Bazı acılar vardır, kime kızacağını bilemezsin. Bağırmak istersin ama sesin boğazında düğümlenir. Çünkü ortada bir kötülük vardır ama fail dediğin şey de bir çocuktur. İşte insanın en çok orada içi parçalanır.
Son zamanlarda çocukların adını anıyoruz. Ama okul başarılarıyla değil, hayalleriyle değil… Hayattan koparıldıkları yerde. Atlas Çağlayan, Fatih Acacı, Matti Ahmet Minguzzi…
Bunlar sadece bildiklerimiz. Birde bilmediklerimiz var,adı duyulmayan,sessizce kaybolan çocuklar,sessizce kaybolan hayatlar,sessizleşen anneler var…Ve bugün bu satırları yazarken, içimizi daha da ağırlaştıran bir çocuk adı daha dolaşıyor zihnimizde: Emir Baki. Gürültü yaptığı söylenen bir çocuğun, bir yetişkinin öfkesine denk gelmesi ve bu öfkenin bir hayatı söndürmesi… Bu, yabancı bir hikâye değil. Bu, bu ülkenin sokaklarında, dükkânlarında, apartman boşluklarında büyüyen tanıdık bir tahammülsüzlüğün sonucu. Çocuk sesine bile yer açamayan, öfkeyi durdurmayı değil boşaltmayı seçen bir hâlin fotoğrafımaalesef...Bu isimler artık sadece birer çocuk ismi değil; bu ülkenin vicdanına kazınmış yaralar. Bir tartışmanın, bir anlık öfkenin, normalleştirilmiş şiddetin içinde yok olup giden hayatlar. Oysa her birinin geleceğe dair hayalleri vardı. Belki futbolcu olacaktı Atlas, belki Fatih, adının hakkını verecek bir mücadele verecekti hayata. Matti Ahmet, iki dünyanın masumiyetini taşıyacaktı büyürken. Emir Baki ise belki akşam eve geç kalacaktı, sokakta oyuna dalacaktı, sesini biraz fazla yükseltecekti. Çünkü çocukluk tam da buydu. Ama hepsi yarım kaldı. Ve işin en acı tarafı şu: Bu suçları işleyenlerin de içimizden olması, komşumuz olması hatta bazılarının çocuk olması. Henüz ne yaptığını tam kavrayamayan, öfkesini yönetecek dili öğrenememiş, şiddeti bir güç sanacak kadar yalnız bırakılmış çocuklar,insanlar… Bu tablo ülkemiz adına karanlık. Çünkü bu, bireysel bir sapkınlık değil; toplumsal bir çürümenin göstergesi. Şiddeti konuşma biçimi haline getirdiğimiz, “erkeklik”, “güç”, “saygı” gibi kavramları yanlış yerlerden öğrettiğimiz bir düzenin sonucu bu yaşananlar.Çocuklara, özellikle erkek çocuklarına, daha küçücükken erkekliğin sertlik olduğu fısıldanıyor. Düşeni kaldırmak değil, vuran olmak alkışlanıyor. Öfkesini kontrol edemeyene “erkektir yapar” deniyor; yapılan hatalar uyarılmak yerine gülünerek geçiştiriliyor. Her taşkınlık, her sınır aşımı biraz daha cesaretlendiriliyor. Böyle büyüyen bir çocuk, gücün bağırmakta, korkutmakta, incitmekte olduğunu sanıyor.Ama mesele yalnızca çocuklukta öğrenilenlerle sınırlı değil. Aynı dilin içinde susarak kalan, öfkesini büyüten, sabrını kaybeden yetişkinler de var. O yüzden şiddet bazen bir çocuğun elinde, bazen bir yetişkinin öfkesinde karşımıza çıkıyor. Oysa kimse ne çocuğa ne de yetişkine, gerçek gücün durabilmek olduğunu; saygının korkuyla değil, merhametle kurulduğunu öğretmiyor.Yanlış yapana gülen, sınır çizmeyen“erkek adam ağlamaz” diyerek duyguyu ayıp sayan bir dilin içinde büyüyorlar/büyüyoruz. Uyarılmayan her davranış, desteklenmiş gibi algılanıyor. Ve bu dil bazen bir çocuğun öfkesinde, bazen bir yetişkinin sabırsızlığında karşımıza çıkıyor. Şiddet, kimi zaman çocuk ellerinde, kimi zaman yetişkin iradesinde hayat buluyor. Ama sonuç değişmiyor. Çünkü öfkeyi durdurmayı öğrenemeyen sadece çocuklar değil; büyümüş ama olgunlaşamamış yetişkinler de var.
SÜRECEK