İnsan vatanını ve milletini kendisi seçemez. Bu bizim kaderimizdir. Ben kaderimden razıyım; çünkü Türk olarak doğdum ve Kafkasya’nın en güzel, en bereketli ülkesi olan Azerbaycan’da dünyaya geldim. Yozgatlı kardeşlerimizin o güzel tabiriyle söyleyecek olursak; Can Azerbaycan’da...
Karabağ benim ana yurdum; çocukluğumun, gençliğimin geçtiği o cennet diyardır. Doğduğum Soltanlı köyü, Karabağ’ın Cebrail reyonunda yer alır. Bizim dağlarımızda kartallar yuva yapardı. İnsanlar kartallarla komşu gibi yaşardı. Belki de bu yüzden, bizim buraların insanı da kartallar gibi vakur, kartallar gibi mağrurdur.
Ermenilerin 1993 yılında yakıp yıkarak harabeye çevirdiği o canım Soltanlı köyü, benim için dünyanın başkentidir. Ben, ailem ve sevdiklerim, tam 33 yıldır doğup büyüdüğümüz köyümüzden uzakta yaşıyoruz. Şimdilerde Azerbaycan devleti köyümüzü küllerinden yeniden inşa ediyor. Birkaç ay sonra insanlar yeniden ata-baba ocaklarına dönecekler. Soltanlı’nın ışıkları yeniden parıldayacak.
Köyümüz tam 27 yıl Ermeni işgali altında kaldı. 2020 yılının 19 Ekim günü, Muzaffer Azerbaycan Ordusu Soltanlı’yı işgalden kurtardı. O gün sosyal medya hesabımdan şöyle bir paylaşım yapmıştım: “Asker! Ayağını yıkayıp suyunu içeceğim.”
O esnada benim kendi oğlum da askerdeydi. Bilirim, Azerbaycan’da hiçbir evlat ayağını babasına yıkatıp o suyu ona içirmez. Bu duygusal mesaj; yurt hasretiyle kavrulan bir babanın, galip askere duyduğu minnet duygusunun en samimi, en yalın ifadesiydi. Ben de içimdeki fırtınayı, hislerimi böyle haykırmıştım.
Vatan Muharebesi’nden birkaç ay sonraydı... Gazeteci dostlarla bir akşam yemeğinde bir araya gelmiştik. 21-22 yaşlarında bir garson genç, serviste en ufak bir kusur etmiyor, bize canla başla hizmet ediyordu. Başkalarının emeğine, alın terine her zaman büyük saygı duymuşumdur. Adetimi bozmadım ve çay sohbetimize katılan mekân sahibine bu çalışkan garsonu uzun uzun övdüm.
Sözlerimden gururlanan mekân sahibi, büyük bir şevkle anlatmaya başladı: “Ayhan, Vatan Muharebesi gazisidir. Göğsünde dört madalyası var.”
Ayhan genç bir kardeşimiz; elbette çalışacak, para kazanacak, geleceğini kuracak. Garson da olabilir, duvar ustası da, aşçı da... Alın teriyle, göz nuruyla kazanılan paranın bereketi bir başkadır.
Ben öyle yolu sık sık kafe ya da restoranlara düşen biri değilim. Ayda topu topu bir-iki kez dostlarla çay içip dertleşmeye ancak vakit bulabiliyorum. Ama o anlarda ilk işim, her zaman garsonu göz hapsine almak olur. Eğer genç bir erkekse yaşını, askerlik yapıp yapmadığını sorarım.
Taksiye bindiğimde de sürücüyü dikkatle incelerim. Markette, hastanede, kasapta... Bu alışkanlığımdan asla vazgeçmem. İçimden hep aynı fısıltı geçer: “Ya gaziyse? Ya bilmeden kalbini kırar, incitirsem?..”
Bu düşünce beni bir an bile terk etmez. Eminim ki birçoğunuz da benim gibisiniz…
Bizden büyüklere de küçüklere de saygı göstermek insani vazifemizdir. Ancak gazilerimize olan borcumuz başkadır; bizim onlara minnet borcumuz var. Minnet borcu manevi bir kavram olduğu için onu parayla, pullarla ödemek imkânsızdır.
Köyümüzü, toprağımızı işgalden kurtaran o askerlere, ömrümün son nefesine kadar borçluyum…