Bir Kurban Bayramı’nı daha geride bıraktık… Rabbim sağlıkla, huzurla, sevdiklerimizle birlikte nice bayramlara ulaşmayı nasip etsin. Çünkü insan anlıyor ki bayram; sadece takvim yaprağındaki bir tarih değilmiş. Bayram, insanın önce kalbinde başlıyormuş. Gönlünde yaşamayanın evindeki kalabalık da yetmiyormuş bazen.
Mümkünse biraz sosyal medyadan çıkıp gerçek hayatın içine dönelim. O eski bayram sabahlarına… Kapı kapı dolaşılan, çocuk seslerinin sokakları doldurduğu, kolonya kokusunun eve sindiği günlere… Çünkü insanı insan yapan şey; gösteriş değil, hissedişmiş.
Bayramın birinci günü akşamıydı. Yaşça benden büyük kıymetli komşularımızla sohbet ediyoruz. İçlerinden biri öyle bir cümle kurdu ki uzun süre düşündürdü beni:
“Biz dedemlere giderdik, sofrada 50 kişi olurdu. Sonra anne babamın zamanında 25 kişi olduk. Şimdi çocuklarla 10 kişiyiz. Yarın belki iki kişi kalacağız…”
İşte çağın en büyük fakirliği burada başlıyor sanırım. Yalnızlık…
İnsan sayısı azaldıkça sanki mutluluk da eksiliyor sofradan. Çünkü Anadolu insanı paylaşınca mutlu olurdu. Kalabalık sofralarda büyüyen nesiller şimdi sessiz evlerde televizyon sesine mahkum kalıyor.
Bugün modern dünyanın en büyük hastalığı yalnız yaşlanmak oldu. Geçenlerde radyoda duydum; Avrupa’da bir dergi kapağında “Çağın vebası: yalnız yaşlılık” diyordu. Gerçekten de öyle…
Ben dualarımda hep şunu söylerim: “Allah’ım hiç kimseyi yalnızlıkla imtihan etme.”
Çünkü insan bazen açlığa dayanıyor da sahipsizliğe dayanamıyor. Bayramı yalnız geçirenin içindeki çocuk da susuyor zamanla.
Bir Nasreddin Hoca fıkrası vardır… Hoca’ya sormuşlar: “Hocam dünyanın merkezi neresidir?” Hoca eşeğini gösterip: “Tam eşeğin ayağının altıdır.” demiş.
“İnanmazsanız ölçün.”
Aslında mesele şuydu: İnsan kendi merkezini kaybetmemeli. Ailesini, dostunu, komşusunu kaybeden insan; dünyanın ortasında da kalsa yalnızdır.
O yüzden sırtımızı dönmeyelim birbirimize. Dünya dediğin nedir ki? Bir göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Hırslar, kavgalar, menfaatler… Gün geliyor hepsi yalan oluyor. Geriye sadece yaşanmışlık kalıyor.
SOSYAL DEVLET Mİ, HAZIRA ALIŞAN TOPLUM MU?
Gelelim ikinci meseleye…
Önce şunu açık yüreklilikle söyleyelim: Allah devlete zeval vermesin. Gerçekten bugün Türkiye’de sosyal devlet anlayışı vatandaşın her alanına dokunuyor. Sağlık hizmetinden ulaşıma, eğitimden sosyal yardımlara kadar devletin ulaşmadığı yer neredeyse yok.
Bakıyoruz Avrupa’ya… O çok övülen ülkelerde insanlar acilde saatlerce bekliyor. Bizde vatandaş iki saat beklese ortalık ayağa kalkıyor. Demek ki bazı şeylerin kıymetini de bilmek gerekiyor.
Ama başka bir sorun daha var.
Yardım etmek başka, insanı yardıma bağımlı hale getirmek başka…
Bugün işveren ara eleman bulamıyor. Sanayici çalıştıracak insan bulamıyor. Eli ayağı tutan, sağlıklı insanların bir kısmı çalışmak yerine yardımlarla yaşamayı tercih ediyor.
Oysa gerçek ihtiyaç sahibi kimdir biliyor musunuz?
Evinde yalnız yaşayan yaşlı teyzedir… Yemek yapacak hali olmayan amcadır… Çocuklarıyla tek başına mücadele eden annedir…
Anadolu kültüründe yardım; insanı ayağa kaldırmak içindi, yere oturtmak için değil.
Eskiler derdi ki: “Balık verme, balık tutmayı öğret.”
Bugün sosyal devlet anlayışının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Çünkü iyi niyetle yapılan bazı uygulamalar, çalışmayan ama sürekli bekleyen bir insan modeli üretmeye başladı.
Türk milleti tarih boyunca çalışkanlığıyla ayakta kaldı. Tarlada, sanayide, dükkânda, cephede… Biz üretince güçlü olduk. Hazıra alışınca değil.
Belki sistemde eksikler var, belki başka hesaplar var, bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var:
Bir toplum çalışmayı bırakırsa sadece ekonomisini değil, ruhunu da kaybeder.
İnsan emek verdiği yerde huzur bulur. Alın teri olmayan sofranın bereketi de eksik olur.
Velhasıl…
Bayramlar bize şunu hatırlatmalı: Kalabalıklar azalabilir ama gönüller küçülmemeli. Devlet güçlü olabilir ama milletin ruhu daha güçlü olmalı. Ve insan, insanı unutmamalı…
Çünkü günün sonunda herkesin aradığı şey aynı: Bir sıcak sofra, samimi bir ses ve “iyi ki varsın” diyen birkaç güzel insan…