Kenan Eroğlu
Altın Beyinli Adam: Erol GÜNGÖR Hoca'nın ardından (2)
Erol Güngör’ün şu görüşlerine katılmamak mümkün mü?
1978 yılında Ötüken Neşriyat yayınları arasında çıkan “Türk Kültürü ve Milliyetçilik” kitabının 10-11 sayfasında: “…..biz büyük bir imparatorluğun ve büyük bir medeniyetin çocuklarıyız, bizim Milliyetçiliğimiz sömürgecilerin işgalinden kurtulmak ve devlet kurmak için yapılan siyasi istiklal mücadelelerine, yahut sıfırdan başlayarak milli kültür yaratma hareketlerine benzemez” derken Cumhuriyetçilerin “yeni bir ulus yarattık” gibi temelsiz iddialarını çürütüyordu.
Yine aynı kitabın 31-32. Sayfasında okumuş olarak kabul edilenlerle halkımız arasındaki uçurumu dile getiriyor ve: “……halka göre münevver kibirli, maddi menfaat düşkünü, yabancı taklitçisi, maneviyat düşmanı, saygısız ve köksüzdür…Münevvere göre ise halk cahil, hurafeci, kıt ve dar görüşlü, her şeye kolayca kanan(!) bir kitledir. İki tarafında bu karşılıklı menfi tavırları onların davranışlarına da akseder, zihniyet farklarını fiili bir husumet haline getirmekte gecikmemiştir. Halk münevverle temaslarını asgariye indirmeye ve böylece ondan gelecek huzursuzluğu mümkün olduğu kadar bertaraf etmeye çalışıyor, münevver de kendisini halktan ayırdığı nispette kendini yakıştırdığı grup içinde daha çok itibar kazanacağına ve nefsine daha çok itimat edeceğine inanıyor.”
” Aynı kitabın 45. Sayfasında Türk aydını hakkındaki şu tespiti ise çok isabetlidir. “Türk münevverleri yıllardan beri hep aynı rüya âleminde yaşayan uyur-gezer gibidir. Kendi içinde mantıklı görünmekle beraber, gerçekle ilgisi olmayan kurtuluş ve kalkınma nazariyeleri ortaya atarlar. Sonra bu nazariyelerin gerçekleşmesine mani olan hayali düşmanlar ve mukavemet unsurları icad ederler; bütün ömürleri bu mevcut olmayan düşmanlarla mücadele içinde heba olup gider.”
Töre Dergisinin Aralık 1972, 19. Sayısında “Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si” konulu yazısında “Okumuş gençlerimizin çoğu, aldıkları materyalist terbiye dolayısıyla, ecdat ruhlarından yardım almanın bir batıl itikad olduğunu sanırlar. Hatta akıllı başlı bir insanın nasıl olup da bunlara inandığına hayret ederler. Bu çocuklara kısaca şunu haber verelim ki, insanların sosyal hayatta kıymet verdikleri hiçbir şeyin fiziki temeli yoktur. Muhtaçlara yardım etmenin, vatan veya insanlık için fedakârlık yapmanın niçin gerektiğini kimse isbat etmiş değildir. İnançlar da, yaşadığımız hayat içinde, en az fizik kanunları kadar geçerliliğe sahiptir, çünkü insanların hayatını onların inançları idare etmektedir.”
Erol Güngör Türk Edebiyatı dergisinin Haziran 1974 tarihli 30. Sayısındaki bir yazısında Cemil Meriç’i anlatır. “Cemil Meriç bize bir şey daha öğretiyor ki, hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım: Batı’nın bize açtığı belayı, kendi düştüğümüz çirkefi ve yerli medeniyetimizin yüceliğini anlamak için bir Cemil Meriç olmak, hiç değilse onun usulünü kullanmak şarttır. Batı’yı iyi bilmeyen bir insanın Batı’nın yüzüne tükürmeye hakkı yoktur; kendi medeniyetimizle öğünebilmek için de Osmanlıyı her yönüyle tanımalıyız …….. ama kimsenin de ezbere konuşmaya hakkı yoktur” dedikten sonra yazısını Cemil Meriç’in şu tesbiti ile sonlandırır. “Hangi ilmi hakikat bir kabile dininin naslarından daha sıcak, daha doyurucu? İnanmayanların inananlara sataşmaları kıskançlıklarındandır. Mü'minlerin saadetini gölgeleyen tek ızdırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı.”
