DÜNDEN DEVAM
Bazı insanlar vardır, uzaktan devâsâ görünürler, yaklaştıkça azametini kaybederler, küçülüp giderler. Ama bazı kişiler de vardır ki, tanıdıkça, yakınlaştıkça gitgide büyüdüğünü görür, tevazuun zirvesindeki heybetine şâhitlik edersiniz. İşte Şeyhzâde Ahmet Efendi de yaklaştıkça büyüyen, yakınlaştıkça farklı pek çok özelliğinin farkına varılan, tanıdıkça güzellikleri daha çok ortaya çıkan ve O’na karşı duyulan muhabbet duygusu ziyâdesiyle artan velî kullardandır.
O; kemâl mertebesine erişmiş 'Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı’ cümle büyük Allah Dostları gibi her cümlesinde kitaplık çapında hikmetler saklı olan ve konuşmalarıyla sohbetine iştirak edenleri alıp “Asr-ı Saâdet”e götüren kelimenin kâmil mânâsıyla 'bir güzel insan'dı.
O; Rahmân ve Râhîm olan Allah(c.c.)’ın emrettiği istikamette Kur’ânî bir hayat yaşayan, Âlemlere Rahmet olan Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın Sünnet-i Seniyyelerini hayatına taşıyan ve İki Cihan Güneşimiz’in “İz”inden gittiği için insanların gönül dünyasına güneş olup ışıyan müstesnâ bir mânâ sultanıydı.
O; diliyle kalbi arasında mesâfe bulunmayan muttakî bir mü’min olup; kerâmet faslını çoktan geçip, "Hakîkat”e ulaşan; ilmiyle, irfânıyla, samîmî tavrıyla, mütevâzı kişiliğiyle, güler yüzüyle velhâsıl kâmil şahsiyetiyle çevresindeki insanların gönlünde taht kuran, Nebevî vezinli yaşantısıyla dikenleri gül edip goncaya durduran, ömrünü irşât ve tebliğe adayan kâmil bir “Ehlullâh” idi.
O, 96 yıllık dünya hayatına onlarca asırlık bir ömür sığdıran, bulunduğu meclislere nûrânî güzellikler yağdıran, günah kiriyle kararan kalpleri irşat zemzemiyle yıkayıp Hak yoluna revân eyleyen, çöle dönmüş gönülleri İlâhî sevdânın rahmetiyle gülistana çeviren, zinhar dünyaya ve dünyalığa meyletmeyen, söyledikleriyle yaptıkları arasında en ufak bir tenâkuz bulunmayan örnek bir mutasavvıftı.
O; mânânın vârisleriyken maddenin köleliğinde körelen, maddeye mânâ penceresinden bakamadığı için ruh dünyası daralan, mânâsız maddenin girdâbında nefsin ipine sarılan ve böylece hayatın dış yüzünde yorulan insanımızın iç dünyasını îmar eden bir gönül mimârıydı.
O; düşünce kutuplarımıza îman ateşi taşıyarak yüreklerimizi tutuşturan, İslâm’ın rahmet ve hidâyetiyle gönüllerimizi buluşturan, kalplerimize “Gül” yüzlü güneşler bölüştüren, “Tasavvuf bir ilaçtır; kullanmasını bilmezsen berbâd olursun, bir de bilirsen âbâd olursun.” diyen ve Anadolu’nun bağrından fışkıran berrak bir tasavvuf pınarıydı.
O; muhabbet duygusunun Allah (c.c) aşkına yâni “Muhabbetullâh”a vâsıl olduğu zaman hedefine varacağını; ilmin, “Mârifetullâh” ufkuna ulaşmasıyla müspet mânâda bir anlam kazanacağını hikmet ve irfan dolu sözlerle ifâde eden; İslâm’ı aşkla yaşayan, “Din aşktır” hükmünce Mâverâ ikliminde aşkı yaşatan, İlâhî sevdâlarla gönülleri kuşatan, ilhâmını “Gül Devri”nden alan, İki Cihan Güneşi’nin ahlâkıyla ahlâklanan, inancını hayatın bütün safhalarına yansıtan ve “sırât-ı mustakim”den aslâ ayrılmayan bir ahlâk kahramanıydı.
O, tadına doyulmaz sohbetlerinde; “ruh kökünden” uzaklaştırılan “Mâsum Anadolu’nun saf çocukları”nı “Sonsuzluk Kervânı”yla buluşturan ve milletimizin gönül fâtihleri olan “Velîler Ordusu”nun günümüzdeki muazzez temsilcilerinden birisiydi.
