İnsan, bu dünyaya yalnızca yemek, içmek, kazanmak ve kendi rahatını düşünmek için gönderilmemiştir. Hayat; paylaşınca güzelleşen, merhametle anlam kazanan bir imtihandır. Ne var ki günümüzde birçok insan, yalnızca kendi çıkarını merkeze koyarak yaşamayı tercih ediyor. Başkasının derdiyle ilgilenmeyen, kimsenin yükünü omuzlamayan, sadece “ben” diyerek yaşayan bir insan tipi giderek çoğalıyor.
İsminin başında ünvan olsun, olmasın sadece kendisi için yaşayan insanların yaşama gayesi bomboş bir hayat yaşayıp bomboş gitmek mi? Oysa sadece kendisi için yaşayan insan, aslında ruhunu yalnızlığa mahkûm eder. Çünkü insanı insan yapan şey; vicdanıdır, vefasıdır, paylaşma duygusudur. Bir lokmasını bölüşmeyen, bir yetimin başını okşamayan, dostunun derdine ortak olmayan kişi; ne kadar zengin olursa olsun eksiktir.
Hayatın en acı gerçeği şudur: İnsan, yalnızca kendisi için yaşadığında çevresini kaybeder; yalnız kalır. Menfaat üzerine kurulan ilişkiler samimiyet taşımaz. Bugün sadece kendi rahatını düşünenler, yarın zor günlerinde yanlarında kimseyi bulamazlar. Çünkü iyilik ekmeyen, vefa görmeyi beklememelidir.
Toplumları ayakta tutan şey; paylaşma ahlakıdır. Komşusunun açlığını bilmeyen, akrabasının sıkıntısını görmeyen, mazlumun feryadına kulağını kapatan insanlar çoğaldığında; merhamet de azalır, güven de kaybolur. Böyle bir toplumda herkes birbirine yabancılaşır.
İnsan, sadece kendisi için değil; ailesi, çevresi ve insanlık için de yaşamalıdır. Bir gönle dokunmak, bir yarayı sarmak, bir mazlumun duasını almak; dünyanın bütün servetlerinden daha kıymetlidir. Çünkü insan öldüğünde geriye bıraktığı mal değil, bıraktığı iz konuşulur.
Velhasılı;
Sadece kendi için yaşayan insan, yaşamış sayılmaz. Gerçek hayat; paylaşabilmekte, faydalı olabilmekte ve güzel bir iz bırakabilmektedir.