NATO bir ittifak mı, yoksa tarihin en büyük silah pazarlama stratejisi mi?
Düşünün: Bir adam size hem korku satar hem de o korkudan korunmak için gerekli silahı… Sonra gelir, “Kardeşim, sen bana yeterince para ödemiyorsun” der. Siz de daha fazla silah alırsınız. Adamın kasası dolar. Ve o adam gülümser; çünkü sistem tam istediği gibi işliyordur.
Bu adam ABD.
Bu sistem NATO.
Önce korkuyu sat, sonra silahı
Soğuk Savaş’ta Sovyet tehdidi gerçekti. NATO kuruldu, mantıklıydı. Ama Sovyetler 1991’de çöktü. O zaman şu soru sorulmalıydı:
“Tehdit bittiğine göre, ittifaka hala gerek var mı?”
Cevap Washington’dan geldi:
“Evet. Çünkü tehditler bitmedi, sadece değişti.”
Rusya var.
Çin var.
Terör var.
Her dönemde yeni bir tehdit üretildi. Ve her yeni tehdit, yeni bir silah alım döngüsünü başlattı.
Lockheed Martin sevindi.
Raytheon sevindi.
Northrop Grumman sevindi.
Tesadüf mü?
Hayır.
Sistem.
“Yüzde iki” meselesi
Trump, NATO kürsüsüne çıktı ve bağırdı:
“Üyeler milli gelirlerinin yüzde ikisini savunmaya harcamalı, yoksa sizi korumayız!”
Dünya bunu bir tehdit olarak okudu.
Doğru okudu.
Ama eksik okudu.
Çünkü Almanya savunmaya para harcadığında F-35 alıyor — ABD malı.
Polonya Patriot füze sistemi alıyor — ABD malı.
Romanya radar sistemi kuruyor — ABD malı.
O yüzde iki, Avrupa’nın kasasından çıkıp ABD savunma sanayiine giriyor.
Yani Trump aslında şunu dedi:
“Daha fazla para harcayın.”
Ve eklemedi:
“Bana.”
Peki bu gerçekten bir blöf mü?
“NATO’dan çekiliriz” tehdidi her duyulduğunda Avrupa titredi.
Ama şu soruyu sorun:
ABD gerçekten çekilebilir mi?
Avrupa’da 80’den fazla ABD askeri üssü var. Bu üsler; Rusya’ya, Orta Doğu’ya ve Afrika’ya açılan kapılar. NATO olmadan bu üsler olmaz. Bu üsler olmadan ABD’nin küresel askeri varlığı yarıya iner.
Hiçbir general bunu kabul etmez.
Hiçbir Pentagon stratejisti bunu masaya yatırmaz.
O zaman bu tehdit neden sürekli tekrarlanıyor?
Çünkü işe yarıyor.
Avrupa korkuyor, sipariş veriyor.
Blöf, milyarlarca dolarlık karşılık buluyor.
Ama ABD de mahkûm
Şimdi resmin diğer tarafına bakalım.
Çünkü bu ilişki tek taraflı değil.
ABD, Afganistan’da 20 yıl savaştı.
Yanında kimler vardı?
NATO müttefikleri.
Irak’ta kimin askerleri omuz omuza durdu?
Yine NATO müttefiklerinin.
Suriye’de, Libya’da, Mali’de lojistik, istihbarat ve siyasi kılıf…
Hepsini NATO sağladı.
ABD yalnız hareket etseydi hem daha pahalıya mal olurdu hem de uluslararası meşruiyeti olmazdı.
“Koalisyon kuvvetleri” lafı boşuna icat edilmedi.
Tek başına işgal çirkin görünür; koalisyonla “özgürleştirme” olur.
Yani eşeği satan adam, aynı zamanda o eşeğe muhtaç.
Sadece bunu yüksek sesle söylemiyor.
Avrupa’nın uyanışı — ya da uyku hâli
Son yıllarda Avrupa’da “stratejik özerklik” tartışması başladı.
Fransa öncülük etti:
“Kendi ordumuz olsun, kendi savunma sanayiimiz gelişsin, ABD’ye bu kadar bağımlı olmayalım.”
Kulağa güzel geliyor.
Ama şu ana kadar somut bir sonuç yok.
Neden?
Çünkü Almanya’nın savunma sanayii henüz F-35 üretemiyor.
Çünkü Polonya, Rusya’ya komşu ve ABD güvencesini kaybetmeyi göze alamıyor.
Çünkü küçük NATO üyeleri tek başlarına savunma harcamalarını karşılayamıyor.
Ukrayna Savaşı bu tabloyu değiştirdi mi?
Kısmen.
Avrupa uyandı.
Ama uyandığında yaptığı ilk şey, daha fazla ABD silahı sipariş etmek oldu.
Bağımlılık azalmadı.
Daha da derinleşti.
Hülasa eşek hala yolda
NATO bugün dürüstçe tanımlanmak istenseydi, belki de şöyle tanımlanırdı:
“Dünyanın en büyük ortak savunma pazarı…”
Alıcılar Avrupalı, satıcı Amerikalı, güvenlik söylemi ise ortaklaşa üretilen bir anlatı.
Bu kötü bir şey mi?
Mutlaka değil.
İttifaklar çıkar üzerine kurulur; saflık üzerine değil.
Sorun, bunun “değerler ittifakı” diye pazarlanmasında.
Gerçek şu:
ABD hem tehdidi tanımlıyor hem çözümü satıyor hem de ittifakın kurallarını belirliyor.
Bu üç rolü aynı anda oynamak, tarihte eşi görülmemiş bir stratejik konfor sağlıyor.
Eşek hala yolda…
Hem satılıyor hem biniliyor.
Yolu o belirliyor, üzerindeki yükü ise başkaları taşıyor.
Ve sistem, tam da olması gerektiği gibi işliyor.
“Bir imparatorluğun gerçek gücü, toplarında değil; başkalarının ona olan ihtiyacında gizlidir.”