Mesut Akdağ
Bir Şey ya da Hiçbir Şey
Hayat var olmakla başlar. Var olmak ile hayatı devam edebilmemiz için sahip olmamız gereken hayati gereksinimler ortaya çıkmaktadır. Bu husus ilk önce sahip olduklarımız veya olmadıklarımız ayrımını oluşturur. Sahip olduklarımız da ikiye ayrılmaktadır. Birincisi yaratılışımızla beraber bizimle olan sahip olduklarımızdır. İkincisi, sonradan çabayla, çalışmakla bir emek sarf ederek sahip olduklarımızdır. Sahip olmadıklarımız ise bu sonradan kazandıklarımızın bir kısmına sahip olmamızdır. Yani sahip olmadıklarımız eşit miktarda değildir. Mesela kimisinin evi var, kimisinde yok. Kimisinde makam mevki var, kimisinde yok.
Birinci grupta sahip olduklarımız yani hayatımızın başlangıcıyla beraber bizim olanlar, hayatta kaldığımız müddetçe de çok çok bir aksilik olmadığı müddetçe mülkiyetimizden çıkmayan ve bizim beden bütünlüğümüzden ayrılmayan sahip olduklarımızdır. Bunlar en başta akıl, göz, kulak, hislerimiz, düşüncelerimiz gibi bedenimizde olan organlar ve manevi hasselerimizdir. Gerçi bunları, sahip olduğumuz hayatımızın devamını sağlayan organlarımız olduğunu fark edemiyoruz. Var olduk olalı bizimle aynı anda vücudumuzda var oldukları için onların varlıklarına ihtiyacımızın olduğunu hissetmediğimiz gibi bizimle bir bütün olduğunu zannediyoruz. Ne zaman bir kaza veya bir afet sonucunda onlardan birisini gözümüzü, ellerimizi ve ayaklarımızı kaybettiğimiz zaman sahip olduğumuz hayati organlarımız olduğunu ve bizim için ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz.
Hayata varlığımızla beraber bizimle var olan sahip olduklarımızın birinci grubu iki kısma ayrılmaktadır. Birinci kısım, varlığı bizimle olan bizden ayrılmayan sahip olduklarımız göz, kalp, his, el, kulak gibi bedenimizi tamamlayan organlarımız. İkinci kısımsa varlığımızla hayatımıza giren fakat bize bağlı olmayan bizden önce var olan ve bizden sonra da varlığını devam ettirecek sahip olduklarımız. Güneş, ay, hava, su, bunlar hayatımızın sürmesi için olmazsa olmazlarıdır. Fakat bu nesneler, varlıklarıyla bize muhtaç değil bizden tamamen bağımsız varlıklardır. Bizim varlığımızdan önce tüm varlıkların hayatlarının devamını sağladılar. Bizden sonra da var olup varlıkların hayatını devam ettirecekler.
İşte her şey burada düğümleniyor. Bir hayat, eskilerini dediği gibi bir varmış bir yokmuş. Hayat bizden önce de devam etti bizden sonra da devam edecek. Sadece biz yaşadığımız zaman diliminde hayatın küçük bir parçası, cüzü olmaktayız. Fakat biz bunu tam manasıyla idrak edemiyoruz. Hayata geldiğimizde, hayata adım attığımızda hayat sanki biz var olmak başlamış ve sanki dünya ve içindekiler, gökyüzündeki güneş, hava ve su kısacası insanlık ve beşerî hayatımız devam ettirebilmemiz için gereken tüm ortak sahip olduğumuz canlı cansız varlıkları bizim zannediyoruz.
Güneş sanki sadece bizim üzerimize doğuyor, hava sadece bizim için var, etrafımızı çepeçevre kuşatan yaşadığımız çevre sadece bizim için yaratılmış. Tabii ki bu varlıklar bizden önce de vardı. Bizden önce yaşamış kaç milyar insan varlıklarının devamını sağladılar ve sahip oldukları beden ve organlarına yaşam kaynağı oldular ve bizden sonra da olamaya devam edecekler.
Baştan sona izah etmeye çalıştığım mesele şu: Esasında bütün varlık alemi bir şeydir, tüm varlıklar ve hayat bizim için varlık sahnesine girdiğimiz an anlam kazanırlar. Biz hayata gözümüzü kapattığımızda da bizim için hiçbir şey hükmüne geçmektedir. Gücümüz, kudretimiz vardır. Görürüz, işleriz, duyarız. Bu fiiller ve özelliklerimiz bizim için bir şeydir. Gücümüzü, görme, duyma ve diğer kabiliyetlerimizi kaybettiğimiz zaman göz, kulak gibi organlarımız ve diğer kaybedilen kuvvetlerimiz, kabiliyetlerimiz hiçbir şey hükmüne geçmektedir.
İnsan güçlüdür, kuvvetlidir. Bu güç ve kudreti kadar acizliği de vardır. Bazen dünyanın en zengini, en makam ve mevki sahibi olmasına rağmen o makam ve mevkiinin bir şey yapamayacağı, işe yaramadığı anlar olmaktadır. Apple’in kurucusu Steve Jobs buna çok güzel örnektir. Dahi bir zekaya sahip, dünyanın en zenginlerinden fakat genç denilecek bir yaşta kanserden ölmüştür. Acizliğinin ve çaresizliğinin yanında o güç ve kudret hiçbir şeydir.
İşte, insan hem “Bir şey”dir hem “Hiçbir şey”dir. Cenab-ı Allah ayetinde buyurmuyor mu “Biz, gerçekten insanı en güzel (en üstün) bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.” (Tin 95/4-5) insan yaratılışı anında en yüce varlık “Halife” makamında bir şey olmaktadır. Burada bir şey olmak demek, insan olarak bir işe yaramak, hayatın bir idrakine varmak, varlığıyla diğer varlıkların hayatını anlamlandırmak, yaşadığı her şeyin ebediyete dönüşmesi, kendisini hayırla, güzellikle hatırlatacak bir eser bırakmak. İnsanlığa faydalı bir hizmetle bir isim bırakmak. Fakat bir şey olabilmek için bunların ötesinde en önemli durum, öteki alem ahirette razı olunmuş bir kul olarak Allah’ın huzuruna varmak.
Evet, insan en yüce varlık olarak yaratılmış “Bir şey” unvanını kazanmış. En üstün varlık olma halinden bir anda aşağılarına aşağısına düşüyor. Hayatta var olmasına rağmen hiç hükmüne girerek yok oluyor, kayboluyor ve “Hiçbir şey” oluyor.
İşte, insanı “Bir şey” veya “Hiçbir şey” olmasını sağlayan hakikat imandır. Eğer iman sahibi olup imanının gerektirdikleri gibi yaşarsa kendisi, sahip oldukları her şey bir şey olmaktadır. Fakat, imanı olmadığı zaman kendisi yine insandır. Yer, içer, düşünür, çalışır sahip olduklarından azami surette istifade eder. Bu dünyada sahip olduğu her ne varsa Allah için kullanılmadığından ahirette hiçbir faydasını göremeyeceği ve kendisinin de bir insan olarak karşılanmayacağı için bu dünya da “Hiçbir şey”dir.
Hayat bir varmış bir yokmuş, insan bir şeymiş hiçbir şeymiş. İnsan sahip olduklarıyla “Bir şey”dir. Sahip olamadıklarıyla “Hiçbir şey”dir. En önemli sahip olacağı şey de imandır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.