Milli Okuma Politikasının Olmaması:
Türkiye Cumhuriyeti olarak altına imza koyduğumuz insan hakları beyannamesinde 0-18 yaş aralığı çocuk sayılmaktadır. Türkiye, çocuk nüfus yoğunluğunun %40’tan fazla olduğu bir ülkedir. Ülke nüfusunun en büyük kesimini oluşturan çocuğun bulunduğu ülkemizde en büyük eksiklik, çocuk yetiştirme ile ilgili özel bir politikanın olmamasından kaynaklanmaktadır. Tabii ki hazırlanacak olan çocuk politikası her şeyden önce milli olmalıdır.
Kültür emperyalizminin gözdesi çocuk, 0-6 yaş arası çocuk yuvaları ve okullarıdır. Bu da okul öncesi eğitimin milli çocuk politikasına göre kurulması gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Çocukta karakter gelişiminin % 75 ’inin 3 ile 7 yaş arasında gerçekleştiği bilinmektedir. Bu durum Türk Atalar sözünde, “Bir insan yedisinde ne ise yetmişinde de odur.” diye yer bulmuştur.
Yedi yaşına kadar çocuklar için ertelenemeyecek en önemli iki olay; dengeli beslenme ve karakter gelişiminin sağlıklı yürümesi için uygun ortamın sağlanmasıdır.
Çocuklar için hazırlanacak eğitim ortamları ve uygulanacak bir eğitim ise öncelikle; dış dünyanın algılanması, algılanan yeni bilgilerin mevcut bilgilerle uyumu veya yeniden düzenlenmesi, yeni duruma göre anlama ve reaksiyon gösterme gibi tüm algılama becerilerini içeren bir program olmasını gerektirir.
Bura da her yaş seviyesine uygun bir okuma standardının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Okul öncesinden itibaren biz bilincini oluşturacak eserlerin her yaş grubuna uygun standartların belirlenmesiyle birlikte her çocuğun doğal ortamlarda o eserlerle tanışması sağlanmalıdır.
Yerli ve milli eserlerle kültür pekişmesi sağlanırken dünya klasikleri sayesinde de evrensel kültürü kavramalarına fırsat verilmelidir.
Her sınıf seviyesinde, hiçbir istisnaya fırsat vermeden bütün öğrencilerin okuyup üzerinde değerlendirmeye yapabileceği eserler belirlenmelidir. Bu sayede okulöncesi, ilkokul, ortaokul ve lise seviyesinde her çocuk ortalama belli sayıda eseri okumuş olacak ve ortak kültür birikimi oluşturacaklardır.
Okul öncesini iki yıl olarak düşünülürse her yıl için onar kitaptan yirmi kitap, ilkokulun her sınıfı için onar kitaptan toplam kırk kitap, ortaokulun her sınıfı için onar kitaptan kırk kitap, lise seviyesinde her sınıf için onar kitaptan kırk kitap okutulması sağlanacaktır. Eğitim programı içinde zorunlu olarak okutulan kitap sayısı yüz yirmi olacaktır. Bu eserler sayesinde çocuklar, kendi kültür kodlarını içselleştirmiş ve özümsemiş olacakları gibi birçok konuda da söz sahibi durumuna geleceklerdir.
Küçük sınıflarda yerli ve milli eserler belirtilen sayılarla ağırlık taşırken seviye yükseldikçe, artı olarak en az her yıl için dünya klasiklerinin beş üzeri sayıda artırılarak devam etmelidir. Bu sayede, öğrencilerin evrensel kültürü de özümsemelerine oldukça katkı sağlayacaktır.
Bu kıstasları belirlerken, belirlenen eserler dışında kitapların okunmaması gibi bir sansür öne çıkmamalıdır. İsteyen istediği eseri öğretmen ve velilerinin rehberliğinde ve bizzat kendileri seçip okuyabilirler. Hiçbir şekilde özgür düşünceye kısıtlama getirilmemelidir. Ortak okumalar sayesinde, belirli bir okuma kültürü oluşmasının sağlanması düşüncesi, yara almamalıdır.
Sonuç olarak:
Yukarıdaki etkenler dikkate alınmadan arzu edilen düzeyde okuyan bir toplum olunması zor görünmektedir. Belirtilen ve belirtilmeyen birçok olumsuz nedenin ortadan kaldırılması okumaya karşı toplumsal duyarlılığın geliştirilmesinden geçer. Kitabın en öncelikli hediyeleşme aracı haline geldiği gün yukarıdaki etkenlerden birçoğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum.
Ülke yetkililerince oyuncak araba, barbi bebek ve top dağıtılan ülkenin çocukları tabii ki, araba modelleri takipçisi, popüler sanatçıların taklitçisi ya da hastalık derecesinde futbol meraklısı kişiler olmaktan öte gidemeyeceklerdir.
Ülke yetkililerinin çocukları okumaya sevk edecek etkinliklere yer vermeleri, hatta ağırlık vermeleri konusunda göreve davet etmekten başka çare kalmadı. Belediyelerin düzenledikleri festivallerde, her kademedeki eğitim kurumlarında yapılan şenliklerde; popüler sanatçılara ve sporculara verilen değer nispetinde şair ve yazarlara da yer vermeleri, onların okuyucuyla buluşturma programları düzenlemeleri gerekir.
Kültürel alanda sarf edilen her emeğin, ülkenin kılcal damarlarının akışını sağlayacağı ve hızlandıracağı unutulmamalıdır. Kılcal damarların dikkate alınmadığı bünye kısa zamanda fonksiyonlarını yitirmeye başlar. Fonksiyonlarını yitirmiş bir ülkenin mensupları olmaktan korkmak gerekir.