Uğur Özbek
Kelimeler, Sayın General…
Kelimelerimiz vardı ve onlar bazı anlamlara gelmekteydiler. Kavramlarımız vardı ve onlar bir takım şeyleri açıklamaya ve durumları ortaya koymaya oldukça yeterliydiler. Ne olduysa hep sonradan oldu. Kelimeler artık bazı anlamlara gelmiyor, kavramlara yüklediğimiz anlamlar kendinden menkul “değer”in ötesinde bir anlam ifade etmiyordu.
Yalnızdık topyekün yalnızdık bu yüzyılda. Biz yalnızdık, sahip olduğumuz şey yalnızdı, kelimelerimiz karşılık bulmadığı için yalnızdı ve kavramlarımız bizim onlara yüklediğimiz anlamları taşıyamadığı için yalnızdı ve yoksundu.
Yavuz Bülent Bakiler “Sözün Doğrusu” adlı eserinde İngiltere ve Almaya’da ilkokul düzeyindeki kitaplarda 71000(yetmiş bir bin) kelime olduğunu buna karşılık bizim okullarımızda okutulan kitaplarda 7.000(yedi bin) kelimenin olduğunu söyler ve çocukların bunun ancak yüzde 10’u ile konuşup düşündüğünü belirtir. Ve mevzuyu “elinde bin tuğlası olan bir adamla kırk bin tuğlası olan bir kimse aynı ölçülerle ev yapabilir mi?” diyerek bağlar. Bu durum, yani dile yeterince vakıf olamayışımız elbette iletişim sorunumuzun bir cephesini ele veriyordu ama bence asıl sorun daha derinlerdeydi.
İletişemiyorduk dolayısıyla yetişemiyorduk. Kaçırıyorduk, ıskalıyorduk mütemadiyen anlatmak istediğimizi, çoğu yerde de gerçeği. Gerçek, bir takım kelimelerin arkasına saklanabiliyordu tercihimizle. Ya da öyle yoksun bir dil ile ortaya koyuyorduk ki gerçeği, gerçek, kelimenin kifayetsizliğiyle geri çekiliyordu. Konuşmaktan geri kalmıyorduk, hatta uzun boylu laflar da ediyorduk ama bir şeyler eksikti, bir şeyler yoktu sanki cümlelerimizin içinde. Evet özne vardı, tümleç vardı, yüklem bazen yer değiştirse de muhakkak bir yerdeydi, tonlama ve vurguda da bir sorun görünmüyordu ama olmuyordu. Değmiyordu, tesir etmiyordu muhataba cümlemiz. Yani, evet Mustafa Sandal çok haklıydı; maalesef onun bir ruhu yoktu ve onun için hiçbir şansı da olmayacaktı.
Ruhlarımızı kaybettiğimiz, aklımızı çoğu zaman yeterince kullanmadığımız bir zamanda kelimelerimizin ruhuna da sahip çıkamayacaktık elbette.
Cahit Koytak bir şiirinde inatçı bir katırı olan ve sık sık O’nu sırtından atan ve duruma hırslanan birisine “...yaşlı dostunu dinleyecek olursan/ bu duygu üzerine çöreklendiği zaman / katırını hemen yolun kenarına çek/ mümkünse, bir ağacın altına... / ve orada oturup ne yap biliyor musun/ orada oturup, kendini tutmadan ağla! / doyana kadar ağla! / bir başlangıç olarak/ belki de ağlamanın tadını/ kendine acımanın bu küçük/ fakat sahici şiirini/ keşfetmiş olacaksın böylece.” diyordu ve bir başlangıç olarak, kendini ve eksikliğini ve yoksunluğunu anlamaya açılan bir pencere olarak ağlamayı öneriyordu. Haklıydı belki. Ama O’ndan daha haklıydı bence Necip Fazıl; “ağlayın su yükselsin!/ belki kurtulur gemi.” Bu kadar zaruretti ağlamak bizim için. Anlamayan, anlayamayan bizim için, dokunamayan, değemeyen, tesir edemeyen bizim için. Samimiyetini kaybeden, ruhunu yitirdiği için dudağından dökülen kelimelere ruh üfleyemeyen, cümleleri hep atıl kalan, laf kalabalığı yapan bizim için, Ağlamak zaruretti…
Kelimeler artık hiçbir anlama gelmiyordu sayın general!
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.