Günümüz insanı, özellikle de dijital çağın hızına kapılmış toplumlar, görünmez bir koşu bandının üzerinde nefes nefese kalmış durumda: hedonik koşu bandı. Yani, hazza alıştıkça daha fazlasını istemek; sahip oldukça tatmin edememek; yeniledikçe yeniden eskimek…
Modern insan, tüketimle arasındaki ilişkiyi bir ihtiyaç değil, bir alışkanlık haline getirdi. Üstelik bu yalnızca gençlerin sorunu değil. Gençler hızla tüketiyor, orta yaşlılar “geri kalmayayım” kaygısıyla, yaşlılar ise “hayatın keyfini çıkarmak” bahanesiyle bu döngünün içine çekiliyor. Hepimiz bir şekilde, sürekli yenilenen hazların çekimine kapılıyoruz.
Artık bir eşyayı almak mutluluk vermiyor; sadece geçici bir heyecan sağlıyor. O heyecan da birkaç saat ya da birkaç gün içinde eriyip gidiyor. Yeni alınan telefon birkaç gün sonra “sıradan”, yeni kıyafet birkaç hafta sonra “eskimiş” geliyor. Bir eşyayı yeniledikçe diğeri göze batıyor; bir eksiği giderdikçe başka bir eksik kendini gösteriyor. Böylece insan, görünmez bir borç gibi taşıdığı bu tatminsizlik duygusuyla yaşamaya başlıyor.
Bu döngünün bireysel yansımaları oldukça derin. Psikolojik açıdan sürekli tatminsizlik, kronik mutsuzluk ve kaygı üretiyor. Kişisel olarak insanın değer algısını bozuyor; sahip olduklarından değil, sahip olamadıklarından beslenen bir düşünce yapısı doğuruyor. Kültürel açıdan ise “kanaatkârlık” gibi bin yıllık değerler, yerini “daha fazlası”na bırakıyor.
Toplumsal etkiler daha da çarpıcı. Tüketim arttıkça ekonomik dengesizlik büyüyor. İnsanlar ihtiyaçtan çok gösteriş için alışveriş yapıyor; bu da borçlanmayı artırıyor. Aile içinde maddi sıkıntılar yükseliyor, eşler arasında güven ve huzur azalıyor. Bugün boşanma davalarında bile “ekonomik uyumsuzluk” en sık rastlanan başlıklardan biri. Yani evet, hedonik koşu bandı evliliğin bile temellerini sarsabilecek kadar güçlü bir sorun.
Toplumun içindeki bu sürekli tüketme eğilimi çevreyi, üretimi, tasarruf kültürünü de zorluyor. İsraf artarken bereket azalıyor; tüketim arttıkça ruh köreliyor. Dünyayı değiştirmeye çalışan insan, önce kendi hazlarını dizginleyemez hâle geliyor.
Belki de asıl mesele, yeni bir şey almadan önce kendimize şu soruyu sorabilmekte: “Gerçekten ihtiyacım var mı, yoksa sadece yeni olmasını mı istiyorum?”
Cevap çoğu kez bizi derinden sarsacak kadar net olurdu. Hedonik koşu bandından inebilmek için daha çok şeye değil, daha çok farkındalığa ihtiyacımız var. Çünkü bazen en büyük zenginlik, yenisini almak değil; sahip olduklarının kıymetini yeniden görmektir.