Y aklaşık otuz yıl önce. İlkokul çağlarındayım. Mevsim kış. Günlerden 31 Aralık. Yılın son günü. Ertesi gün yeni yıla, yeni umutlara, yeni yarınlara merhaba diyeceğiz. Çocuk aklımızda belki bunların mutluluğunu, umudunu, heyecanını yaşamıyoruz henüz ama, şunu çok iyi biliyoruz ki, bir yaş daha büyüyeceğiz. Böyle diyor hep büyüklerimiz. Yeni yılla ilgili olarak beynimize kazınan en önemli özet, en önemli beklenti bu, biz çocuklar için...
Memleket Yozgat olunca dışarıda hava buz gibi soğuk haliyle. Birkaç gün önce yağmış olan karın, devamındaki günlere yaptığı ayaz etkisi hakim her yerde. Sobanın kül dolu kovasını avlu dışındaki küllüğe döken, ağzı burnu sarılı bir iki komşudan başka kimsecikler yok ortalıkta. Ben yaştaki çocuklara göre kış mevsimi demek, kar lapa lapa yağarken sağa sola deli gibi koşturup dilimizle kar tanelerini yakalamaya çalışmak, çılgınca kartopu oynamak, becerebildiğimiz kadarıyla kardan adam yapıp görenlere hava atmak, kar biraz tuttuğunda kızakla ya da odunluktan alınan iki çubukla akşama kadar kaymak demek. Poşetle kaymaktan ıslanan kıyafetlerimizi sobada alel acele kurutup, donmak üzere olan kıpkırmızı olmuş, hareket ettirmekte zorlandığımız ellerimizi ısıtıp tekrar kaymaya koşmak demek.
O gün de yine aynı şeyler oldu çocuk dünyamızda. Öğleden sonra, havanın olanca ayazına inat güneş yüzünü gösterir göstermez, üçer beşer çıktık dışarıya.
Kimimiz kartopu oynamak, kimimiz kardan adam yapmak, kimimiz de karda kaymak için. Ara ara o günün yılbaşı olduğunu hatırlayıp, çocuksu bir sevinçle akşamı bekledik. Babalarımız kar kış demeden, geçim yükünü taşımakla meşguldü iş yerlerinde. Annelerimiz ise sobayı yakmakla, akşam evde toplanacak horantanın karnını doyurabilmek için yemek yapma telaşındaydı. Bugün biraz farklı bir telaş daha vardı sanki çoğu evde.
Yozgat’a özgü, kış günlerinin milli yemeği arabaşılar yapılıyor tepsi tepsi, gürül gürül yanan sobanın üzerine oturtulmuş koca tencerelerde hedikler kaynatılıyor, tandırdaki saclarda kavurgalar kavruluyor, meyveler hazırlanıyor, kuru yemişlerin yetip yetmeyeceği kontrol ediliyordu. Tüm bunlar eski yılı geride bırakıp, yeni yıla merhaba diyeceğimiz bu gecede, televizyonlar karşısında daha uzun süre oturabilmek, çıkacak sanatçıları dinleyebilmek, saatin 00.00 olduğuna ve yeni yılın tarihinin televizyonda göründüğüne şahit olabilmek içindi.
Ayrıca, işte tam o dakikalarda tüm gönüllerde yeni yıldan beklentilerin ve hayır dualarının edilebilmesi içindi. Eğer biz çocuklar o saate kadar uykuya yenik düşmediysek, tüm bu heyecana, dualara uykulu gözlerle şahit olacaktık.
Hele bir de o uzun gecede, gelen birkaç misafir komşu da varsa evde, hep birlikte alınan piyango biletleri kontrol edilecek, büyük bir ihtimalle de, en büyük ikramiye olarak amortilere sevinilecekti.
Benim için o günü en güzel ve özel yapan şey ise, sevdiklerimizle hep bir arada olup, sohbetler edilmesi, dertlerin paylaşılması, yapılan memleketime has yiyeceklerin sırayla yenilmesiydi. Tıpkı böyle oldu. Kış mevsiminin ayazı karşısında, sımsıcak muhabbetlerle, samimi niyetlerle ve gönülden bağlılıklarla içimiz ısındı o gecede. Yeni yıla en güzel dileklerle ve en güzel dualarla merhaba dedik hep birlikte.
Aradan yıllar geçti. Evlenip barklandık. Başka bir şehirde geçim derdine düştük. Öyle memleketimde olduğu gibi olmuyor bu türden heyecanlar şimdilerde.
Hayatın acımasız yüzünün etkisi ve son yıllarda teknolojinin hayatımızdaki yanlış amaçlı mevcudiyeti uzaklaştırmış insanları birbirinden. Ne samimi komşuluklar, ne de sımsıcak muhabbetler var artık. Herkes kendi havasında, herkes kendi yalnız dünyasında. Gurbetçi bir Yozgatlı olarak o günleri, çocukluğumu, memleketimde yeni yılı karşılamayı, sıcacık muhabbetler eşliğinde arabaşı yutmayı, hedik kaşıklamayı, kavurga yemeyi özledim. Velhasıl,Yozgat’ta çocuk olmayı, yeni yıla çocuk ruhuyla girmeyi özledim. Sağlıklı, mutlu, huzurlu, sevgi dolu bir yıl geçirmek dileğiyle...