Her çağ kendi sınavını yaşar; bizim çağımızın en sessiz ama en derin yarası, artan boşanmalardır. Bir zamanlar “ömür boyu” diye başlayan yolculuklar, bugün birkaç yılın, hatta birkaç ayın ardından dağılabiliyor. Peki ne oldu da evlilikler bu kadar kolay çözülür hâle geldi? Sorunun cevabı tek bir sebeple açıklanamayacak kadar karmaşık; çünkü işin içinde bireyler, aile ve toplum da var.
Günümüz insanı hızla yorulan, kolay sıkılan, zorlukla karşılaşınca çabuk vazgeçen bir ruh hâline büründü. Sabır alışkanlık olmaktan çıktı; emek, değer olmaktan. Ekonomik özgürlük arttı ama duygusal olgunluk aynı ölçüde gelişmedi. Bağımsızlığı güç zannettik, ilişkilerin sorumluluk gerektirdiğini unuttuk. Kimi zaman aileler aşırı müdahaleci, kimi zaman tamamen uzak; her iki uçta da genç çiftler yalnız, hazırlıksız ve kırılgan kalıyor.
Birçok evlilik aslında bitmiyor; iletişimsizlik bitiriyor. Duygular konuşulmadıkça büyüyor, beklentiler dillendirilmedikçe ağırlık yapıyor. Sosyal medya, ilişkileri bir yarış alanına dönüştürüyor: Herkes en mutlu fotoğrafın peşinde, ama kimse kendi gerçeğiyle yüzleşmek istemiyor. Mutluluk gösteriye, sorunlar ise utanca dönüşüyor. Böylece çiftler, ilk fırtınada “yanlış seçim yaptım” sanıyor.
Elbette yetiştirme tarzının da payı büyük. Çocuklar çoğu zaman ya aşırı korunarak büyütülüyor ya da duygusal açıdan ihmal ediliyor. Sorumluluk almadan yetişen gençler, evlilikte karşılaştıkları ilk yükte sendeleyebiliyor. Okullar akademik bilgi veriyor, fakat hayat becerilerini öğretmede yetersiz kalıyor. Aile içi iletişim, empati, sabır, kriz yönetimi… Bunlar sistemde yer bulmadıkça, gençler evliliğe duygusal olarak hazırlıksız giriyor.
Toplumsal olarak da kırılgan bir dönemdeyiz. Ekonomik baskılar aile içi gerginlikleri artırıyor; kültürel çatışmalar kuşaklar arasında derin uçurumlar oluşturuyor. Medya tarafından pompalanan “kolay mutluluk” algısı ise gerçek ilişkilerin gerektirdiği emeği görünmez kılıyor.
Peki çözüm? Elbette var. Aileyi ayakta tutmak sadece çiftlerin değil, toplumun, eğitimin, devletin ortak sorumluluğudur. Okullarda duygusal farkındalık, iletişim becerileri, aile içi ilişki eğitimi şarttır. Ebeveynler çocuklarını hayata hazırlamalı, kıyamamak uğruna güçsüz bırakmamalıdır. Medya, aileyi değersizleştiren içerikleri popülerleştirmek yerine, toplumsal bağları güçlendiren bir dil kullanmalıdır.
Unutulmamalıdır ki bir evlilik yıkıldığında sadece iki insan ayrılmaz; toplum da sessizce bir tuğla daha kaybeder. Ve o kayıp büyüdükçe hepimiz biraz daha eksiliriz. Aile geleceğimizdir. Yuva aile güçlüyse toplum dimdiktir. Yuva yıkılırsa geleceğin temeli sarsılır. Evlilik yara alınca toplum kanar; kimse bu yıkıntının dışında kalamaz.