Buhara: Çölün Kıyısında Yükselen Zaman Mabedi
Özbekistan’ın bilge şehri Buhara. Uzakta kızıl bir deniz gibi uzanan Kızılkum Çölü, ilk bakışta yalnızlığıyla insanı sarsıyor; ama içine girdikçe geçmişin ayak seslerini duyuruyordu. Bir zamanlar kavurucu sıcaklarda ya da keskin ayazlarda ilerleyen Oğuz süvarilerinin gölgeleri hâlâ dolaşıyormuş gibi hissediliyor.
Yol boyunca eşlik eden Amuderya ve Sıriderya, yalnızca iki nehir değil, sanki Türk tarihinin nabzıydı. Her geçişte insanı başka bir çağa taşıyan bir büyüleri vardı. Amuderya kıyısında Oğuz boylarının esaretle sınandığı bölgeleri gördüğümüzde, tarihin hem kudretini hem kırılganlığını aynı anda hissediyorsun. Dandanakan ufkuna bakarken, Türk devletlerinin birbirleriyle çarpışarak yenilerini doğurduğu o paradoksal döngü zihnimde yeniden canlanıyor. Kuşaklar boyunca kurulan imparatorlukların bugün başka milletlerin gölgesinde kalışı, insanın içine derin bir hüzün bırakıyor.
Çöl geride kaldığında, yol bizleri, kadim şehir Buhara’ya doğru çekmeye başlıyor. Mehmet Âkif’in övgüyle bahsettiği o şehir, akşamla birlikte ufukta belirmeye başladığında, çölün kırmızısı yerini altın bir sakinliğe bıraktı. Sanki zaman, Buhara’ya yaklaşan herkese biraz daha yavaşlamayı fısıldıyordu.
Buhara, üç bin yılın izlerini zarafetle taşıyan bir medeniyet durağı… Perslerden Helenlere, Arap ordularından Tacik yerleşimlerine kadar pek çok kültürün dokunduğu ama hiç kimsenin ruhunu söndüremediği bir şehir. Samanoğulları döneminde yükselen ilim geleneği, İbn-i Sina’nın, Buharî’nin, Farabî’nin ayak izleriyle bugün bile hissediliyor. Karahanlıların inşa ettiği ihtişamlı yapılardaki mavi çiniler, Cengiz Han’ın tahribatının ardından Timur’un getirdiği yeniden diriliş ve ardından yüzyıllar süren Rus etkisi… Hepsinin üst üste bindiği bir tarih katmanı var burada.
Bugünün Buhara’sı, insanı kendi özüyle buluşturan sessiz bir bilgelik taşır. Dar sokaklarda yürürken kubbelerden süzülen ışık, yüzünüze değil kalbinize düşer. Eski şehrin ortasında, taş duvarların arasından yükselen hafif rüzgâr bile sanki asırlık bir hikâye anlatır.
Ve o an fark edersiniz:
Buhara bir şehir değildir; zamanın saygıyla eğildiği kadim bir dergâhtır.
“Burada çöl susar, Buhara konuşur! Ateş renginden irfan ışığına doğru yol alırsın!”