Kimse kimsenin büyümesini, bir adım ileri gitmesini istemiyor. Kalpler o kadar kötü ki… “Uzayan kol bizden olsun” diyen yok. Gurur duyan yok, alkışlayan yok. Yiğidi öldürüp hakkını vermeyen yok. Herkes pusuda… Herkes açık arıyor, ayıp arıyor, kusur arıyor.

Ne güzel diyordu Hz. Mevlana:

“Kusur arıyorsan, bütün aynalar senin.”

Ama kusuru, ayıbı örten, görmezden gelen yok. Niye ya, neden?

Girişimci bir kadın arkadaşım iş yerini büyütüyor ama birileri sürekli şikâyet ediyor. Zabıta ekipleri geliyor; her geldiklerinde yasaya, kurala aykırı hiçbir şey bulamadan gidiyorlar. Kadın dişiyle, tırnağıyla, emeğiyle yapıyor. Bir insan niye yapar bunu? Niye şikâyetçi olur? Niye uğraşır? Niye kendi işine, önüne, bahçesine bakmaz?

Bu fesatlıktan, bu kötülükten bıkıp herkes memleketten gitmek istiyor. Kadın kadına düşman, adam adama…

Rızkı Allah verir ama kimse o bilinçte değil. O, onu engelliyor; bu, onunla konuşmuyor. Kimse kimseyi istemiyor.

Ahilik eskilerde kaldı…

Kimse kimseye yardımcı olmuyor. Aynı işi yapanlar, aynı sektörde olanlar neredeyse kanlı bıçaklı. “Arzuyla Sohbetler” programında denk geliyorum, soruyorum: Aynı sektörde olan bayanlara… “Görüşmüyoruz” diyorlar, “Konuşmuyoruz.”

Memleket zaten bir avuç…

Bu neyin hırsı, neyin kibri? Esnaflık bu devirde zorken, ekonomi bu kadar kötüyken birbirlerine destek olacaklarına köstek olmak daha kolay geliyor.

“Suskunlar Meclisi” diye bir meclis varmış çok eski zamanlarda. O meclise arif insanlar girermiş. İçlerinden biri vefat etmiş, sonra herkes o boşluğu doldurmak için girmeye çalışmış. Ama arif kişiler kimseyi almıyor.

Dışarıda bilge bir kişi bekliyormuş. İki üç gün geçmiş…

Bakmışlar hâlâ dışarıda bekliyor. Çok şaşırmışlar, “Ne yapıyorsun burada?” diye sormuşlar. Bilge kişi, hâlini anlatmak için başını eğmiş; “Ben de içeri girmek istiyorum” dememiş. Çünkü biliyor ki söz, onlar için çok kalabalık. Bu mecliste hâl diliyle konuşulur.

Ariflerden biri ağzına kadar dolu bir tas su getirmiş. Bu, “İçerisi dolu, sana yer yok” demekmiş. Bilge kişi de cebinden bir gül yaprağı çıkarıp suyun üstüne koymuş ve tası geri vermiş. “Ben size hiç yük olmayacağım” demek istemiş.

Ben böyle zarafetin, böyle inceliğin hayranıyım. Keşke biz de iletişimsizliğin bu kadar arttığı bu dünyada, bu memlekette birbirimizin hâl dilinden anlayabilsek…

Keşke böyle zarafet sahibi olabilsek.