Kıymetli okurlar; Birkaç gün önce bir aile büyüğümüzü kaybettik. Defnetmek üzere Sincan Cimşit mezarlığına götürdük. Mezarlıklar birbiri ile yarışırcasına gösterişli mezarlar yaptırılmış…
Öldükten sonra ne kadar lüks mezar yaparsanız yapın. Ne kadar methiye dizerseniz dizin nafile. Tek gerçek amel defteri. Nasıl yaşadığın nasıl öldüğün. Giderken neler götürdün.
İslâm, ölümü bir son değil; ahirete açılan bir kapı olarak görür. Bu yüzden kabirler, gösterişin değil; ibretin mekânıdır. Mezar taşı, öleni yüceltmek için değil, yaşayanlara ölümü hatırlatmak için vardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), kabirlerin yükseltilmesini, süslenmesini ve üzerine bina yapılmasını hoş karşılamamıştır. Çünkü mezarın ihtişamı, ne ölüyü kurtarır ne de diriyi olgunlaştırır. Asıl değer, mermerde değil; amel defterindedir.
İslâm’da kabirlerin sade olması teşvik edilmiştir. Aşırı masraf, gösterişli taşlar, uzun methiyeler; ölümün tevazu çağrısına ters düşer. Zira toprak, herkesi eşitler. Zengin-fakir, makam-sıradan ayrımı mezarda anlamını yitirir.
Mezarları süslemek yerine, ölünün ardından yapılan dua, verilen sadaka ve bırakılan hayırlı eserler daha kıymetlidir. Kabirde sorulacak olan; “Mezarın ne kadar süslüydü?” değil, “Dünyada ne yaşadın, ne yaşattın?” olacaktır.
İslâm, ölümü hatırlatan ama kibri beslemeyen bir kabir anlayışını öğretir. Sade bir mezar; suskun ama derin bir nasihattir.