Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, ne vaktin farkındayız, ne de geçen ömrün. Hayat meşgalesi denen girdabın içinde dönüp duruyoruz. Zamanın akıp gittiğini ancak aynanın karşısına geçip de saçlarımızdaki akları gördüğümüzde anlıyoruz. Günlük rutinlerimiz sanki hayat tarzımız olmuş: Sabah işe git, gün içerisinde yaşanan stresin sonucu olarak yorgun argın akşam eve dön, bir türlü odalarından çıkmak istemeyen çocuklarınla maaile oturulmadan yenen akşam yemekleri, sonrasında iki çift laf edilmeden herkesin elinde telefon ya da tabletle geçen akşam saatleri, muhabbetin yok olduğu, dertlerin paylaşılamadığı, herkesin birbirinden gün geçtikçe uzaklaştığı, ne sevginin tam olarak gösterilebildiği, ne de aile olmanın gerektirdiği sıcaklığın hissedilemediği bir yaşam tarzı oluşturmuşuz farkında olmadan. Sanki bu tarz bir hayat normalmiş gibi gelmeye başladı herkese. “Çağın gerektirdiği bir yaşam tarzı, mecburiyetler böyle bir hayatı öngörüyor.” diyeceksiniz şimdi siz bana. Belki de savunma mekanizması bu cümleler hepimiz için.

Hayatımız farkında olmadan akıp giderken gözle görülemeyecek kadar küçük bir virüsün esiri oldu tüm dünya. O kadar hızla yayıldı ki, kimse önüne geçemedi bu virüsün. Her gün sayıları artan ölümler, hastanelerin dolup taşan yoğun bakım üniteleri, evlerinde karantinaya alınanlar… Sanki sıradanlaştı bu tür haberleri duymak, televizyonlarda izlemek. Alınan onca tedbirlere rağmen pervasızca hayatımızı kuşatmaya devam ediyor bu virüs. Kimilerine göre ciddi bir sorun, kimilerine göre ise pek de umursamaya gerek olunmayan sıradan bir hastalık. Sürecin ne zaman biteceğini kimse bilmiyor. Bilim insanları uzun mesailer harcıyorlar çaresini bulmak için. İnsanlık büyük bir tehlike ve tehditle karşı karşıya. Ülkeler kendince tedbirler almakta, bu süreci en az zararla geçirme amacında; maske takma zorunluluğu, mesafeye uyma, temizlik kuralları, kalabalıkta bulunmama, kısıtlı çalışma süreleri, önlem amaçlı kapatılan iş yerleri ve resmi kurumlar, sokağa çıkma yasağı bunlardan birkaçı. Bunlardan belki de insanlık olarak fırsata çevirebileceğimiz en önemli tedbir, sokağa çıkma yasakları. Ne alaka diyenleriniz vardır şimdi. Birbirinden kopma derecesine gelen aile bireylerinin mecburiyetten de olsa bir arada olması, belki de kaçırılan onca kıymetli zamanların telafisi için bir fırsat haline gelmeli. Eşler arasında sohbetin, muhabbetin olduğu, çocuklarıyla vakit geçirmeye imkan bulamayan ebeveynlerin kısada olsa birlikte bir şeyler yapabileceği, dertlerin paylaşılabileceği, kaliteli ve güzel anıların biriktirilebileceği zamanlar olarak değerlendirilmeli bu yasak. Çocuğunun büyüdüğünün farkına bile varamayan anne babaların, zamanın nasıl da çabuk akıp gittiğinin farkına varacağının, çocuklarıyla paylaşacağı en kıymetli zamanların ele geçirilmesinin fırsatı olmalı bu yasak. Ele geçirilemeyecek bu kıymetli zamanların değeri bilinmeli. Eşlerin birlikte yapacağı bir yemeğin, çocuklarla oynanacak bir oyunun, ailecek izlenecek bir filmin ne kadar kıymetli vakitler olduğunun farkına varılmalı. Yeter ki bunları yapmayı gönülden isteyelim. Bu yasağı ev hapsi ya da hayatımıza konulan çok büyük bir kısıtlama gibi değil de, aksine ailemizle geçirebileceğimiz çok kıymetli vakitler olarak görüp, elimizden geldiğince fırsata çevirelim.