Avrupalı Türklerin sesi, kalemi olan şair yazar, ressam Halil Gülel’in “Bizim Köyden Mektuplar” isimli Öykü kitabı Gülhan yayınları tarafından yayınlanarak okuyucuyla buluştu. Kitaptan bir bölümünü siz kıymetli okurlarımızın takdirine sunuyorum. Halil Gülel,hocamı tebrik ediyor başarılar diliyorum. Evet, “Farkımız Okumak Olsun” diyorum.Halil Gülel’in kitabından bir bölümünü sizler için paylaşıyorum.
Sevgili Oğlumuz Mehmet Ali, 6.
Göndermiş olduğun mektubu bu sefer oldukça geç aldık. Köyümüze mektubun gelişi sanki başlı başına bir dert, bir mesele oldu.
Kasabaya giden Çerçi Ahmet’i gören postacı Nazmi, köye uğramamak için mektupları ona vermiş. Çerçi Ahmet de mektupları heybenin bir gözüne atmış. Köye varınca heybe çocukları tarafından boşaltılmış; senin mektup da evin içinde bir yerde kısılıp kalmış.
İki gün önce kahvede Çerçi Ahmet, elinde zarfla yanıma geldi. Uzattı. Biz de senden uzun zamandır haber alamadık diye kaygılanıp duruyorduk.
Zarfı açtım, bir solukta okudum. Tarihine bakınca dört ay önce yazıldığını görünce şaştım kaldım. Çerçi Ahmet’e döndüm:
“Bu mektubu sana ne zaman verdiler Ahmet?” dedim.
Kaşlarını çattı, bir iki soluklandı:
“Kusura kalma… Dört ay önce postacı Nazmi verdi. Ben de vermişim sanıyordum. Meğer evde eşyaların arasında unutulmuş. Darılmazsın değil mi?” dedi.
Ne diyeceksin? Ses edemedim.
O dört ayda köyümüzde neler oldu, neler… Sabret oğlum; bir bir yazacağım.
Buralara bahar geldi. Dağlar ak gömleklerini çıkarıp yeşil urbalarını giydi. Kekik kokulu yaylalarda gelinciklerin alı, papatyaların beyazı; sanki gelin başına takılmış taç gibiydi. Damarlarımıza kan yürüdü. Kışı zor geçiren yaşlılar, evlerin saçak altına çıkıp güneşlenir oldu.
Köyün en yaşlılarından Gökçe Dudu, dişsiz ağzını kuş yuvası gibi açıp gülerek:
“Çok şükür bu kışı da çıktım. Artık yaza kayırmıyorum; gelecek kışa Allah kerim!” deyip kırışmış, çizgi çizgi yanaklarını, dişsiz ağzını kuş yuvası gibi açarak kaşıyıp duruyordu.
Martın sonuna doğru, özellikle Hacılar Mahallesi’nin tavuklarına bir ölüm geldi. Horozlar, tavuklar, piliçler… Ördekler bile… Birer birer kıvrılıp köşe başlarında, çalı diplerinde, kümeste, terslikte can verdi. Önce herkes birbirini suçladı. İki tarafın da tavukları aynı günlerde ölünce kavgalar kısa sürdü; acı ortak olunca öfke de söndü.
Kasabaya gidildi, şikâyetler edildi. Jandarma eşliğinde gelen görevliler dolaştı; dişe dokunur bir şey bulamadılar.
Derken Ankara’da okuyan Ahmetçiğin oğlu Cemil geldi. Köyü dolaştı, eline bir avuç kömür alıp evirip çevirdi. Sonra bize dönüp:
“Bu ölüm, evlerde yaktığınız kömürden geliyor,” dedi.
“Kömür ocağından çıkan zehirli parçalar ayıklanmadan, yıkanmadan satılıyor. Dumanı da külü de çevreyi zehirliyor; canlıyı öldürüyor.”
Hepimiz şaşırıp kaldık. Meğer üç senedir köyümüze kerkenez kuşları da gelmez olmuş… Demek ki kuşlar bile kömür kokusundan kaçıyor; fakat biz insanlar bu zehirli maddelere alışıp oturmuşuz.
Bu üzüntü daha geçmeden, bir başka acı düştü üstümüze: Köyün üst başındaki Çangal Nine’nin evi yandı.
Bilirsin, Çangal Nine bağdan tarladan dönerken yol kenarındaki çalıyı, çırpıyı, kökleri toplar; evinin çevresine yığar durur. Evin etrafı baştan başa çıra gibi odun yığını olurdu. “Nine, bu iş iyi değil,” dedik, “Yarın öbür gün bir kıvılcıma bakar.” O bildiğini okurdu.
Oğlu Cafer… Ayı yavrusu gibi iri yarı ama aklı beş yaşında çocuk kadar… Yolda güneşte gevremiş bir gazete kâğıdını kibritle tutuşturmuş. Alev büyüyünce “elim yanmasın” diye rastgele fırlatmış. Kâğıt rüzgâra kapılıp, güneşte kütür kütür kurumuş odunların üstüne düşmüş. Cafer yerinden kalkmadan ortalık alev almış. Korkudan da sıvışmış.
Çeşmeye suya giden Tevfik Dayı, kara dumanı görmüş: “Yangın var!” diye bağırınca, cümbür cemaat koştuk.
Kazma kürek, kova ne bulduysak konu komşu olarak oraya koştuk… Bir yandan bizler yangını söndürmeye çalışırken; bir yandan Çangal Nine iki elini dizine vura vura ortalığı inletiyor:
“Ah benim evim yanıyor! Komşular, nedir bu başıma gelen!” diye bağırıp ortalığı velveleye veriyordu.
Kadınlar koluna girdiler, teselli etmeye çalıştılar. Ama Nine bir ara kurtulup ahıra doğru koştu. Erkekler zor tuttular.

SÜRECEK