Bir öğretmen bıçaklandığında yalnızca bir insan yaralanmaz. Bir ülkenin geleceği kanar.
Bir sınıfın ışığı söner. Bir çocuğun yarına dair umudu kararır. Öğretmen; tebeşir tozunun içinde geleceği yoğuran insandır. Sırtında müfredatın yükü, omzunda velinin beklentisi, cebinde geçim derdi, yüreğinde memleket sevdası taşır. Ama artık sınıfa girerken yanında bilgi değil, korku taşıyor.
Son yıllarda öğretmenler yalnızca ders anlatmıyor. Hakarete uğruyor. İtibar suikastına maruz kalıyor. Veli baskısıyla sindiriliyor. Sosyal medyada hedef gösteriliyor. Kimi zaman darp ediliyor. Kimi zaman tehdit ediliyor. Kimi zaman da bir öğrencinin elindeki bıçakla hayattan koparılıyor. Bu mudur öğretmene biçilen değer?
Bugünün gençliği öfkeli. Ama bu öfke kendiliğinden doğmadı. Sınav maratonlarıyla çocukluğu elinden alınmış, başarıyı sadece puana indirgenmiş, sistemin içinde savrulan bir nesil yetiştirdik. Onlara yarışmayı öğrettik ama kaybetmeyi öğretmedik. Hırsı besledik ama sabrı öğretmedik. Tüketmeyi gösterdik ama düşünmeyi ihmal ettik. Eğitim sistemi yıllardır yamalı bohça gibi değişiyor. Müfredat değişiyor, sınav sistemi değişiyor, yönetmelik değişiyor; ama değişmeyen tek şey öğretmenin yalnızlığı oluyor. Her yeni düzenleme sınıfa bir yük daha bindiriyor. Disiplin mekanizmaları gevşetiliyor, öğretmenin otoritesi törpüleniyor, veli memnuniyeti öğretmen onurunun önüne konuluyor. Öğretmen artık bilgi aktaran değil, sürekli savunma yapan bir memura dönüştürülüyor. Ve işte şiddet… Okul kapısında öğretmeni darp eden veli görüntüleri. Sınıf ortasında küfür eden öğrenciler. Tehdit mesajları. “Kızımı bırakırsan görürsün”diyen babalar. “Notumu yükseltmezsen seni şikâyet ederim” diyen çocuklar. Bunlar münferit değil artık. Bunlar sistemin çürüyen yerlerinden sızan sonuçlar. Şiddetin cezası caydırıcı olmadığında, fail korunuyormuş hissi oluştuğunda, disiplin süreci göstermelik kaldığında toplum şunu öğrenir: “Yaptırım yok.” Bir öğretmene el kaldıran, tehdit eden ya da hayatına kasteden kişinin karşısında sadece bireysel bir dava değil; kamu düzenini koruyan, öğretmenlik mesleğini kutsal bir emanet sayan güçlü bir hukuk durmalıdır. Cezai yaptırımlar açık, net ve caydırıcı olmalıdır. Eğitim kurumları güvenlik açısından güçlendirilmeli, riskli durumlar ciddiye alınmalı, öğretmenin “can güvenliği yok” dediği yerde alarm zilleri çalmalıdır.Çünkü öğretmen korkarsa, toplum karanlıkta kalır. Bu mesele sadece bir güvenlik sorunu değil; bir değerler sorunudur.
Evde öğretmeni itibarsızlaştıran cümleler kurulduğunda, çocuk sınıfa saygı taşımıyor. Televizyonda, sosyal medyada her otoritenin alaya alındığı bir kültürde büyüyen genç, sınır tanımayı öğrenemiyor. Disiplin kelimesi “baskı”, kural kelimesi “özgürlük kısıtlaması” gibi sunuluyor. Oysa özgürlük, başkasının alanına zarar vermediğin yere kadardır.Ve öğretmenin alanı, toplumun en kutsal alanlarından biridir.
Siyasi irade de bu sınavın içindedir. Eğitimi günlük polemiklerin, ideolojik hesaplaşmaların, oy kaygısının malzemesi yapmak; sistemi sürekli değiştirmek; öğretmeni koruyacak net politikalar üretmemek; güvenliği “okulun kendi sorunu” gibi görmek büyük bir vebaldir. Eğitim uzun vadeli bir devlet meselesidir. Partiler üstüdür. Gelecek meselesidir.Bugün bir öğretmeni koruyamayan sistem, yarın o öğretmenin yetiştireceği doktoru, mühendisi, askeri, hakimi de koruyamaz. Ve biz… Her olaydan sonra birkaç gün üzülüp, birkaç gün konuşup, sonra unutuyoruz. Bir çiçek bırakıyoruz, bir taziye mesajı yazıyoruz, sonra gündem değişiyor. Ama sınıflar değişmiyor. Korku değişmiyor. Öğretmenin omzundaki yük değişmiyor. Artık yas tutmak yetmez. Artık kınamak yetmez. Artık “çok üzgünüz” demek yetmez.Öğretmeni koruyan yasalar istiyoruz.
Caydırıcı cezalar istiyoruz. Tutarlı bir eğitim sistemi istiyoruz. Saygının yeniden öğretildiği bir toplum istiyoruz. Çünkü bir öğretmen düştüğünde sadece bir insan ölmez. Bir ülkenin yarını yara alır.Ve biz, yarınlarımızı kaybetmeye tahammül edemeyiz.