Bugün dünya, kitaplarda anlatılan kuralların değil, sahada uygulanan gücün dünyasıdır. Uluslararası hukuk, güçlü olanın işine geldiği sürece vardır. Adalet söylemi ise çoğu zaman bir vitrinden ibarettir. Gerçek nettir Devletler arası ilişkilerde haklı olan değil, güçlü olan kazanır.
İçinde bulunduğumuz çağ, romantik söylemler çağı değil; açık bir güç mücadelesi çağıdır. Bu durum süslenmiş cümlelerle gizlenmeye çalışılsa da özünde “orman kanunları”nın hâkim olduğu bir düzendir. Güçlü olan yön verir, zayıf olan uyum sağlar. Kural koyanlar, aynı zamanda kuralları çiğneyenlerdir.
Böyle bir dünyada tarafsızlık bir seçenek değil, zayıflığın başka bir adıdır. Seyirci kalmak ise oyunun dışında olmak değil; başkalarının yazdığı senaryoda edilgen bir rol üstlenmektir.
Türk milleti tarih boyunca bu rolü kabul etmemiştir. Ya oyunu kurmuş ya da oyunu bozmuştur. Bugün de önümüzde aynı tercih duruyor Figüran mı olacağız, yoksa sahnenin sahibi mi
Bu sorunun cevabı, önce kim olduğumuzu hatırlamakla başlar. Kültürel kimliğini kaybeden milletler yönünü kaybeder. Diline, tarihine ve değerlerine yabancılaşan toplumlar güçlü görünse bile içten içe çözülür. Bu nedenle mesele bir nostalji meselesi değil, doğrudan bir varlık meselesidir.
Ancak geçmişe yaslanmak tek başına yeterli değildir. Yeni çağın “fetih” anlayışı değişmiştir. Artık fetih, toprakla değil akılla yapılmaktadır. Teknolojide üstünlük kurmak, ekonomide bağımsız olmak, bilgi üretmek ve dünyaya yön veren fikirler ortaya koymak… İşte yeni fetih budur.
Bugün bir yazılım geliştiren, bir sistem kuran, bir teknoloji ihraç eden; aslında yeni bir alanı fethetmektedir. Gerçek güç, sınırları değil, zihinleri kontrol edebilmektir.
Türkiye, bu yeni çağın en kritik ülkelerinden biridir. Coğrafyasıyla, tarihiyle ve genç nüfusuyla büyük bir potansiyel taşımaktadır. Ancak potansiyel tek başına bir anlam ifade etmez. Onu gerçeğe dönüştürecek olan iradedir.
Artık açık konuşmak zorundayız Güçlü değilseniz, haklı olmanızın bir önemi yoktur. Bu nedenle Türkiye’nin önünde tek bir yol vardır Çok boyutlu güç inşa etmek. Askerî güç, ekonomik bağımsızlık, teknolojik üretim ve güçlü bir toplumsal bilinç…
Tüketen değil üreten, taklit eden değil geliştiren; izleyen değil yön veren bir millet olmak zorundayız.
Bu sadece devletin değil, toplumun tamamının sorumluluğudur. Her birey bulunduğu yerde üretmek, geliştirmek ve katkı sağlamak zorundadır. Çünkü büyük dönüşümler, güçlü toplumlarla mümkündür.
Son söz nettir
Ya başkalarının yazdığı senaryoda rol alacağız, ya da kendi tarihimizin yeni perdesini biz açacağız.
Türk milleti için tarih hiçbir zaman ilk seçeneği yazmamıştır.
Şimdi, yeni dünya tiyatrosunun senaryolarını yeniden Türkiye’nin yazma zamanıdır.
Peki, buna ne kadar hazırız?