O; Kur’ân-ı Kerîm’deki “Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların îmanlarını arttırır. Onlar sâdece Rablerine tevekkül ederler.” Âyet-i Kerimesinde ifâde buyurulan mü’minlerdendi. Çünkü O; ne zaman Allah(c.c.)’tan söz edilse ya da Allah Resûlü(s.a.v.)’nün ismi geçse gayrı ihtiyâri olarak ürperen, sanki kalbi dışarı fırlayacakmış gibi titreyen bir Allah Dostuydu.
O, kalplere ve zihinlere “Nakşî” bir irfân ile semâvi sevdâlar nakşeden, zühd ve takvâya dayalı “Halvetî” bir hayatın bütün güzelliklerini her hâliyle gösteren, kudret sahibi olan Allah(c.c.)’ın esmâsını “Kâdirî” bir üslupla terennüm eden ve 'Hakk’ın zikrini halkın dilinde ziyâdeleştiren’ mânevî dünyamızda ruh hamurkârmız olan velî kullardandı.
O; aklı, fikri ve gönlü; “Hakîkat-i Muhammedî”, “Sırr-ı Muhammedî” ve “Aşk-ı Muhammedî”nin nûruyla ışıyan, büyük-küçük bütün Sünnetlere sıkı sıkıya sarılan, nâfile ibâdetleri hiç bırakmayan, her hâliyle Allah Resûlü(s.a.v.)’nü hatırlatan ve Muhammedî bir hayat yaşayan büyük bir Peygamber âşığıydı.
O; Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in Sünnetlerini en ince teferruatına kadar kendi hayatında uygulayan; her sözü, her hâlî ve her davranışı mutlakâ bir Sünnet-i Seniyyeye istinât eden, Nebevî ahlâkın bütün güzelliklerini her hâliyle sergileyen, “tefekkür, şükür ve zikir” ikliminden ayrılmama husûsunda tâvizsiz bir hassâsiyet gösteren, evrâd-ı ezkâra ve Zikrullâh’a hiç ara vermeyen fâzıl bir insandı.
O; mezarı türbe yapan sırrın, tebliğden çok temsilde saklı olduğunu bilen, bu sebeple de tavır ve üslûbunu davranışlarıyla güzelleştiren bir tevâzû âbidesi olup; “Dîdârı Muhammed rûh-ı pâkinde ayândır.” övgüsüne lâyık olan ve "Allah tarafından ne kadar sevildiğinizi öğrenmek istiyorsanız, Allah’ı ne kadar sevdiğinize bakın.” diyen tasavvuf ehlinin nûrânî bir halkasıydı.
O, ömür serencâmındaki yolunu ölümsüzlük çeşmesine uğrattığı için; “şiir gibi” bir hayatın, “su gibi” azîzliğin, “Gül gibi” ebedî bir rahmetin nûrânî güzelliklerini yudumlayan ve çevresindekilere ikrâm eden, “Aşkullâh”ı ve “Muhabbet-i Rasûlullâh”ı yüreklere ilmik ilmik işleyen, kalbinde Allah (c.c.) ve Resulullah (s.a.v.) aşkını gölgeleyecek hiçbir sevgiye yer vermeyen bir güzel insandı.
O; “Lâle”ye müştâk bir aşkla aydınlanmış nûrânî bir yüzün sâhibiydi.
O, “Yaratılana Yaradan’dan ötürü” sevgiyle bakan bir gözün sâhibiydi.
O, Mâverâdan esen meltemlerle gönlünü âbâd eyleyen ulvî bir özün sâhibiydi.
O, Kıble yürekli, Sünnet ahenkli, tasavvuf mihenkli pek çok sözün sâhibiydi.
O, gönül dünyamızı “Sıbgatullah” ile telvîn eden Nebevî bir izin sâhibiydi.
O, cümlesinin her hecesinde “Gül” kafiyesi bulunan bir vezin sâhibiydi.
O, “Ben”likteki nefse bendelik etmeyen, birlik şuurundaki “Biz”in sâhibiydi.
O, Türk milletinin İslâm’a yaptığı hizmetlerle müftehir olan bir hazzın sâhibiydi.
O, insanlığın felâhı için yeni bir Hilâl doğmasını hayâl eden duâ ve niyâzın sâhibiydi.
Hâsıl-ı kelâm O; Şeyhzâde Ahmet Şevki Ergin Hocaefendi (k.s.)’ydi.