Sokakta yanından geçen birine selam vermenin bile tereddütle karşılandığı bir dönemden geçiyoruz. Basit bir “günaydın”ın, içten bir gülümsemenin ya da nazik bir davranışın yanlış anlaşılma ihtimali; toplumun ruhundaki büyük bir yorgunluğun işareti. Kadınlar en sıradan nezaketlerini bile “Acaba yanlış mı yorumlanır?” kaygısıyla sansürlemek zorunda kalıyor. Çünkü çoğu erkek, kültürel ve toplumsal kodların etkisiyle, doğallığı davet, nezaketi yakınlık, samimiyeti ise niyet olarak okuyor. Böyle olunca, en insani bağ olan selam bile ağır bir risk haline geliyor.
Bu kırılmanın kökeni sadece bireysel değil; sosyolojik, kültürel ve zihinsel bir mirasın sonucu. Cinselliğin bastırıldığı toplumlarda, insan ilişkilerinin tamamı cinsellik üzerinden okunmaya başlıyor. Bir tebessümün anlamı büyüyor, bir sözün altı gereğinden fazla dolduruluyor, bir selam bile şüpheyle karşılanıyor. İnsanlar birbirine insan olarak değil, tehdit ya da fırsat penceresinden bakmaya başlıyor.
Oysa insanın insana adımladığı ilk kapıdır selam. Dinî gelenekte selam, barış ve güven demektir; karşıdakine “Sana zarar vermem, niyetim temizdir” mesajı taşır. Felsefi açıdan selam, insanın dünyaya karşı inceliğini koruyabildiğinin kanıtıdır. Bu kapı kapandığında güvensizlik, önyargı ve kırılganlık hayatın her alanına sızar.
Kadınların kendilerini korumak için daha mesafeli ve kontrollü davranmak zorunda kalmaları anlaşılabilir bir refleks; fakat toplumun bu hale gelmiş olması sorgulanması gereken daha büyük bir tabloyu işaret eder. Nezaketin kaybolduğu yerde iletişim donar, inceliğin çekildiği yerde ilişkiler sertleşir.
Bugün mesele yalnızca kadın ya da erkek davranışı değil; birbirimize hangi gözle baktığımızdır. Her sözün, her bakışın, her selamın altında gizli bir anlam arayan bir toplum, sonunda kendi insanlığını tüketmeye başlar.
Ve işte bütün bu yorgunluğun sonunda görünen gerçek çok basit:
Selamı kaybettik, çünkü birbirimize güvenmeyi unuttuk.
Şimdi yeniden hatırlamanın vakti:
Selamı geri getirirsek, insanlığımız da döner.