Perihan İlbaş Tutucu
Gerçek hazine
Ufaklı büyüklü tahtaların birleştirilmesiyle meydana getirilmiş bir kapı aralanıyor. Eşiği yerden iki karış yukarıda. Bembeyaz badanalı bir oda. Küçük bir pencere; camının bir tabağı naylondan, belli ki bir kazaya uğramış. Yerde, nasırlı ellerin ve iki büklüm olmuş bir belin, tıpkı bir delikanlı iştahıyla ve kuvvetiyle dokumuş olduğu kilim serili. Anadolu motiflerinin eşsiz zerafeti, yıllar geçse dahi yitirmeyen anlamı hâlâ üzerinde. Bir köşede, içi yünle doldurulmuş minderler dizili. Duvarda Allah’ın Kelam’ı asılı kabının içinde.
Salih Amca ve Ayşe Nine yer sofrasındalar. Salih Amca ne kadar da iştahla bulgur aşına daldırıyor ağaç kaşığı sonra da ayrana. Haa bir de yanına kuru soğan konulmuş; halinden anlaşılıyor ki tepesinden bir yumruk yemiş. Ayşe Nine de yılların verdiği yorgunlukla Salih Amca’dan biraz daha yavaş yiyor yemeğini. Bir ara göz göze gelip gülümsüyorlar. Yüzlerindeki her bir çizgide, yılların anıları, yaşanmışlıkları, hüzünleri, mutlulukları, heyecanları, ne zorluklarla aştıkları sorunların izleri gizlenmiş. Sanki bu anlık gülümsemeyle, paylaştıkları koca bir hayatın özetini anlatıyorlar birbirlerine.
İki evlat yetiştirmişlerdi dualarla, umutlarla. Ne zorluklarla büyütmüşlerdi onları. Yıllarca tarlada çalışmışlardı, yan yana, omuz omuza.
Her güz mevsiminde, sattıklar buğdayların geliriyle almışlardı bütün ihtiyaçlarını; kış boyunca yiyecekleri hazını, sobada yakılacak odunu, kömürü, üst başı, çocuklarının elbise, pantolon ve ayakkabılarını.
Tohumları tarlaya her serptiğinde, gönlünden geçirdiği dua hep aynıydı Salih Amca’nın: “İnşallah eşimin, yavrularımın yüzünü bu yıl da güldürmeyi nasip edersin Ya Rabbi.” diyordu duasında. Şükür kabul olmuştu hep duaları yıllarca. Karınca kararınca horantanın isteklerini karşılayabilmişti.
Dört kişilik sofraları, zaman geçip de evlatları büyüdüğünde birer birer azalmıştı. Önce kızları gelin olup gitmiş, sonra da oğlan yuva kurup şehre taşınmıştı. Ne kadar üzülseler de onlardan ayrıldıklarına, onların mutlu bir yuva kurması azaltmıştı bu hüzünlerini. Hatta yok olmuştu torunları ara sıra da olsa ziyaretlerine geldiğinde.
Yıllarca birbirlerinin kalbini kırmadan yaşamışlardı Salih Amca ve Ayşe Nine. Belki de sevginin ve saygının en mükemmelini yaşatmışlardı birbirlerine. “ O benim öbür yarım” diyorlardı hep soranlara. Sağlam bir ailenin temellerinin sevgiyle atılıp, duvarlarının ancak saygı varsa yükselebileceğinin farkındalardı her daim.
Hem evlatlarının, hem de öbür yarısının acısını göstermemesi için dua ettiler yıllarca usanmadan, birbirlerinden habersiz.
Belki çok zengin değillerdi, yoktu öyle dev ekran televizyonları, son model arabaları, zengin sofraları.
Ama asıl olması gerekenler vardı yüreklerinde, gönüllerinde.
Bunlar da yetiyordu zaten mutlu olmalarına. Onların gerçek ve tek hazineleri, birbirlerine olan sonsuz , koşulsuz sevgileri ve saygılarıydı.
Bunlar vardı ya, bunlar yaşanıyordu ya, yetiyordu onlara. Gerisi gerekmezdi. Şimdilerde kurulan üç günlük yuvalar, kıyas bile edilemezdi onlarınkiyle.
Alınacak öyle çok ders vardı ki bu sıcacık yuvadan; sevginin en mükemmeli, saygının en anlamlısı, hoşgörünün en yücesi, yardımlaşmanın, dayanışmanın, omuz omuza vermenin en fadakarcası ve paylaşmanın en kanaatkârcası…
Verdiği nimetler için yaradana şükrederek kalktılar sofradan Salih Amca ve Ayşe Nine. Ve yine bribirlerinden habersiz aynı dualarını tekrar ettiler, gönülden fısıldayarak
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.