivi oldu.
Bir Kameranın Hafıza Kartındaki Vasiyet
Bir gazeteci Gazze’de son nefesini verdiğinde, geride sadece tozlu bir yelek değil, bir halkın çalınmış hafızası kalır. Enkaz altından çıkarılan bir kameranın içindeki o küçük hafıza kartı, aslında bir vasiyettir. O kartın içinde, belki bir saldırıdan saniyeler önce çekilmiş, yıkıntılar arasında hala parlayan bir çocuğun ürkek gülümsemesi; belki de bir beton yığınının altından uzanan, sahibini yitirmiş bir oyuncağın sessiz çığlığı vardır. O son kare, sadece bir görüntü değildir; bir insanın dünyayı terk etmeden hemen önce insanlığa bıraktığı son mesaj, “Bunu görün ve unutmayın” diyen son bakışıdır. Gazze’de gazetecilik, artık maaşlı bir meslek ya da bir kariyer basamağı değildir; o, her deklanşör sesinin bir direniş yankısına dönüştüğü, hakikati hayatta tutma mücadelesidir.
Burada kalem, kılıçtan keskin olduğu için değil, gerçeğin kendisi bir kalkan olduğu için tutulur. Gazze’deki basın mensupları için haber geçmek, bir direniş biçimidir. Onlar, ölümü göze alarak sadece olanı biteni değil, bir halkın onurunu ve var olma iradesini de kayda geçirirler. Sevgili okur, sen bu satırları huzur içinde okurken, Gazze’nin bir başka sokağında, eli titreyen bir gazeteci daha belki de hayatının son karesini çekiyor. Belki şu an bir vizörden dünyaya son kez bakıyor ve çektiği o karenin, kendisinden sonraki kuşaklara adaletin kanıtı olarak kalacağını biliyor. Onların mirası binalar ya da servetler değil; birer pırlanta gibi parlayan o hafıza kartlarındaki çıplak ve sarsıcı hakikattir.
Mürekkep Kurur, Hakikat Kalır
Gazze’de kameralar kırılabilir, lensler tuzla buz olabilir ve o mavi yelekler toprağa düşebilir; ancak çekilen görüntüler, dökülen kelimeler artık insanlığın ortak hafızasına nakşedilmiştir. Mürekkep kurur, bedenler toprağa karışır ama hakikat, o tozlu enkazların arasından her zaman bir yol bulup sızar. “Gazze: Hakikatin En Ağır Bedeli” sadece bir yazı başlığı değil, bir neslin kanıyla ödediği acı bir faturadır. Bu ağır bedel bir kez ödendiğinde, geride kalan bizlere düşen artık sadece yas tutmak değildir; o ödenen bedelin onurunu taşımak ve anlatılan hakikati sağır kulaklara ulaştırma sorumluluğudur. Unutulmamalıdır ki, birileri gerçeği haykırırken öldüyse, o gerçek artık hepimize emanettir. Onlar sustu ki dünya konuşsun; şimdi sıra bizde.
Kaynak : Filistin Medya Ofisi