Bazen insanın içi dolu olur ama kelimeler gelmez.
Anlatacak çok şey vardır ama cümle kuramaz.
Bugün öyle bir gün.
Kalemin ucunda bekleyen onlarca konu var aslında…
Memleketin hali var, gençlerin gidişi var, bayramın ardından kalan sessizlik var…
Ama hiçbirine elim gitmiyor.
Çünkü bazen mesele yazmak değil…
Mesele, hissedebilmek.
Yozgat’ta bir bayram daha geçti.
Kalabalıklar dağıldı, misafirlikler bitti, çaylar soğudu.
Şimdi sokaklarda o tanıdık sessizlik var.
İnsan düşünüyor…
Kalabalıklar mı gerçek, yoksa bu yalnızlık mı?
Bir yanda hayatın telaşı…
Bir yanda kaybettiklerimiz…
Bir yanda da içimizde bir türlü tarif edemediğimiz o eksiklik.
Belki de biz en çok, içimizde bir şeylerin eksildiğini fark ettiğimiz gün büyüyoruz.
Bugün yazacak bir şey bulamadım dedim ya…
Aslında buldum.
İnsan, bazen susmayı da yazmalı.
Çünkü bazı duygular vardır…
Anlatınca azalır,
Susunca çoğalır.
Ve biz…
En çok içimizde çoğalan şeylerle yaşıyoruz.
Bir gün yaşlı bir adam, Yozgat’ın kıraç bir köyünde evinin önüne oturmuş, yolu izliyormuş.
Yanına genç bir delikanlı yaklaşmış.
“Dede,” demiş,
“Bu yoldan geçen çok mu olur?”
Yaşlı adam başını kaldırmadan cevap vermiş:
“Geçen çok olur evlat… Ama kalan az olur.”
Genç biraz duraksamış.
“Peki neden kimse kalmaz?” diye sormuş.
Yaşlı adam bu kez başını kaldırmış, gözleri uzaklara dalmış:
“Çünkü herkes bir yere yetişme derdinde…
Ama kimse bir yerde kalmanın kıymetini bilmiyor.”

Sonra eliyle boş yolu işaret etmiş:
“Bak,” demiş,
“Yol hep dolu… Ama yürekler boş.”
Belki de mesele tam olarak bu…
Biz hayatın içinden geçiyoruz ama hayatın içinde kalamıyoruz.
Ve belki de en büyük eksikliğimiz…
Tam da burada başlıyor.