İnsan, yaratılışı gereği hem iyiliğe hem de kötülüğe meyletme potansiyeline sahiptir. Bu yönelişin en tehlikeli tezahürlerinden biri ise başkasına ait olanı, hakkı olmadığı hâlde almak; yani haksızlığa el uzatmaktır. Bu durum sadece maddi bir gasp değil, aynı zamanda vicdanın, adaletin ve insanlığın da ihlalidir.
Hakkı olmayanı almak, ilk bakışta küçük bir kazanç gibi görünse de aslında büyük bir kaybın başlangıcıdır. Çünkü bu davranış, insanın iç dünyasında derin yaralar açar. Vicdan zamanla körelir, doğru ile yanlış arasındaki çizgi silikleşir. Bir kez haksız kazanca alışan kişi, bunu meşrulaştırmak için türlü bahaneler üretir ve zamanla bu durum karakterinin bir parçası hâline gelir.
Toplum açısından bakıldığında ise bu tür davranışlar güven duygusunu zedeler. İnsanlar birbirine şüpheyle yaklaşır, adalet duygusu yara alır. Oysa bir toplumun ayakta kalabilmesi, bireylerin birbirinin hakkına saygı göstermesiyle mümkündür. Haksızlık yaygınlaştıkça huzur azalır, düzen bozulur ve insanlar arasındaki bağlar zayıflar.
Dinî ve ahlaki açıdan da bu davranış büyük bir sorumluluk doğurur. Kul hakkı, affı en zor olan haklardan biridir. Bir insanın hakkını yemek, sadece o kişiye değil, aynı zamanda ilahi adalete karşı da bir meydan okumadır. Bu yüzden kişi, attığı her adımda “Bu bana helal mi?” sorusunu kendine sormalıdır.
Unutulmamalıdır ki gerçek kazanç, başkasının hakkını çalarak değil; alın teriyle, emekle ve dürüstlükle elde edilendir. Geçici menfaatler uğruna ebedi değerleri feda etmek, akıl kârı değildir. İnsan, belki dünyada yaptığının karşılığını hemen görmeyebilir; fakat adalet, er ya da geç yerini bulur.
Sonuç olarak, hakkı olmayanı haksız yere almak sadece bir başkasına zarar vermek değil; insanın kendi özüne, vicdanına ve ahiretine zarar vermesidir. Bu yüzden insan, ne pahasına olursa olsun adaletten sapmamalı, başkasının hakkına göz dikmemelidir. Çünkü gerçek huzur, hakka riayet etmekle mümkündür.