
Toprak bir yolun kenarında yürüyen bir çocuk… İki elinde taşıdığı yük, yaşına ağır; ama asıl ağır olan, bu görüntünün bizde bıraktığı hissin ne kadar kısa sürdüğü.
Eskiden bir acıya tanık olmak, insanın içinde uzun süre yer ederdi. Şimdi ise duygularımız, parmaklarımızın hareket hızına yetişmek zorunda. Bir an durup içimiz sıkışıyor, sonra ekran akıyor ve o his de beraberinde siliniyor. Belki de asıl mesele, ne gördüğümüz değil; gördüğümüzle ne kadar kalabildiğimiz.
Bu yüzeysellik, dışarıdan dayatılan bir şeyden çok, zamanla içimize yerleşmiş bir alışkanlık gibi. Her şeye maruz kalıyoruz ama hiçbirine tam anlamıyla temas edemiyoruz. Çünkü temas etmek, durmayı gerektirir. Durmak ise bu çağın en yabancı eylemi.Bu görüntü, yalnızca bir ana ait değil. Bugün Gazze’de yaşananların içe işleyen bir yansıması gibi. Orada savaş, sadece cephelerde değil; sokak aralarında, evlerin yıkıntıları arasında, çocukların sessizliğinde sürüyor. Bombaların sesi dinse bile, bıraktığı boşluk uzun süre susmuyor.Bir çocuğun oyuncağı yerine bidon taşıması, bir tercih değil; zorunluluğun en çıplak hali. Güvende hissetmesi gereken bir yaşta, hayatta kalmayı öğrenmek zorunda kalmak… İşte savaşın en görünmeyen ama en derin yarası tam da burada başlıyor.
Biz ise bu sahnelere uzaktan bakıyoruz. Ekranlarımızdan, birkaç saniyelik görüntülerle tanık oluyoruz. İçimiz daralıyor, bir şeyler hissediyoruz… ama o his, çoğu zaman kalıcı olamıyor. Çünkü artık duygularımız, hızın içinde tutunamıyor. Bir acıya yeterince yaklaşamadan, başka bir görüntüye geçiyoruz.Sorun, görmemek değil artık. Görüyoruz. Ama derinleşemiyoruz. Acı hâlâ orada, tüm gerçekliğiyle duruyor. Ama biz, onunla kalacak kadar yavaşlayamıyoruz. O çocuk yürümeye devam ediyor. Gazze’deki çocuklar da… Ve belki de asıl eksik olan, onların yükünü paylaşmak değil; o yükün ağırlığını içimizde gerçekten hissedebilecek bir yer bulamamak. Çünkü bir yerde savaş sürerken, başka bir yerde hayatın bu kadar kolay devam edebilmesiinsanın kendine sorması gereken en sessiz ama en ağır soruyu bırakıyor geriye:
Biz gerçekten hissediyor muyuz, yoksa sadece görüp geçiyor muyuz?
O çocuk yalnız yürümüyor aslında. Onunla birlikte, eksilen dikkatimiz, çabuk tükenen hassasiyetimiz ve derinleşemeyen duygularımız da ilerliyor. Görüntü ne kadar çarpıcı olursa olsun, biz onu taşıyacak içsel alanı kaybetmeye başladık. Belki de merhamet azalmadı; sadece sığlaştı. Eskiden bir acı, insanın içinde yankı bulur, katman katman derinleşirdi. Şimdi ise yüzeye çarpıp geri dönüyor. İçeri girecek yer bulamıyor. Bu yüzden mesele sadece o çocuğun hikâyesi değil. Mesele, bizim artık hiçbir hikâyenin içinde kalamayışımız. Bir şeye gerçekten üzülmek için ona zaman vermek gerekir. Oysa biz, hissetmeye vakit ayırmayan bir hızın içindeyiz. Fotoğraf hâlâ orada. Çocuk hâlâ yürüyor. Ama belki de en sessiz değişim, bizim içimizde oluyor: Görüp de derinleşemeyen bir insan hâline gelmek. Ve bu, fark etmeden alıştığımız en büyük kayıp olabilir.