Bir memleket düşünün…
Acı bir olay yaşanıyor, yürekler yanıyor… Daha dumanı tüterken bir başka haber düşüyor. Sanki bir yara kabuk bağlamadan yeniden kanıyor. İşte tam da buradayız. Türkiye’nin en derin meselelerinden biriyle yine yüz yüzeyiz: Görmezden gelinen, ötelenen, siyasetin gölgesinde boğulan gerçeklerle…
Biz Anadolu insanıyız. Bir söz vardır: “Ateş düştüğü yeri yakar” derler. Ama bu defa öyle değil… Bu ateş artık sadece düştüğü yeri yakmıyor, memleketin dört bir yanına sıçrıyor. Yozgat’ın köyünden Ankara’nın merkezine kadar herkesin yüreğine dokunuyor.
Son yaşanan acı olaylar… Yavrularımızın canı ile ödenen bedeller…
Bu mesele artık üç beş kişinin hatasıyla açıklanacak bir mesele değil. Bu işin ucu aileye dayanır, sokağa dayanır, okula dayanır, devlete dayanır. Yani bu mesele hepimizin meselesidir.
Bakın, meseleye nereden baktığınız çok önemli.
Bizde bir alışkanlık var… Bir sorun dile getirildi mi, hemen “kim söylüyor?” diye bakılır. “Hangi taraftan?” diye tartılır. Halbuki mesele ne söylendiğidir. Ama biz ne yapıyoruz? Söylenen sözü değil, söyleyeni tartıyoruz.
Bir başka söz vardır: “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.”
Ama artık o dokuz köyün sınırı kalmadı. Sosyal medyada, siyasette, ekranlarda… Doğruyu söyleyenin sesi kısmaya çalışılıyor. İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Son günlerde işin uzmanlarıyla, bilim insanlarıyla konuşuyoruz. Ankara’da yapılan çalışmalar, hazırlanan raporlar… Hepsi aynı noktaya işaret ediyor:
“Bu tür şiddet olayları sümen altı edilmemeli”
Peki soralım şimdi:
Madem bu raporlar var, madem bu öngörüler yapılmış… Neden önlem alınmadı?
Devlet dediğimiz yapı sadece bina değildir. Devlet akıldır, vicdandır, adalettir. Ama o aklın içindeki bazı eller, bazı mekanizmalar eğer gerçeği yukarıya taşımıyorsa, işte orada çark kırılır.
Bizim derdimiz bağcıyı dövmek değil, üzüm yemekö
Ama üzüm de dalında çürüyor.
Buradan açıkça söylemek gerekir:
Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ulaşması gereken gerçekler, eğer bir yerlerde filtreleniyorsa, saklanıyorsa, sümen altı ediliyorsa… Bu sadece bir ihmal değil, bu bir vebaldir.
Anadolu’da bir söz daha vardır: “Kul hakkı ile gelen, kul hakkı ile gider.”
Bugün bir çocuğun, bir gencin, bir masumun hakkı yerde kalıyorsa… O yük ağırdır, çok ağırdır.
Mesele sadece suçluyu yakalamak değil.
Mesele, suç doğmadan önce onu engellemektir.
Bugün bir olay oluyor, hemen ardından: gözaltı, tutuklama, yargılama…
Tamam… Ama bu işin öncesi nerede? Önleyici mekanizmalar nerede? O raporlar neden rafta tozlanıyor?
Toplum artık şunu görmek istiyor:
Adalet.
Ama gerçekten adalet…
Eğer makamlar, mevkiler birilerini koruma kalkanına dönüşmüşse…
Eğer vatandaşın canı, malı, namusu o makamların gerisinde kalmışsa…
Kusura bakmayın ama burada bir çürüme vardır.
Bizim kültürümüzde devlet “baba”dır.
Ama baba evladını korumazsa, evlat nereye gider?
Bakın açık söyleyeyim…
Bu mesele siyaset üstüdür. Bu mesele parti meselesi değildir. Bu mesele memleket meselesidir.
Eğer hala her eleştiriyi “siyasi saldırı” olarak görmeye devam edersek…
Eğer hala gerçeği söyleyenleri susturursak…
Eğer hala “aman üstler kızmasın” diye hakikat gizlenirse…
Yarın daha büyük acılarla yüzleşiriz.
Çünkü bu işler böyle giderse…
“Geliyorum” diyen felaket, kapıyı çalmadan içeri girer.
Son söz…
Bu vatan bizim.
Bu devlet bizim.
Bu çocuklar bizim.
Ve unutmayalım:
“Geç kalınan adalet, adalet değildir.”
Artık geç kalmadan…
Herkesin kendine dönüp bakma vakti.