Mutluluk ve iğnenin yan yana geldiğinde çok da hoş görünmediğini biliyorum. İğneden gerilen, iğneden bir şekilde uzak duran biri olarak bunu en iyi anlayanlardanım. Ancak başka türlü insanları mutlu ede bilmenin yolunu açıkçası bulamadım.
Etrafıma bakıyorum, dünyaya bakıyorum; giderek mutsuzlaşan, giderek doymayan, giderek umudunu yitiren bir insan topluluğu haline gelmişiz.
Bir dönem bir hırka, bir lokma ekmekle mutlu olan insanlığımız; bugün dünyayı verseniz mutlu olamıyor.
Çok uzağa bakmaya gerek yok. En yakınımıza bakalım. Mutlu edebiliyor muyuz? Mutlu olabiliyor muyuz?
Hayat boyunca kendimizi kandırdık belki de. Çok paramız olduğunda, makamımız olduğunda, saltanatımız olduğunda çok mutlu insanlar olacağımızı düşündük. Oysa mutluluk; satın alınan değil, yaşadıkça hissedilen, paylaştıkça çoğalan, bazen bir tebessümde, bazen bir selamda, bazen de içten söylenmiş “Allah razı olsun” cümlesinde saklı olan bir duyguymuş.
Bunu ya anlamıyoruz ya da çok geç fark ediyoruz.
Fark ettiğimizde de ya yaş kemale ermiş oluyor ya da iş işten geçmiş oluyor.
Ben de o yüzden “mutluluk iğnesi” istedim.
Kime ne getirir bilmiyorum ama keşke herkesin kalbine azıcık huzur, azıcık kanaat, azıcık merhamet enjekte edebilsek.
İğnesi acıtsa da sonucu güzel olurdu belki.
Çünkü insanlığın bugün en çok paraya değil, güce değil, gösterişe değil; içini ısıtacak samimi bir mutluluğa ihtiyacı var.