Doğanın, evrenin ve kendisi dışındaki her hangi bir varlığın sesini duymayan, ne dediğini anlamayan ve ne anlattığına kulak asmayan insanın dramıdır; tabiatın artık elindeki en güçlü ve karşı konulamaz unsurlarıyla kendini anlatması ve adeta çığlık atması. Yaşadığımız her olayın evrenin yasalarıyla bir izahı vardır. Ve bu yasalar Yaratıcının ayetleridir.

Son zamanlarda yaşanan doğa olayları, insanın hoyratlığının, sınır tanımazlığının, doğanın ve kendisine sunulan onca şeyin kıymetini bilmezliğinin, hakka riayet etmeyip mevzi kaybedişinin ve her gün cennetten kovuluşunun sonucudur. Atamız Adem peygamber bir sefer cennetten sürgün edilmişti, O’nun torunları olarak adeta sınırları zorlayıp her gün dünya’dan sürgün edilmeye azmediyoruz. Tabiat bütün gücüyle “artık yeter” diyor, ama bunu dahi anlayamıyoruz. Kulaklarımızın duyduğunu, gözlerimizin gördüğünü, yüreğimizde bir parça vicdan kırıntısı kaldığını nasıl iddia edebiliriz; doğanın bu haykırışı karşısında bir parça olsun sorumluluğumuz olduğunu düşünmezsek!

Evrende canlı her şeyin içinde bulunan hücreler, gelişimine uygun olmayan zamanlarda hayatta kalıp varlığını devam ettirmeyi, uygun şartların oluşması halinde ise çoğalmayı seçerler. Bu tüm canlılar için geçerli olduğu gibi ağaçlar için de geçerlidir. Yoksa orman yangınını kilometrelerce öteden hissedip kozalak fırlatarak içgüdüsel olarak yaşama tutunmaya çalışan, yeniden doğmaya çalışan çam ağacının, kozalak yani tohum atmasını nasıl açıklayabilirdik? Kimisi bunun yangını daha fazla büyüttüğünü söyler, bu teknik olarak doğru da kabul edilebilir ama nedenine kulak vermezsek, bunun ağacın bir çığlığı olduğunu fark etmemiz mümkün olmayacaktır. Bir ağacın yok olurken tohum atması tabiatın insana rağmen ayakta kalmaya çalıştığının bir işareti, bir haykırışıdır ve toprağa güvendiğinin remzidir.

Haklar ve özgürlüklerden bahsederken sadece insanı temel alan, insanı merkeze koyan bir yaklaşımın insanın bencilliğini berkittiğini henüz anlayamadık. Bunun insan olmaklığımızdan ödün vermek, mevzimizden uzaklaşmak olduğunu düşünmek mertebesinden dahi çok uzaktayız. Bırakın tabiatın, ağacın, akarsuyun, hayvanın ve toprağın hakkını kollamayı, insanın kendi soydaşının hakkını gözetmediği ve sadece bunun için onlarca yasanın ve kuralın koyulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Oysa insan bu evrenin küçük bir parçası ve unsuruydu; bunu kabul etmeyip evrenin sahibiymiş gibi hareket etmesiyle başladı sanırım her şey. Sahibim ve istediğim gibi tasarrufta bulunabilirim hoyratlığı ve aymazlığı insanın son derece ilkel, son derece sefil yanıdır. Ve insanı merkeze alan bir dünyanın bizi nerelere getirdiği ortadadır. Oysa insan iyi fıtrat üzere doğmuştu, sonradan kendi tercihleriyle iyiden vazgeçmiş, kötüye evrilmiş, her vazgeçiş onun için bir kaybediş olmuş ve onu olması gerekenden uzaklaştırmış, mevzi kaybettirmiştir.

Yüce Yaradan ilahi kitabında “Böylece sen…Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran ki Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin…”(Rum suresi, 30) , “…insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı; Bu şekilde Allah, belki doğru yola geri dönerler diye yaptıklarının bazı kötü sonuçlarını onlara tattıracaktır.” (Rum suresi, 41) buyurur.

Daha fazla verim almak adına tarımda kullandığımız gübre ve pestisitlerle suyu ve toprağı kirletmek mi bünyemize nakşedilen fıtrata uygundur; kullanıp attığımız plastik ve poşetlerle denizi kirletip onlarca deniz canlısının katili olmak mı; kalkınmak ve daha fazla kazanmak uğruna meraları sürüp, orman alanını arazimize katıp güya sahip olduğumuz toprağı genişletirken onlarca canlının hakkını gasp etmek mi yoksa yanlış uygulamalarla tarım arazilerini verimsizleştirip toprağı küstürmek mi fıtrata uygundur?

Ve bütün bunlarla doğayı yok ederken onun hiçbir uyarısını dikkate almadık, ve o her seferinde daha sert bir dille bizi uyarmaya çalıştı; sellerle, yangınlarla, depremlerle…

Toprakla barışalım, yaşamının son anında dahi tohum atan ağaç gibi ona güvenelim, toprağa inanalım, ve artık onu incitip üzmeyelim…