1957 yıllarında rahmetlik babam Sıddık CENAN Açıkbaş’ın 1954 model Austin kamyonunu sürüyordu. Onun da şoför mahalli eskimişti. Açıkbaş amca Samsun’da yeni bir şoför mahalli yaptırmış. Babam da Açıkbaş’ın kamyonuyla Samsun’da şoför mahallini taktırmaya gitti. Arabada oturma koltuğu olmadığından tahtadan emaneten bir kanepe yapıp koydular. Yan kapıları yok. Rahmetlik babam bu vaziyette Samsun’a kadar gitti. Yeni şoför mahallini taktırdı. Yozgat’a geldi. Araba oldukça güzel gözüküyordu. Kurşuni renkli kalüsörünün üzeri çadırlı idi. O zamanlar sebzecilerin kendi kamyonları yoktu. Trenle Adana’dan gelen sebzeler Yerköy tren ambarına gelir, oradan babam gider kamyonuyla getirirdi. Her gün Yerköy’e giderdi. Beni de yanında götürür getirirdi. Her Yerköy’e gittiğimizde bana dondurma alır yedirirdi. Babamla lokantaya giderdik. Babam kendine yemek ısmarlardı, bana da sütlaç muhallebi ısmarlardı. İstasyondan sebzeler arabaya yüklenince arabayı sürer Yozgat’a gelirdik. O zamanlar buharlı kara trenler vardı. Ben Yerköy’e gittiğimizde hep bu trenleri seyrederdim. Bunların heybetli olarak gelip gitmesi, düdük çalması beni oldukça heyecanlandırırdı.

O zamanın genç çocukları trenin vagonları üzerinden koşarlar, bir vagondan diğerine suratla atlarlar, yere düşmezlerdi. Hep onları izlerdim. Yere düşecekler de yaralanacaklar diye hep korkardım.

Babam sabah ezanı okunurken Yerköy’e hareket ederdi. Bana da yavrum sen uykusuz kalma yat dinlen derdi. Ben de olsun ben seninle gideceğim derdim. Babam da üzülmesin diye beni yanında devamlı götürür, getirirdi. Ne zaman Yerköy’e gitsem hep bu anılarımı hatırlar, gözlerim yaşarır, ağlarım. Bu anılarımı oğlum Yasin hocaya anlatırım. O da çok duygulanır.

Yazın okullar tatil olduğunda babam bizi alır Yerköy’deki kaplıcaya götürürdü. O zaman şimdiki gibi modern kaplıcalar yoktu. Sadece uyuz hamamı kaplıcası vardı. Evden gelirken yataklarımızı, yorganlarımızı, kilimlerimizi balya yapar getirirdik. Kaplarımızı, yiyeceklerimizi, gaz ocağımızı, gaz lambamızı her türlü ihtiyaçlarımızı getirirdik.

Kaplıcadaki odalar tek sıra halinde 10 12 tane oda yan yana yapılmış, üzerleri dam yapılıydı. Tek kapısı vardı. Devamlı aydınlık olması için onu da açık olarak bulundururduk. Bu odaları oturmadan rahmetlik annem ilaçlardı, temizlerdi, temizlendikten sonra eşyalarımızı yerleştirirdik.

O zamanlar bu uyuz hamamını Tuzkaya Mahallesinde oturan Çile Kitabevinin akrabalarından kundura tamircisi Ahmet YENERSOY amca çalıştırıyordu. Hanımı Zeliha Teyze ile beraber çalışıyorlardı. Kendisine kuru Zeliha derlerdi, oldukça zayıf bir teyzemizdi. Bunun oğlu Süleyman abim de vaktiyle babamın muavini idi. Sonradan dispanserin arabalarına şoför oldu. Bir oğlu da Nevzat’tı. O da babamın eskiden muavini idi. Sonradan yurtdışına gitti. Ordan emekli oldu. Bunlardan başka iki erkek kardeşi daha vardı.

Ahmet amca sonradan Turgut KAYMAZ amcanın ayakkabı tamirhanesinde onunla birlikte uzun süre çalıştılar. Hepsi rahmetlik oldu.

Ahmet amca Uyuz hamamını çalıştırırken sabahın erken saatinde ilkin bizi çağırırdı. Hamamı temizledim. Kimse gelmeden, su temizken gelin banyonuzu alın derdi. Hanımı Zeliha teyze de bizi çok severdi. Ellerinden gelen her türlü kolaylığı yaparlardı. O zamanlar elektrikler yoktu. Gece olduğunda havuzun üzerinde lüks yanardı. Çok güzel bir görüntüsü olurdu.

Bu hamamın tek bir kötü tarafı erkekler de kadınlar da aynı havuza banyoya gelirlerdi. Kadınlar banyo yapıp çıktıktan sonra erkekler havuza gelirdi, havuz devamlı temizlenmek isterdi. Sonradan buralarda başka termal sıcak sular bulundu. Koyunbaşlı kaplıcaları yapıldı. Erkekler ayrı, bayanlar ayrı havuzlar oluşturdu. Modern lojmanlar yapıldı. Bu lojmanların içerisi yataklı, dayalı döşeli, televizyonlu, ayrıyeten yemek için kafeteryaları, büfeleri her türlü lüks donanımlı bir şekilde yapıldı.

Bugünkü anlatacaklarım bundan ibaret olup, haftaya başka bir kaplıca anımda buluşmak üzere yazımı çocukluğumda ezberlediğim YAHYA KEMAL BEYATLI’ nın VİRAN BAĞ isimli şiiri ile bitiriyorum. Hepinize selamlar saygılar sevgiler

VİRANBAĞ

Adalardan yaza ettik de veda,

Sızlıyor bağrımın üstündeki dağ

Seni hatırlıyoruz Viranbağ!

Yine bir sofrada şen şakraktık,

Gün denizlerde sönerken baktık,

Ve çobanlar gibi dallar yaktık.

Biz şen, onlarsa muammalıydı,

Birinin sözleri imalıydı,

Birinin gözleri hummalıydı.

Acı duymuş diye aşkın tadını,

Hepimiz sevdik o solgun kadını,

Ve o gün rahibe koyduk adını.

Uyuduk kırda, gezindik dağda, yürüdük bağda,

O yazın, ah o engin çağda,

Geçti en sonu günü ömrün Viranbağ’da.