Erol Güngör aynı derginin ilerleyen sayılarında da yazılar yazmış ve derginin 32. Sayısındaki yazısında Cemil Meriç’in “Ümrandan Uygarlığa” kitabını özet olarak tanıttıktan sonra “Türk okuyucusuna hararetle tavsiye ederiz” demektedir.
Yine Töre Dergisinin Nisan 1974 tarihli 35. sayısında bir sosyal tabaka olarak Türk münevveri üzerinde durmakta ve; “Batı Avrupa’nın sanayileşmesi ve millet bünyesine geçmesinden sonra, o modele göre modernleşmeye çalışan bütün memleketlerde, münevver tabakanın yabancı kıymetleri benimseyerek halktan git gide ayrıldığı görülmektedir; münevverlerin medeni kıymetlerden önce ve onlardan ziyade sosyal hayata ait batılı kıymetleri alması sadece Türkiye’de görülen bir durum değildir. Türkiye gibi münevver tabakanın halk çocuklarına büyük ölçüde açık olduğu bir cemiyette böyle bir kıymet değişmesi demokrasiye geçişte de başlıca güçlüklerden birini teşkil etmiştir, çünkü halk çocukları münevver tabakaya dâhil oldukça bu tabaka halka daha ziyade eğilecek yerde yeni gelenleri de eritmektedir” demektedir.
Erol Güngör bu aydın halk yabancılaşması ve okuyup tahsil gördükten sonra içinden çıktığı milletini beğenmeyen ve onları geri, cahil, yobaz gören zihniyet dünyası üzerinde çok durmakta bu konuda Meşrutiyetçilerin de, İttihatçıların da, İnkılâpçıların da yaptıkları yanlışları gözler önüne sermektedir.
Töre Dergisinin Haziran 1979 tarihli 97. Sayı 16’ncı sayfasın da olması gereken, sonraki zamanlarda pek göremediğimiz Türk Milliyetçilerini idealize ederken aynen: “Bugün Türkiye’de istikbalimizin temeli ve garantisi olan bir milliyetçi gençlik kitlesi vardır. Bu gençlik her türlü zulmün, iftiranın, işkencenin, en akla gelmedik şirretliklerin karşısında tarihi misyonunu yerine getirmek üzere dimdik yürüyor. Gönlü yabancı topraklarında, vicdanı yabancı ellerde değildir. Sadece Türk milletini düşünüyor, onun felaketine ağlıyor, onun saadetine seviniyor, onun imanını taşıyor, onun büyüklerini rehber ediniyor ve hepsinden öte, hiç parçalanmadan yürüyor. Bu yüzden bu gençlik Türk Milleti’nin gözbebeği, bu gününün ve yarınının en büyük teminatıdır. Ölümü hiçe saydığına göre milletini selamete çıkaracak azmi ve kudreti taşıyor demektir.”
Erol Güngör hocanın belirttiği durumlar ne yazık ki 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile belki darmadağın olmadı ama zaman ne yazık ki bazı şeyleri çok değiştirdi. Milliyetçiler oradan oraya savruldular.
Onun vefatından sonra yine onun ardından pek çok şey söylendi ve yazıldı. Onun hakkında söylenen ve yazılan her şey onun büyüklüğü, mütefekkir yönü, ilmi yönü üzerineydi. O bu yazılanları fazlasıyla hak ediyordu. O, “altın beyinli adam”dı.
Kültür Bakanlığı tarafından hazırlanan “Erol Güngör” kitabına yazdıkları muhtevalı makalede, “Erol Göka ve Murat Beyazyüz”; Erol Güngör’ü 15. Asırda İmparatorluğun Şam Vilayetinde “Ahlak-ı Ala’i” adında bir eser kaleme alan ve bir ilk olması hasebiyle Kınalızade Ali Efendi’ye benzetmektedirler.
Sürecek.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.