Modernlik ve muhafazakârlık olarak görünüm kazanan sistemlerin tarihin her döneminde farklı biçimlerde var olduğu görülmektedir. Muhafazakârlık, toplumların yaşamsal deneyimleriyle elde ettiği değerler sistemine bağlı bir yaşam biçimini ifade ederken; tüm ideolojileri de içinde sayabileceğimiz modernlik ise toplum dışında üretilen “mod”a uygun olarak toplumu dizayn etme çabasında bir proje niteliği taşımaktadır.
Dönemin modernlik anlayışı sürekli değişkenlik göstermektedir. Değişim çoğu zaman iyidir; yeri geldiğinde ülke anayasasının da değişmesi gerekebilir. Hiçbir nesil geçmiş zamanın kurallarına uymak zorunda değildir. Her nesil kendi anayasasını yazmakta özgürdür. Ancak değişim, dozunu kaçırdığında tehlikeli olabilir.
Türk toplumu genel olarak muhafazakârdır; ancak yeni nesil değişimin bizzat kendisi hâline gelmiş durumdadır. Ülkemizde birçok sorunun bu iki anlayış arasındaki gerilimden ortaya çıktığını düşünüyorum. Muhafazakârlığın neden yalnızca dinî bir ideoloji olarak düşünüldüğünü anlamıyorum. Sadece değişimi çabuk kabullenmemeleri, onların tedbirli ve aklıselim olmalarını sağlar; bu durum, halk arasında “geri kafalı” ya da “yobaz” oldukları anlamına gelmez.
Geçmişten günümüze ulaşan değerli kültürümüze sahip çıkmalı, üzerimize düşeni yapmalı ve bunu gelecek nesillere sağlıklı bir şekilde aktarmalıyız. Çünkü mesele yalnızca değişmek ya da değişmemek değildir; mesele, neyi neden değiştirdiğimizi bilmektir. Körü körüne yeninin peşinden gitmek de, her yeniliğe kapıyı kapatmak da aynı ölçüde savrulmadır.
Toplumları ayakta tutan şey, modaya uyum sağlama becerisi değil; kökleriyle bağını koparmadan yenilenebilme iradesidir. Eğer geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü kuramazsak, ya tarihin içinde kayboluruz ya da kimliğimizi yitirerek savruluruz. Asıl mesele, değişimin hızına kapılmak değil; değişimin yönünü tayin edebilmektir.