Adalete yönelmiş olmak, normatif tipikliğe sahip olmak ve toplumsal ihtiyaçları karşılamak; hukukun taşıması gereken vasıflardan, icra etmesi gereken fonksiyonlardandır. Bu vasıfların her hangi birini taşımayan metnin ya da kuralın ya da kurallar demetinin hukuk olduğu söylenemez.

Bütün keşiflerin ve icatların temelini, ekonominin temelini, bilimlerin temelini insanın ihtiyaçlarının oluşturduğu ifade edilir. Coğrafi keşiflerden, matematiğe, fiziğe, astronomiye kadar hepsi insanın ihtiyacıyla bulunmuş, ilgilenilmiş ve geliştirilmiştir. Örneğin, eski Mısır’da geometri’nin ortaya çıkışı, Nil nehri’nin taşması sonucunda arazi sınırlarının kaybolması nedeniyle mülkiyeti tayin ve tespit edebilmek için yüzey ve hacim ölçmek ihtiyacına dayandırılır. Geometrinin ortaya çıkış nedeni gerçekten bu mudur bilinmez ama insanın bu bilimi geliştirmesinin temelinde sistematik bir düşünme ihtiyacının olduğu rahatlıkla söylenebilir.

İnsanın insan olmaklığıyla sınırlı bir doğası vardır ve bu sınırlı doğa insanı toplum olarak bir arada yaşamaya mecbur eder. Bir bedenin uzuvları arasındaki uyum ve denge gibi toplum olarak bir arada yaşayan insanın da toplumsal iş bölümü gereği yek diğerine karşı sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğu gözetmesi bir arada yaşama bilincinin tezahürüdür. Ancak her insan aynı bilinç düzeyine sahip değildir. Her insan sorumluluklarını ve toplumsal ödevlerini yerine getirmeye yeterince ilgili değildir. İşte tam burada insanın toplum sözleşmesi ile egemenliği, hükmetme ve zor kullanma gücünü verdiği devlet devreye girer ve toplumsal düzeni bozan aykırılığı belirli kurallar çerçevesinde giderir. Tarlasına izinsiz girip bir sözleşmeye dayanmaksızın malikmiş gibi tasarrufta bulunan kişiden tarla sahibinin hakkını zor kullanarak almaya yetkili olan, mülkiyet hakkını koruyan devlettir; esnaf komşusunu gerçeğe aykırı reklam ve sloganlarla zarara uğratan tacire haksız rekabetinin hesabını soran devlettir; çocuk kaçırana, adam yaralayana, yol kesene cezasını verip toplumu elindeki zor gücüyle asgari ahlaki seviyede tutacak olan devlettir.

Anlaşılacağı üzere devlet hukuk üzerinde var olur. Ve yine hukuk ile sınırlanır ve çerçeve içine alınır. Devlet hukuk ile kaimdir.

Aklın ve düşüncenin dayattığı bir yasa vardır; “Bir şeyin nedeni olan şeye, neden olduğu o şeyin kendisi neden olamaz.” Yani “illet olan şey kendi malûlü için malûl olamaz.” Ama bunun tam tersi olarak “bir şeyin nedeni olan şeye, neden olduğu o şeyin kendisi de pekala neden olur” da diyebiliriz; Sanatçı eserin nedenidir, eser de sanatçının. Meselemize uyarlarsak; hukuk, devlete neden olan şeydir yani devletin nedenidir. O halde hukukun nedeni, dayanağı devlet olamaz mı demeliyiz yoksa hukuk devletin devlet de hukukun nedenidir; hukuksuz devlet devletsiz hukuk olmaz mı demeliyiz?

Devletin toplum sözleşmesi ile kurulduğu dolayısıyla hukuki bir tasarrufla kendisine güç ve tasarruf ehliyeti verildiği yani temelinde hukuk olduğu ve hukuktan kaynaklandığı bir gerçektir. Yani devlet, devlet olmaklığını hukuka ve hukuk içinde kalmasına borçludur. Hukuk cephesinden bakarsak, geniş anlamda hukukun “devlet” fikrinin henüz gün yüzüne çıkmadığı en ilkel zamanlarda dahi var olduğu kabul edildiğinde “devlet hukukun nedenidir” demek kolay olmayacaktır. Ancak modern zamanlarda hukuk ile devlet arasında sanatçı ile sanat ilişkisi gibi sanatsal bir bağ olduğunu kabul etmek gerekir; Hukuksuz bir devlet olamayacağı gibi devletsiz hukuk da olmaz.

“Şeriatsız tasavvuf batıldır; tasavvufsuz şeriat atıldır” sözünden mülhem; Hukuksuz devlet batıldır; devletsiz hukuk atıldır.” diyebiliriz.

“Bir ‘hukuk’ dedin, mesele nerelere geldi” dedi meczup.